10 Mart 2009 Salı

KIRDAN BAYIRDAN HİKÂYELER

     


      Geçmiş yıllarda Gaziantep I. Kitap Fuarı’nda Ötüken Neşriyat’ın standındaki görevli arkadaş ile tanıştık. Buradaki kitapları incelemeye başlayınca kendisiyle sohbete koyulduk. Fırsatını bulduğumda kitapsever, okuma ile hemhal olmuş kişilere, kendilerini çok etkileyen yazar ve eserleri özellikle sorarım. İyi bir okuyucu olduğuna kanaat getirdikten sonra Levent Bey’e de yayınevlerinde kitabı bulunan özellikle okumamı istediğin yazar ve kitapların hangileri olduğunu sordum. Cengiz Aytmatov, Peyami Safa, Mehmet Niyazi, Abbas Sayar ve Şevket Arı ve bu yazarların belli başlı eserlerinden bahsetti. Şevket Arı isminin dışındaki yazarlarımızın birçok kitabını okumuştum. Şevket Arı’yı ilk kez duyuyordum. Başlıkta ismi bulunan kitabı karıştırmaya başlayınca bu arkadaş “Bu kitabı al oku, beğeneceğini tahmin ediyorum. Hoşuna gitmezse geri getir.” dedi. Nitekim kitabı aldım, okudum. Levent Bey’in tavsiyesinin bu kadar iddialı olmasının sebebi hikmeti beyhude değilmiş. [1]

      Hikâyeler benim oldukça hoşuma gitti. Neden böyle beyinleri ve bu beyinlerin meyvelerini tesadüf eseri keşfediyoruz? Neden Şevket Arı’yı edebiyat ile haşır-neşir olanların çoğunluğu bilmezler? Bu ve buna benzer soruları sorgulamaya başladım. Birden aklıma Milli Eğitim Bakanlığı’nın orta öğretim öğrencilerinin okuması için, tavsiye ettiği 100 temel eserin içinde “Sokakta” romanıyla Bahaeddin Özkişi’nin geniş bir Türk okuyucusunun karşısına çıkması geldi. Acaba Şevket Arı ve kitapları da gün gelir de böyle keşfedilip, edebiyatseverlerin karşısına çıkar mı diye düşündüm.

                                 ŞEVKET ARI KİMDİR? [2]

           Şevket Arı, 1888 yılında köyde imamlık yapan bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası ilmini artırmak ve çocuklarını okutmak için İstanbul’a gider. Yazar, Galatasaray Sultanisi’nden mezun olduktan sonra “Halkalı Ziraat Mektebi Ali”sine girerek 1913 yılında mezun olur. Ziraat Vekâleti bünyesinde Ankara’da göreve başlar. 1917’de Darüleytam müdürlüğü, 1918’de Çiftliği Sultanî (Karacabey Çiftliği) müdür muavinliğine getirilir. Yunan işgali sırasında da bu çiftliğin müdürlüğünü yapar. Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda tarafını açıkça belli eder. Üzerine düşeni yapmaya çalışır. “Kara Muavin” ve “Kara Müdür” lakapları ile ün salar. 1923’te Adana Ziraat Mektebi Müdürlüğü, 1925’te Ziraat Aletleri Şubesi Müdürlüğü, 1926’da Çifteler Çiftliği Müdürlüğü yapar. 1929 yılından 1932 yılına kadar Emin Sazak Çiftliği Müdürlüğü’nü yürütür. 1937 yılına kadar Ziraat Vekâleti Zirai Aletler Şubesi Müdürlüğünü yapar. Bu görevinden sonra Trakya Umumi Müfettişliği Ziraat Müşavirliği görevine devam eder. Bir taraftan da Edirne Lisesi’nde Kimya ve Fransızca öğretmenliği icra etmeye çalışır.  1942’de Zirai Kombinalar Teşkilatı’nın kurucusu ve reisi olur. 1950 yılında Tarım Bakanlığı Teknik Müşaviri olarak emekli olur. 1979 yılında bu âlemden sonsuzluğa göç eder.

        Yazar, edebiyatın nazımı ve nesriyle fazla ilgili olmadığını, mektupların dışında da bir şeyler yazmadığını, işinden arta kalan zamanlarda edebî kitap ve yazıları severek okuduğunu, profesyonel anlamda edebiyatçı olmadığını kitapta belirtir. Bu hikâyelerin yazılma sürecinde de bir arkadaşının teşvik ve yardımı sayesinde bu işe koyulduğunu anlatır. Emeklilik sonrası başından geçen olayları hikâyeleştirerek yazmaya başlar. Bunların bir kısmını çeşitli gazete ve dergilerde yayınlama fırsatı bulur. Bu kitaptaki yaşanmış hikâyelerden “Mert Düşman” ölümünden sonra “Abdi İpekçi Barış Ödülü”nü alır ve Milliyet Gazetesi’nde yayınlanır.

ŞEVKET ARI’NIN “KIRDAN BAYIRDAN HİKÂYELER”İ

        Yukarıda Arı’nın özgeçmişinde de bahsedildiği gibi devrin siyaset ve eğitim başkenti olan İstanbul’da öğrenimini tamamladıktan sonra ömrünün neredeyse yarısını kır, kasaba ve köylerde yaşamış birisi olarak kitabın ismini “Kırdan Bayırdan Hikâyeler” koyması tesadüf olmasa gerekir. Özellikle Cumhuriyet dönemi köy edebiyatçılarının bir kısmına karşı edebiyat çevrelerince birbirinden farklı eleştirilerin olduğunu hatırlayalım. Bu kişilerin büyük bir kısmı eserlerini masa başında yazdığı için, bir kısım yazarların da kısa süreli(örneğin Kurtuluş Savaşı yıllarında veya öğretmenlik yaptığı yıllarda Anadolu ve köy hayatı gerçeğine vakıf olması gibi) misafir denilecek kadar kısa sürede Anadolu’yu tanıdıkları için eleştirmenlerin bir kısmı tarafından köy gerçeklerini yansıtmadığı gerekçesiyle eleştirildi. Şevket Arı, işini çok seven bir kişi olduğu için köy gerçeğinden rahatsız olmak bir yana çok mutlu olur. Kendisinin hamurunun buralarda yoğrulduğunu özellikle belirtir. Gerçekçi bir memleket hikâyecisi olarak kabul edebileceğimiz Şevket Arı’yı bu alanda yazan diğer edebiyatçılardan farklı kılan özelliklerin izini de “Keskin Feraset” isimli en güzel hikâyesi sayılabilecek eserinin sonunda yine kendisi söyler: “İbret gözü olanlar o kır ve köy âlemlerinde neler görürler, bulurlar, neler. Gözü kör, beyni bulanık olanlar o âlemin yalnız kirini, bitini, piresini görüp seçerler. Onların da nasipleri o kadardır.”(s.233) Hikâyelerin kahramanlarının hemen hemen hepsi (hayvanlarla ilgili anlattığı bir kısım hikâyelerin kahramanları hariç) kasabalı, esnaf, çiftçi, işçi ve işportacılardır. Hacısı, hocası, asker kaçağı, mollası, eşkıyası, ağası, zengini, cahili, arifi, tembeli, delisi, uyanığı, açgözlüsü, yoksulu, kahramanı bütün eksiği gediğiyle bizim insanlarımızdır. Yazar bunları bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkarır. Örneğin, imamın insanları cehennem ile nasıl korkuttuğunu şöyle anlatır: “... O mübareğin de yanına varılmaz ki..Ağzının içi sanki cehennem..Bu gibi işler için, hep alev fışkırdı ağzından. Hüseyin Dayı, kendi kendine, “bu bana helaldir” fetvasını verdi; gönlü gene, ferahladı.”(s.251) Acımasız, zalim birinden bahsederken öyle güzel tarif eder ki: “O ne Allah’ın belasıdır, adamın yakasına sarıldı mı, parayı almayınca koyuvermez. İnsan, gırtlağına çöken Azrail’den, salâvat getirmek için belki müsaade alabilir de bu adamdan, dışarıda su dökmek için bile izin alamaz.” (s.18)

        Yazar, hikâyelerinin bir kısmında Anadolu insanın Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları’ndaki açlıkla, yoklukla, yoksullukla, yalnızlıkla, ölümle mücadelesini anlatır. Bu insanların bütün bu felaketlere karşı sevgi ve dayanışma örneğini sergilediğini bizlere gösterir. Kitabın dili sade ve akıcıdır. Kitapta birbirinden güzel, 13 tanesi hayvanlarla ilgili, toplam 56 hikâye bulunmaktadır. Bu enfes hikâyelerin içinde bazıları benim başımı döndürdü desem inanır mısınız? Bu hikâyelerin bana göre en güzelleri şunlardır. Abdi İpekçi Ödülünü alan “Mert Düşman”,  Nevzat Kösoğlu’nun önsözünde bahsettiği “Keskin Feraset”,  aşağıda özetleyerek anlatmaya çalıştığım “Arslanı Öldüren Yara”, “Hacı Memiş’in Yasin Tulumu”, “Kurşun Tutmaz Muskası”, “Minnet Yükü”, bunların dışında “ “Şakir Dayı”, “Doğru Adam”, “Yetim”, “Kara Ahmet Dayı’nın Allah’la Andı”, “Ayının Onuru”, “Deve İle Yular”, “Andık Yok”. Okuyunca ilginizi çekeceğinizi düşündüğüm dört hikâyeyi özetleyerek de olsa anlatmaya çalışacağım.
                              
ARSLANI ÖLDÜREN YARA

        Ormanların Kralı, mekânında gezerken bir ceylan görür. Bu avı gözüne kestirir ve kaçırmak istemez. Bunun için harekete geçer, bunu gören ceylan olduğu yerde çabalar ama kaçamaz. Arslan tam olarak kısmetine kavuşacağı sırada sağdan soldan birkaç tüfek birden patlar. Meğer bu avcıların kurduğu bir tuzakmış.

        Ağır yaralanan Kral avcılarla başa çıkamayacağını anlar. Fırsatını bulup, kaçmaya çalışır. Arkasından her ne kadar kurşun sıkıldıysa da kimi zararsız yerine kimi boşa gider. Sonunda inine gelip, dinlenmeye koyulur. Arslanın artığıyla geçinen hayvanlar hemen kara haberi karakargaya ulaştırır. Karga da her ne kadar bütün hayvanlara aynı gün ulaşmaya çalışsa da çoğuna geç ulaştığı için ormandaki hayvanların temsilcileri ertesi gün arslanın inine gelir, üzüntülerini bildirir, geçmiş olsun dileklerini sunar. Burada herkes şaşırır nasıl olur da arslan bu hale gelmiştir. Kendisine sorulan her soruyu arslan, utanarak, “oldu bir şey..” diyerek, geçiştirmeye çalışır. Arkalarda bulunan tilki, en öne gelerek, konuşulanları sessizce dinler. Olduğu yerden ayağa kalkarak şunları söyler:

        “Sevgili hükümdarımız…Birkaç arkadaşımız bu felâketin sebebini öğrenmek istediler, size sordular. Siz ise, bu ciheti daima kapalı geçtiniz. Ben bundan endişeleniyorum ve şu anda büyük bir teessür içinde bulunuyorum. Bize karşı olan muhabbet ve şefkatinizi ve bu sebeple de, bilerek bilmeyerek, yaptığımız suçlarımızı daima hoş görmek lütfunda bulunduğunuzu hep biliyoruz. Siz, bu sefer de, gene, maiyet severliğinizin ve yüksek faziletinizin tesiri altında olarak, kabahatliyi ortaya atmıyorsunuz ama biraz evvel arzettiğim gibi, ben bundan büyük endişe duyuyorum. Dün benim çocuklar bana ‘Baba… Bize hep kuru kemik getiriyorsun, bunları geveleye geveleye daha genç yaşımızda iken, dişlerimiz kör testereye döndü. Yumuşak bir şey yiyelim diye akşamlara kadar, kırlarda, fare deliklerinin önünde beklerken beyinlerimizi güneş yiyor da gene karın doyuracak kadar bir şey ele geçiremiyoruz. Elimiz ayağımız tutar, gücümüz kuvvetimiz yeter bir yaşa geldik. Sen bize müsaade et de biz kendi kendimize şöyle bir avlanmaya çıkalım. Akşama, anamızla sana da bir şeyler getiririz.’ Demiş, benden müsaade alarak, tavşan avına çıkmışlardı. Sizi şahsen tanımayan bu cahil çocuklar, korkarım, tavşan sanıp da efendimize saldırmış olmasınlar?” deyince, arslan, yattığı yerden derin derin inler ve başını zorla kaldırarak şu beylik sözünü söyler:
        — Arkadaşlar… Bu yaralardan ben, nasıl olsa, ölmez kurtulurdum. Fakat, şu mıymıntı tilkinin lâflarıyla yüreğimde açılan yara, beni yaşatmaz artık. Benden ümidi kesin. Kendinize başka bir kral seçmeğe bakın. Şimdi dağılın başımdan da yarın cenazemi kaldırmağa gelirsiniz.’ der.

                               HACI MEMİŞ’İN YASİN TULUMU

Yazar, bu hikâyesinde çok ilginç bir olayla karşılaşır. Bunu kitabında çok güzel bir şekilde anlatır. Anlatacağı olaya güler misiniz, ağlar mısınız, hüzünlenir misiniz,  düşünür müsünüz bilmem ama kendim nedense en çok sonuncusunu yaptım. Görev yaptığı köylerin birinde Hacı Memiş isminde bir zengin vardır. Bu köylüler kışın bitip, baharın geleceği vakit bütün ihtiyaçlarını karşılayıp, yaylalara çıkarlar. Buralarda yaklaşık 4-5 ay vakit geçirirler. Bu yaylalar öyle yerler ki sivrisineği, domuzu, sıcağı, hastalığı sıkıntısı bol; şehirlerle bağlantısı, yoktur. Yine böyle yaylaya çıkmak üzere bir günde Şevket Arı, Hacı Efendi’yi yolcu etmeye yanına gelir. Hacı Efendi, hazırlıklarını yaparken içinin her halinden boş olduğu bir tulumu besmele çekerek, saygıyla götürülecek değerli eşyaların yanına koyar. Yazar bu tuluma bu kadar saygı göstermesini, yaylada ne işe yarayacağını merak eder. Bunu kendisine sorar, hikâyenin ilginç kahramanı da sakin sakin anlatmaya çalışır. Bunların içinde kırk Yasin okunarak konulduğunu söyler. Yazar, tulumun “Yasin”le nasıl dolduğunu sorar. Hacı Efendi şu cevabı verir: “Hoca, boş tulumu kucağına alıp, “Yâsin”i okumağa başlar. Her âyetin sonunda, tulumun üstündeki memeden tulumun içine üfleye üfleye, tulumu gördüğün gibi, iyice şişirir. Sonra bir de fatiha okuyarak memeyi güzelce bağlar, bize teslim eder.” Yazar, bunun ne işe yaradığını merak eder, ısrarla sormaya çalışır. Hacı Efendi de yaylada hasta olanlara şifa niyetine kullanıldığını söyler. Yazar, bunun mantıksızlığını, hiçbir işe yaramayacağını, hastaların şehre doktora, eczaneye getirilmesinin hastalar için daha uygun olacağını anlatmaya çalışır. Müellif ile Hacı Efendi arasında hararetli bir tartışma başlar:
-         Hastanızı, şehre kadar siz getirin.
-         Hele bak… Hastayı rahat döşeğinde ölmeğe bırakmayıp da katır sırtında mı can verdireceğiz ona?
-         Siz de çıkmayın o dağlara, oturun artık köyleriniz de.
-         O zaman, daha çocukluğumuzda söner gideriz bu kötü yerlerde.
-         Eee.. Ne olacak bu işin sonu?
-         Tasası sana mı düştü. Bizler açıkta yanan çıralar gibiyiz. Kuvvetli bir rüzgâra uğradık mı, özü sakızlı olanlarımız dayanır bu fırtınaya. Sakızı az olanlar da söner gider.
-         Ama, tulumdan hiçbir şey çıkmaz be Hacı.
-         Çıkar, efendi, çıkar; hiçbir şey çıkmasa bile, bir teselli çıkar. Bilir misin çaresizler için, o ne büyük bir ilâçtır? Hasta ‘şifa bulacağım’ diye ümitlenir, yüreği açılır, yüzü güler. Kendinden ümidi kesen hasta da, “Alnımın yazısı böyle imiş, hiç olmazsa temiz bir imanla gidiyorum.” diye bir ferahlık duyar. Yaylaları dolduran bütün aşiret halkı, bu tulumu gözler durur. Tuluma başvuranlar o kadar çoktur ki, çok defa, sıra beklerler. Sekiz on saatlik yerlerden gelenler olur.”
Arı, Hacı Efendilerin bu buluşlarından çok etkilenerek şunları söyler: “Bu zavallıların dertlerine karşı bizler, bu tulum kadar, bu “hiç” kadar da, deva olamıyorduk demek.”

                                 KURŞUN TUTMAZ MUSKASI

        Hikâyenin kahramanı İstanbul’da medresede okuyan Molla Hüseyin, Ramazan başlangıcında büyük köyün birine gelir. Bayram sonrasına kadar köydeki camide imamlık yapar. Vaazlarında cehennemden daha çok cennetten bahsettiği için köylüler tarafından beğenilir. Köylünün durumu da geçmiş yıllara göre o sene gayet iyidir. Molla Hüseyin, bayramda imam hakkı olarak verilen zekât ve fitreden tahmin edeceğinden daha fazla toplar. Bunun dışında şehirde kendisine bir yıl yetecek kadar tarhana, bulgur, kuskus ve iaşesi için de ayrıca yardım alır. Kendisine tahsis edilen eşekle yola çıkar. Öğleye doğru sık çalılıkların arasından geçerken, o yörenin - idam cezası alıp da bu cezası 101 sene hapse çevrilen daha sonra da hapisten firar eden devletin de ölüsünü getiren kişiye ödül vereceği, azrail kılıklı- meşhur eşkıyasının “hey Molla dur hele” sesiyle irkilir. Eşkıya, mollanın cebindeki paraları ister. Molla da her ne kadar bu paraların kendisine caiz olamayacağını ve bu paralara okuması için ayırdığını söyler. Bu paraları kendisine verdiği takdirde aç kalacağını ve imam olmak için medrese tahsilini tamamlayamayacağını ifade etmeye çalışır. Bunun üstüne eşkıya, imamlık ile kendisinin mesleği arasındaki mukayeseyi –imamların sosyal hayatlarının rahatlıklarını içinde kalmış ukde olarak- anlatmaya başlar:
“Neden aç kalırmışsın? Köyün birine imam durursun, çocukları okutursun; beş vakitte de ezanını okur namazını kıldırırsın; ekmek elden su gölden. Sofranı köylü çıkarır. Ölüyü kefinler, diriyi soyarsın; anasının karnında oynayan çocuğun bile haracını (fitre sadakasını) alırsın. Sıcacık yatağında yatarsın. Benim gibi yarı aç yarı tok, yazın çalı diplerinde kışın ayı inlerinde yatarak bir taraftan “tatlı canımı kurtaracağım” öte taraftan da “adam soyacağım” diye uğraşacak değilsin ya… Ölülere “Mevlit” der okur, “Yâsin” der okur, cebini doldurursun. “Nikâh kıyıyorum” diye iki okur bir üfler, heriften bir iki Mecidiyecik sızdırırsın. Birkaçınız bir olup ölü için “devir” der, dirinin parasını fırıldak gibi çevirip çevirip de cebe indirirsiniz. İmamlık hem çok kolay, hem çok kârlı bir zanaatmiş ama bilemedik. Zahmetsiz bir kazanç. Ben elimdeki martinle ve ölümle korkuturum. Senin lafların benim martinden, cehennemin de ölümden daha fazla ürkütür insanları. Benim elimden kurtulanlar, senin önünden kaçamazlar. Dirisi de elindedir, ölüsü de..” der. Molla para kesesini eşkıyaya teslim etmekten başka çare kalmadığını anlar. Parayı verir ve kurtulacağını zanneder. Ağlaya ağlaya eşeğin yanına gider. Eşkıya bırakmaz, bana illa ‘kurşun tutmaz bir muska yazacaksın’ der. Molla her ne kadar bu işlerden anlamadığını belirtse de eşkıyayı inandıramaz. Muska niyetine bir şeyler yazar, kendisine teslim edip, yakasını kurtaracağını düşünür ama nafile. Yazdığı muskayı test etmesi gerekir. Bu sefer eşkıya:
“Dur bakalım; ya bana ters bir muska yazdı isen. Bunu nereden bileyim? Şu yazdığın muskayı koy cebine de geç şu karşıdaki çam ağacının dibine. Ben sana bir kurşun çekeyim; eğer kurşun seni tutmazsa, muskanın tam muska olduğunu anlarım. Yok, eğer kurşun seni tutarsa, boylarsın öte dünyayı; cezasını çekersin” der.
Küçük molla, öleceğini hissederek çam ağacının dibine gider. Bir yandan da yalvarmaya başlar. Haydut: “Anlaşıldı… Demek sen bana ters muska yazdın; ben ona güveneyim de göğsümü gere gere zaptiye kurşunu önüne dikileyim.” dedikten sonra martinin namlusundan tutarak kuşağıyla mollayı ağaca bağlar, nişan alır, bir kurşun çeker.
Molla kendinden geçmiş, baygın bir şekilde, yere düşer. Haydut da “neresinden vurmuşum bu sahtekârı” diyerek yanına koşar. Fakat, bakar ki hiçbir tarafında kan sızıntısı yok, şaşırır. Mollayı çözerek cebindeki muskayı alır, kendi cebine koyar. Mollayı ayıltmaya çalışır:
        “Sen ne tabansız, ne itikatsız adammışsın be! Kendi elinle yazdığın muskaya itikadın yok mu senin? Benim martinin ucundan, uçan kuş bile kurtulamazken, bak muska tam muska imiş. Aferin sana. El emeğini sana bol bol vereyim de üstümde hakkın kalmasın.” diyerek keseden aldığı bir altını yaptığı muskanın sağlamlığına kanaat getirdiği için mollaya verir. Molla tir tir titreyerek, hayduttan bu sefer kesin olarak kurtulduğunu düşünerek eşeğe biner, yola koyulur. Eşkıya tekrar geri çağırır. Mollanın kaçacak hali yoktur:
        “Molla, in eşekten; ben bu işten işkillendim. Ya sen ağaçta bağlı iken, içinden muska duası okudu isen! İyisi mi şimdi ben şuraya dikileyim sen martini alıp bana bir kurşun at. O kurşunun bana değmediğini gördükten sonra benim de içimden bu işkil çıkar, iyice inanırım bu muskaya. Artık bana “karada ölüm yok” demek. İsterlerse zaptiye değil, asker yollasınlar üstüme. Şu işi de tamamlayalım da öyle git, der. Molla bu yaştan sonra katil olmak istemez ne kadar yalvarırsa da eşkiyayı ikna edemez. Eşkıya yağlı bir kurşunu tüfeğe yerleştirir, nasıl nişan alması gerektiğini söyler ve hedef tahtasına geçer. Özellikle de göğsünü göstererek nişan almasını belirtir. Molla güzel bir nişan alır, eşkıya güzel bir yere serilir. Daha sonra molla eşkıya katili oldum diyerek ağlaya ağlaya koşup kasabaya, karakola teslim olur. Molladan zaptiyeler, adliye görevlileri olayı dinledikten sonra olay mahalline gider. Yıllardır ele geçiremedikleri eşkıya göğsünün orta yerinden kurşunu yemiş bir şekilde yatınca: “Allah senden razı olsun. Hükümeti de milleti de kurtardın. Bunun sevabı sana yeter.” derler. Eşkıyanın üzerindeki paraları da mollaya teslim ederler.

MİNNET YÜKÜ

        Fakir bir köylü olan Ahmet Efendi, evin eksiklerini tamamlamak ve öteberi almak için kasabaya alışverişe gitmek durumundadır. Yalnız gitmesine gidecek ama yolda bineceği eşeği birkaç gün önce ölmüştür. Bir komşusundan eşeği istemeyi de gururuna yediremez. Nasıl olsa yürüyerek 5-6 saatte gidilecek bir yer değil mi diyerek yolun kirişini tutar. Bu arada havanın kapalı olması kendisini düşündürür ama işimi bitirinceye kadar köye dönerim diye düşünür.  Yanına kepeneği de bilerek almaz çünkü bu sefer alacağı şeyler heybesinin ikisini de dolduracaktır. Kasabaya yaya olarak gelen Ahmet Efendi, yükte ağır pahada hafif ne kadar alması gereken öteberi varsa alır. Heybesini sallasırt edip hemen köyün yolunu tutar.
        Kasabadan çıkarken yağmur çiselemeye başlar. Akabinde rüzgâr da fırtınaya çevirir. Yağmur şiddetini artırır. Kendini az buçuk koruyacak bir yerde bulamaz.  En iyisi yola devam edip bir an önce köye varayım diye düşünür. Bu arada bir an önce köyüne dönmenin hesabını yapıp yoluna koyulurken arkadan ata binmiş, gocuğuna sarınmış, terkisinde de bir kepenek olan komşu köyden Ahmet Ağa yetişir. Kendisine böyle bir havada nasıl olur da kepeneksiz, gocuksuz çıkarsın diye çıkışır. Daha sonra da: “Çöz şu benim terkiyi de, al kepeneği sırtına; heybeni de koy terkiye. Sizin köyün hizasına kadar zaten beraber gideceğiz. Yol ayrımından sonra da köyünüz yakın.” der. Ağa’nın dediğini hemen yapar, kepeneği sırtına giyince, heybesini de terkiye koyunca oldukça sevinir. Ahmet Efendi, şükran duygularını ifade etmeye başlar:
        “- Bugün, Hızır oldun da yetiştin imdadıma; yoksa halim dumandı. Tuttuğun kara toprak, sarı altın olsun ağa. Ne olacak? Fukaralık işte. Eşeğim ölmüştü. Kolayına denk getirip de bir başkasını alamadım. Harç düzmek için bugün pazara gitmem lazım geldi. Konudan komşudan eşek istemeğe yüzüm tutmadı bir türlü. Herkesin malı kendine lazımdır elbet. Omuzda dolu bir heybe olunca, kepenek de bir işe yaramazdı zaten. Havaya aldandım da, şöylece çıkıverdim yola. Onun da kahpeliği tuttu bugün; paçamdan yakaladı. Nerede ise yolun üstüne serecekti beni. Allah acıdı halime de seni yetiştirdi ardımdan.
-         Öyle oldu Ahmet….Heybe omzunda kasabadan çıkarken seni görmüştüm. Hava iyiden iyiye bozmağa yüz tutunca seni düşündüm. İçim bir türlü rahat etmedi; duramadım oralarda. Şu zavallıya yetişeyim de bir faydam olsun diye ata atlayıp hemen yola çıktım. Atı da iyi zorladım haa…Bak şu haline…
-         He…Öyle ağa….Kul bunalınca Hızır yetiştir derler. Hızır da hep gökten inmez ya. Sen de bugün benim için Hızır oldun.
-         Ya, ben yetişmeye idim, halin ne olurdu? Benim çoban için aldığım kepenek de, ne kadar işine yaradı ya?
-         Sorma ağa, sen yetişmeye idin, halim pek berbat olurdu. Senden de attan da Allah razı olsun.
-         Köyü nasıl olsa tutardın ama, ne şekilde? Ne sende, ne heybenin içindekilerde bir hayır kalırdı. Belki bu yüzden hasta olurdun.
-         Ne desen olurdu ağa. Zaten yorgunluk beni bitirmişti. Üstüm başım ıslanınca, soğuk da içime işlemişti. Dediğin gibi, belki de hastalanırdım. Allah seni çoluğuna, çocuğuna bağışlasın, onları da sana. Elem, keder yüzü görme.
-         Bugünkü halin ölümüne bile sebep olabilirdi.
-         Eh…Ne bilirsin? Vademiz gelmişse, o da olurdu. Ölüm için de bir bahane lazım değil mi ya…
        Yola devam ettikleri müddetçe, ağa sanki başka laf bulamıyormuş gibi hep bu bahis üstünde dönüp dolaşır. Ahmet de hep aynı duaları tekrarlar durur. Fakat, ağa, sımsıkı tuttuğu bu lafın yakasını bir türlü bırakmadığından, bir müddet sonra Ahmet bunalmağa başlar. Ağa bir taraftan, şeytan bir taraftan, bindikçe binerler Ahmet’in dalına. Ahmet’te tahammül iyice daralır; içinden “Lâhavle”ler çekerken, dışından da iyice somurtmaya başlar ve ağaya cevap vermemeye başlar. Ağa anlatmaya devam eder. Ahmet ise de düşünür taşınır ve işin içinden çıkamaz. Bu sırada yol büyücek bir ırmak kenarını takip eder. Irmak suyunun göllendiği derin bir yere geldikleri sırada, ağa, gene aynı laflara başlayınca,
-         Ahmet, ya ben imdadına yetişmeyeydim, ne olurdu halin, diye düşünüyorum, deyince, Ahmet’te sabır mabır kalmaz. Ömer Seyfettin’in Diyet adlı hikâyesindeki Demirci Koca Ali tekrar sahnededir. Kepeneği bir tarafa, kendini de, yanına gelmiş oldukları ırmak gölüne kaldırıp atarak, dalar suyun içine. Suyun yüzüne çıktığında bir daha dalıp çıkar. Ondan sonra da, üstünde şırıl şırıl suları akarak, bu hâl karşısında şaşırıp kalmış olan ağanın yanına gelir ve:
-         Ver şu heybemi, şu kepeneğini de al, der.
Ahmet’in bu halinden pek ürkmüş olacak ki ağa, hiç ses çıkarmadan heybeyi Ahmet’e verir, kepeneği de terkiye bağlar. Bunlar yapıldığı sırada tir tir titremeğe başlamış olan Ahmet, heybesini omuzladıktan sonra, ağaya;
        - Be herif, sen arkamdan yetişip de heybemi atına almayaydın, kepeneği de bana vermeye idin, bundan da beter olacak değildim ya…Yıkıl git gözümün önünden, dedikten sonra göğsünü gere gere yoluna devam eder.

DEĞERLENDİRME

        Özellikle Türk Edebiyatı’nın neredeyse unutulan bu “kalem”i ve bu “kalem” den çıkan hikâyelerin, milli kültürümüzün izdüşümlerini yansıtan veriler olduğunu ve Türk Edebiyatı’nın köy edebiyatıyla ilgili en güzel incilerinden biri olduğunu tahmin ediyorum. Bu incileri artık edebiyatseverlerimizin okuyacağını, özümseyeceğini tahmin ediyorum. Çünkü bu güzelim incilerin onlarca yıldır açmadığımız çeyiz sandığından çıkarılmasının zamanın geldiğini ve hatta geçtiğini düşünüyorum.

[*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
[1] Şevket Arı, Kırdan Bayırdan Hikâyeler, 399 sayfa, 1998, İstanbul, Ötüken Neşriyat
[2] Şevket Arı’nın biyografisini kitaptan derleyerek hazırladığımı söylemeyi unutmayayım.

10 Şubat 2009 Salı

OSMANLI HANEDANININ SÜRGÜN ÖYKÜSÜ: SON OSMANLILAR

                                                                                     
        Murat Bardakçı, “Osmanlı Hanedanının Sürgün Öyküsü, Son Osmanlılar” eserini bir belgesel olarak hazırlamış, belgesel televizyonda 4 bölüm olarak yayınlanmıştı. Belgesel kitabı[1] 3 ana bölümden oluşmaktadır: Birinci Bölüm: “Sürgün Manzaraları”. Bu bölüm kendi arasında 4 alt başlığa ayrılır. İkinci Bölüm: “Dağılmış Bir Aile”. Bu bölüm kendi arasında 11 alt başlığa ayrılır. Üçüncü Bölüm: “Efsanevi Miras”. Bu bölüm kendi arasında 2 alt başlığa ayrılır. Ayrıca eserde 67 fotoğraflık bir albüm bölümü mevcuttur.
       
        Osmanlı hanedanı üyelerinden 155 kişi TBMM’nin 3 Mart 1924’te kabul ettiği 431 sayılı kanun uyarınca Türkiye dışına çıkartılır. Kanun yürürlükte bulunduğu sürece şehzade, sultan, hanımsultan, sultanzade ve damatların Türkiye’ye girişlerine izin verilmez, sadece hanımsultan ve sultanzade çocukları girebilir. (Kadınefendiler zaten Türkiye’de kalmıştı.) Türkiye’ye giriş yasağı hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için 50 yıl sürdü. Kadınlara 16 Haziran 1952’de çıkartılan bir kanunla hakları iade ediliyor, Erkekler ise 1974’te genel af yasasıyla ülkeye girme haklarına kavuşabiliyor.
       
        Bardakçı, hanedan üyelerinden yukarıda bahsettiğimiz 155 kişiden yaşayanların bir kısmına ulaşmaya çalışır. Bunlarla görüşür. Bunların dışında hanedan üyelerinin ikinci kuşağındaki kişiler ile de çeşitli görüşmelerde bulunur. Görüştüğü Osmanoğlu ailesi üyelerinden, ailenin yaşamış olduğu dramdan çeşitli kesitler sunmaya çalışır. Ailenin sarayda çok renkli bir hayat yaşarken; içinde gurbet, acı, sıla, aile arası geçimsizlik, yokluk ve perişanlığın olduğu bambaşka dünyaya yolculuğu anlatılırken insan yer yer hüznü de beraberinde yaşar. “İnsanın başına her bela gelebilir bunlara hazırlıklı olmalıyız.” fikrini kalben tasdik eden aile üyeleri belli bir zaman geçtikten sonra normal bir yaşam standardına ulaşırlar. “Ama biz bu hallere düşecek adam mıyız?” sorusundan başka soruyu kendisine sormayan aile üyelerinin, sürgünde sıkıntılar yumağından kendilerini alamadığını belgeseli okuyunca hemen fark ederiz.

        Değerli Araştırmacı Murat Bardakçı, görüştüğü Osmanoğlu hanedanına mensup aile fertlerinin bir kısmına; Vahideddin, Cumhuriyet, Atatürk, Hilafet ile ilgili çeşitli sorular yöneltir. Bu sorulara birbirinden ilginç cevaplar alır. Atatürk’e karşı herhangi bir art niyetlerinin olmadığını ve hatta Atatürk’ün yapmış olduğu hizmetlerden dolayı kendisine minnettar olduklarını söylerler. Hilafetin bu çağda geçerliliğini yitirdiğini, geri gelmesinin mümkün olmadığını, mümkün olsa bile bunu kimsenin ciddiye almayacağını Abdülhamid’in torunu Osman Ertuğrul Efendi belirtir. Vahideddin’in torunu “Şu Çılgın Türkler”in kahramanlarından Binbaşı İsmail Hakkı Okyay’ın kızı Suade Hümeyra Özbaş, Vahideddin hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Büyükbabam için söylenen vatan hainliği suçlamasını, asla kabul edemeyiz. Bir başka konuda hain olanlar çıkabilir ama, vatan haini asla çıkmaz. Şahbabam İngilizler’e inandı, bu onun hatası oldu. Bir saltanatın diğerini yıkacağını tahmin edemedi. Bizim aile susmak zorunda...”(s.41) Sultan Abdülmecid’in oğlu Ahmet Kemalettin Efendi’nin torunu Ahmet Kemaleddin Efendi de Vahideddin hakkında şu fikirleri öne sürer: “…Her hükümdar, saltanatın kendisine millet tarafından değil, Allah tarafından verildiğine inanır. Devleti kendi mülkü sayar, mülküne ihanet etmez. İşte bu yüzden Vahideddin için “hain” diyemem. Bir şeyler yapmak istedi ama hülya içerisindeydi. Hezimetten kurtuluş için İngilizler’den atıfet bekliyordu. Viktorya İngiltere’sinin rüyasını görüyordu. Bir hanedanın başka bir hanedanı ortadan kaldıracağını aklına bile getirmiyordu. Belki İstanbul’u, Avrupa’daki toprakları korumak istedi. Karşı çıksaydı, bu toprakların tamamı elimizden giderdi, mani olmayı düşündü. Ama hakikaten böyle mi düşündü, bilemem. Belki de kendi menfaatlerini ön plana aldı. Ama yurt dışına gitmemesi gerekirdi. Bu affedilemeyecek bir hataydı. Can korkusuna düşmüştü düşmesine de, kalsa, öldürülse bile ne olurdu? Dışarıda zaten kaç sene yaşadı ki? Topu topu dört sene. İstanbul’dan çıkmasa, hatta öldürülse, dışarı gitmesinden daha iyiydi.”( s.79) Ahmet Kemaleddin Efendi, dünyadaki rejim değişikliği sonucundaki hanedanların başına gelenler ile kendilerinin başlarına geleni kıyaslayarak[2] şu hükme varır: “Ortada, bizim aileyle mukayese etmek için, başka örnekler de var. Rusya’da Romanoflar’ın sonunu düşünün. Hanedanlarından bir kişi bile hayatta kalmadı. Hepsini kurşuna dizdiler. İhtilal Fransa’sında kralın, kraliçenin bile kafası kesildi. Bizi sadece dışarı göndermekle iktifa ettiler. Yıllar sonra da çok şükür geri gelmemize izin verildi. Dolayısıyla Atatürk’ün aleyhinde düşünmek mümkün değil. Bugün ondan hareketle bugünlere geldik. Beter bir halde olabilirdik.”(s.79)

         Yazarın hanedan üyeleriyle yapmış olduğu görüşmelerde Ahmet Kemaleddin Efendi’nin hatıraları beni çok etkiledi. Sultan Reşat ve İttihatçılar hakkında da ilginç değerlendirmelerde bulunur. Mahmut Şevket Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesiyle ilgili tutuklananlar arasında, Ahmet Kemaleddin Efendi’nin babası Salih Paşa da vardır. İttihatçıların muhalifi Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin liderlerindendir. Suikastı tertip etmekle suçlanır. Divan-ı Harbe verilir, idama mahkûm olur. Sultan Reşat’ın siyasi otoritesinin ne kadar olduğu ile ilgili güzel bir anekdotu sözekonu Efendi şöyle anlatır. “Annem, infaza mani olması için, amcası Sultan Reşat’a gitti. Yalvardı, yakardı ama babamı affettirmedi. İttihatçıların dediklerinden başka bir şey yapmayan büyük amcam, idamı tasdik etti. Babamı, sekiz kişiyle beraber astılar. Anlatılanlara göre padişah, ölüm fermanını “gözyaşları içerisinde” imzalamıştır.. Tabii bu idam, aile içinde tepkiyle karşılanır. İttihat ve Terakki’nin her istediğini gözü kapalı yerine getirmekle suçlanan Sultan Reşat, bu defa “damat bile olsa, aileden birinin canını almakla” itham edilmektedir. Hatta Münire Sultan’ın annesi Suzidil Hanım, sarayda, herkesin gözünün önünde, padişaha “O beyaz sakalın kana boyanır inşallah!” diye bağırmış.”(s.73)

        Sultanzade Efendi, ailesinin başına gelebilecek tehlikeyle ilgili bir dostlarının 9 yıl önceden gelen uyarısını şu şekilde anlatır: “İstiklâl Savaşı yeni başlamıştı. Her şey kapkaranlıktı. Mustafa Kemal Paşa’nın adı, Çanakkale Savaşı’ndan sonra ilk defa duyuluyordu. Ama işin sonunun nereye varacağını kimse kestiremiyordu. Çok sevdiğim bir hocam vardı. Harbiye Nezareti Tahririye Azasından Kemal Behiç Bey, Nişantaşı’ndaki konağa derse gelirdi. Siyasi vaziyetten de bahsederdik. Bir gün dersimizi bitirdikten sonra, “Mustafa Kemal’i 1915’ten, Şam’dan tanırım. Uzun müddet beraber oldum. Bahçelerde içer, konuşurduk. O yıllarda bile imparatorluğun tasfiyeye mahkûm olduğuna, inanır, günün birinde Türkler’in hâkim olduğu bir cumhuriyetin kurulacağını söylerdi. Tuttuğunu koparır, bu işin altından kalkar. Memleketi kurtarır ama bu sizin ailenin sonu olur. Anneniz Sultan Efendi’ye söyleyin, tedbirli olsun. Ailenizin aleyhindedir.” dedi. Anneme anlattım, hiç aldırmadı. ‘Ben zaten felakete düşmüş bir kadınım. Kocamı, amcam astırdı.. Saltanattan ne hayır gördüm ki? Mustafa Kemal benim gibi dul bir kadınla mı uğraşacak?’ dedi.”(s.74)

        II. Abdülhamid’in torunu Osman Nami Osmanoğlu, büyüklerinden dinlediği, tarihçilerin dikkat etmeleri gereken bir olaydan bahseder. Abdülhamid’in dördüncü kadınefendisi olan anneannesi Müşfika Kadınefendi’nin, hanedanın Türkiye’den çıkarılmadan birkaç gün önce Ankara’ ya giderek, Mustafa Kemal’le görüştüğünü söyler. Bu konuyla ilgili Osman Nami Osmanoğlu, şu açıklamalarda bulunur: “Çıkacak kanunun, kadınefendileri de sürgüne yollayacağı kesindi. Büyükannem Ankara’ya gitti. Mustafa Kemal’le konuştu. Mustafa Kemal’i zaten Selanik’ten tanıyordu.. Büyükbabam tahtan indirilip Selanik’ e gönderildiğinde, orada kaldığı Alâeddin Köşkü’nde Mustafa Kemal’i kabul etmiş. Bize anlattıklarına göre, anneannemde bazı belgeler varmış. Ankara’ya bu belgeleri de götürmüş ve Mustafa Kemal’le pazarlık etmiş. Bu görüşmeden sonra, kanun tahmin edilenden daha yumuşak çıktı. Kadınefendiler Türkiye’de kaldılar. Anneanneme Serecebey’de bir ev verildi ve hiç kimse rahatsız etmedi. Bazen belediye falan müdahale etti, ama hiçbir şey yapamadılar.  Ölene kadar orada yaşadı.”(s.98)

         (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 10-11 Şubat 2009)


[1] Osmanlı Hanedanının Sürgün Öyküsü Son Osmanlılar, Murat Bardakçı, 197 Sayfa, İstanbul, 2006, Doğan Yayıncılık
[2]İngiliz diplomat A. J. Toynbee’nin hatıralarında konuyla ilgili bazı değerlendirmelerde bulunur. Bu konuyla ilgili II. Dünya Savaşı sonrası yapılan Paris Barış Konferansında Rus diplomat Marie- Antoinette’nin Rusya’nın ihtilalde Romanof ailesine yapılanları Fransız İhtilali’nde hanedanın başına gelenlerle kıyaslayarak daha vicdanlı olduğunu savunarak Arnold J. Toynbee’ye şöyle dediğini belirtir: “Ruslar kraliyet ailesine Fransızlardan daha insanca muamele etmişlerdir. Fransızlar kraliyet ailesine kedi-fare oyununun oynandığı bir mahkemeyle eziyet etti; hüküm önceden belliydi. Sonra da kraliyet ailesini parçaladılar. Dauphin’i ailesinden ayırdılar; bugüne kadar zavallı çocuğa ne olduğunu kimse öğrenemedi. Ruslar ise daha düşünceliydi. İmparatorluk ailesini parçalamadılar ve infazdan üç dakika öncesine kadar onlara vurulacaklarını söylemediler.”(s.68/69 A Arnold Joseph Toynbee, Hatıralar: Tanıdıklarım, Çev: Deniz Öktem, 359 s., 2005, İstanbul, Klasik Yayınları)

31 Ocak 2009 Cumartesi

FATİH KERİMÎ’ NİN BALKAN HARBİ MEKTUPLARINI GAZİANTEPTE OKUMAK



Bu köşeyi takip edenlerin anımsayacağı gibi 28 Kasım 2008 Salı günü Fatih Kerimi’nin “Avrupa Seyahatnamesi” isimli kitabını tanıtmıştım. Tatar edebiyatının en güçlü kalemlerinden olan Fatih Kerimî’yi[1] Balkan Savaşları’nda Orenburg’daki Vakit gazetesi savaş muhabiri olarak İstanbul’a gönderir. Kerimi burada yaklaşık 4 ay kadar kalır. Türk, Osmanlı ve İslam âleminin payitahtında savaşın seyri ve cephe gerisindeki bozgun ile ilgili gelişmeleri düzenli bir şekilde gazeteye gönderir. Gazeteye gönderilen bu yazılar 1913’te kitap haline getirilir. 2001 yılında bu kitap İstanbul Türkçesine aktarılır. Bahse konu olan kitabı “Avrupa Seyahatnamesi”nden daha önce okumuştum. İstanbul Mektupları isimli eseri oldukça etkileyici buldum. Bu eserle ilgili bir inceleme yazısı hazırlamıştım. Bu yazıyı daha sonraki haftalarda bu köşede yayımlamayı düşünüyorum.

Memleketimiz Gaziantep’te Türk-İslam Vakfı’nın geleneksel seminer programlarından birini vakıf yetkilileri bana teklif ettiler. Konunun Balkan Harbi olursa daha iyi olacağını ifade ettiklerinde yukarıdaki bahse konu kitap ve yazar hakkında küçük çaplı bir konferans vermeye karar kıldım. Vakfın düzenlediği, bu yılın (2008–2009 döneminin) beşinci “Bir Tatar Aydınının Kaleminden Balkan Felâketimizin Sosyal Röntgeni: İstanbul Mektupları” konulu takdimi 12 Kasım 2008 Cuma günü verdim.

Bu seminerin içeriği hakkında birkaç cümle yazı yazmayı uygun gördüm. Seminere vakfın başkanı, yöneticileri, üyeleri, mesai arkadaşlarımdan yaklaşık olarak 30 kişi katıldı. Ne yalan söyleyeyim katılanların büyük ekseriyetinin yaşının benden büyük olması(30 yaşındayım) ve bu tarz bir konferansı ilk kez vermem gibi sebeplerden ötürü çok heyecanlandım, hatta tedirgin oldum. Neyse ki sıcak bir ortam içinde kendimi rahat hissedince kolay geçti. Dinleyici kitlesinin profili hakkında şunları söyleyebilirim. Katılanların büyük çoğunluğunun üniversite mezunu, meslek sahibi olduğunu, kalan kişilerin bir kısmının ilköğretim ve lise öğrencisi diğer kısmının da ilköğretim ve lise mezunu olduğunu, yaş ortalamasının 40’ın üzeri olduğunu söyleyebilirim. Katılanların mesleklerinin geneli öğretmen, öğretim üyesi, mühendis, doktor, işletmeci, muhasebeci, yönetici ve öğrenci gibi birçok meslek grubuna mensuptu. Unutmadan söyleyeyim katılanların tamamı da erkekti. Bana verilen 45 dakikayı birkaç dakika geçerek bitirebildim. Seminerin sonunda konu hakkında dinleyicilerin soruları, katılmadıkları düşünceleri ve anlatılanlara katkıları için birçok kişi görüşünü beyan etti.

Dinleyicilerin birkaçı yazarın gözlemlerinden hareketle milletimizin yaptığı kahramanlık, fedakârlık ve feragatin bir kısmının bilinmesine rağmen, yaşanılan bozgunun boyutunun bu kadar olduğunu bilmediklerini ifade ettiler. Takdim öncesi Kerimi’nin anlattıklarının azımsanamayacak kısmının dinleyicilerin hoşuna gitmeyeceğini tahmin ediyordum. Konferans sonrası birkaç kişinin başta Selanik’in resmen kurşun atılmadan teslim alındığı, az da olsa “ne olursa olsun savaş bir an önce bitsin” diyenlerin mevcut olması, İstanbul esnafının en azından bir kısmının dürüst olmaması, Türk ve Müslüman unsurlarda tembellik ve ataletin oldukça fazla olması vb. gibi durumları biraz abartıldığını düşündüklerini söylediler. Yazarın kimliği ve özgeçmişi hakkında irdeleyici sorular soruldu. Daha doğrusu yazarın bizlere Osmanlı’ya önyargısı olup olmadığı irdelendi. Yazarın kısa bir süre kadar İstanbul’da kaldığı için gözlemlerinde yanlışa düşebileceği belirtildi. Yazarın düşüncesini doğrulayacak gözlemleri biraz abarttığı söylediler. Bir öğretmen büyüğümüz bu dönem yaşanılan olayların niçin Milli Mücadele yapıldığının da göstergesi olarak yorumlanabileceğini söyledi. Program sonunda dinleyicilerin büyük bir kısmı beni tebrik ettiler.

Yaptığımız mütevazı sohbetin merhum Fatih Keriminin kaleminden yakın dönemde uğradığımız utanç verici felaketin önemli ölçüde insan kalitemizdeki yetersizlikten kaynaklandığı gerçeğine tekrar işaret fırsatı verdiğini düşünüyorum.

 Kayseri Erciyes Gazetesi (31 Ocak 2009) 

[1] Fatih Kerimî, Tataristan’ın Sama eyaletinin Böğülme ilçesinin Minlibay köyünde 1870’ de bir molla ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelir. Fatih Kerimî’nin babası İlman Kerimî, İsmail Gaspralı’nın “usul-i cedid” adıyla başlattığı öğrenim tarzını benimseyerek memleketinde okul açar. Böylece, Fatih Kerimî’nin babası İlman Kerimî, İdil boylarında ceditçilik hareketini başlatan kişi olarak Tatar maarif tarihinde önemli bir yere sahip olur.
 Fatih Kerimî, on bir yaşına kadar babasının açtığı medreseye gider. Babası gibi Çistay Medresesi’nde öğrenimine devam eder. Bu medresede öğrenimini 11 yılda tamamlar. Bu eğitimini devam ederken aynı anda iki yıllık Rus Mektebini de bitirir. Rus edebiyatını takip eder. Rusça’dan bazı tercümeler yapmaya başlar. Türkiye’deki kaynakların büyük çoğunluğunda İstanbul’da Abdülhamid döneminde açılan İstanbul Mülkiye Mektebi’nde okuduğundan bahseder. Bu yazıyı hazırlarken Biyografi net sitesinde Fatih Kerimî’nin özgeçmişini incelerken kaynaklardakinin aksine İstanbul’da eğitim aldığını ya da yarım bıraktığını ama mülkiye mektebinde okumadığını belirtir. Bunu doğrulayacak şu verileri aktarır. Eserlerinin hiçbirinde özellikle de “Avrupa Seyahatnamesi”nde İstanbul’u tafsilatlı bir şekilde anlatmasına rağmen burada okuduğuna dair bir şeyden bahsetmediğini, Ali Çankaya`nın “Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler” adlı eserinde Kerimi’nin kaydının bulunmadığını belirtir. İstanbul’daki öğrenimi sırasında Türk edebiyatını yakından tanıma imkânı bulur. Böylece medreseden, geleneksel bilimleri, Arapça ve Farsçayı; Rus Mektebinden Rusçayı, Mülkiyeden de Osmanlı Türkçesi ile Fransızcayı çok iyi bir şekilde öğrenir. Bu dillerin edebiyatına da çok yakınlık duyar. Bir edip ve aydın olarak kendini yetiştirir.
            1896’da İstanbul’da eğitim hayatından sonra Yalta’nın Üzen köyünde iki yıl öğretmenlik yapar. 1899’da kendisi, babası ve ailesiyle birlikte Orenburg’a yerleşir. Burada çeşitli kültürel ve eğitim çalışmalarında bulunur. Arkadaşı Gani Hüseyinov ile birlikte bir matbaa satın alır. Çeşitli kitaplar basmaya başlar. Asıl gazete çıkarmak hedefine şartların zorluğundan, 1905’deki devrimin kısmi özgürlüğünden dolayı 1906 yılında ulaşır. Tatar matbuatının(basın) en önemli yayın organlarından Vakit Gazetesi Orenburg’da 21 Şubat 1906’da kurulmuştur. Kerimî, bu gazetede 1917 yılına kadar baş yazarlık yapar. Bolşevik İhtilali’nden birkaç gün önce gazeteden ayrılır. Orenburg Cemiyet-i Hayriye’sinde aktif bir üye olarak görev yapar. Bolşevikler ile başlangıçta bir sorunu olmaz. Moskova’ya gider, yeni açılan halk mekteplerinde ve öğretmen hazırlayan kurslarda ders verir. Bolşevik devriminden sonra Sovyetler Birliği halklarının merkez neşriyatında çalışır. Doğu Üniversitesi’nde Türkçe dersleri verir. 4 Ağustos 1937’de, cemiyet işlerinden ve halktan uzaklaştırılmış olan 67 yaşındaki Fatih Kerimî, 27 Eylül 1937’de askerî mahkeme tarafından, Türkiye casusu olmak, Stalin’i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi bir takım düzmece iddialarla tutuklanır. İdama mahkûm edilir ve karar aynı gün uygulanır. Ancak 8 Aralık 1959’da Sovyetler Birliği Yüksek Mahkemesi Fatih Kerimî’nin suçsuzluğuna karar vermiş ve itibarı iade edilmiştir.
            Kerimî, Şehabettin Mercanî, Kayyum Nasırî ve Rızaeddin Fahrettin gibi Tatar Edebiyatı’ nın kurucuları arasındadır. Kerimî’nin belli başlı eserleri şunlardır:  Onun Komedya(1898), Hösid Baba(1895), Şakirt ile Student(1899), Cihangir Mehdümnin Avıl Mektebinde Ukuvı(1900), Salih Babaynın Öylenüvi(1897), Mirza Kızı Fatima(1901), Avrupa Seyahatnamesi, Kırım Seyahatnamesi ve İstanbul Mektupları’dır. 


                                                      

20 Ocak 2009 Salı

BİR TERÖRİSTİN HATIRALARI: “ŞEMDİN SAKIK ANLATIYOR”[1]


        Başlıkta ismi vurgulanan eser, gazeteci Tuncer Günay’ın Türkiye’deki son Kürt isyanının elebaşlarından PKK’ın 18 yıl hizmetçisi, emekçisi, kendisinin deyimiyle “teorisyeni” ve en üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık ile yaptığı söyleşiden oluşmaktadır. Günay, söyleşiyi Sakık ile yüz yüze yapamadığı için sorularını mektup ile sormuş. Sakık da soruların cevaplarını mektup ile cevaplamış. Ortaya bu söyleşi kitabı çıkmış. Sakık sorulan sorulara çok iyi çalıştığından, cevaplarda kendisini çok güzel savunmuş.

        Sakık, 18 yıllık dağ hayatını, PKK’ya niçin katıldığını, örgütten niçin ayrıldığını,  örgütün içyapısını, örgütte kadın- erkek ilişkilerini, örgüt içi hesaplaşmaları anlatır, PKK ile ilgili epey bilgi verir. PKK’ya katılma nedenlerini anlatırken Erivan Radyosu’ndan etkilendiğini belirtir. Örgütün yaptığı canavarlıkların bir kısmını anlatmaya çalışır. Genellikle gördüğü yanlışlardan kendisine ait olmayanları açık yüreklilikle eleştirir. Ama kendisinin bireysel olarak yaptığı eylemlerden (canavarlıklardan) hiç ama hiç bahsetmez. Olayları anlatırken sanki kendisi yaşamamış da bir üçüncü kişi anlatıyormuş gibi bahseder.

         Kitabı okurken aklıma -bu kitabı okuyan birkaç arkadaş ve büyüğümüzün de değindiği gibi-  “acaba birisine mi yazdırdı kitabı?” kuşkusu geliyor. Bir eşkıyanın kaleminin bu kadar kuvvetli olması da insanı şaşırtmıyor değil. Okurken kitap; roman, deneme tadı veriyor insana. Eğer ülkemizi can evinden vurmaya çalışan bir terör örgütünün bir gönüllü üyesi bile böyle edebi kıvamlı yazı, kitap ve eser yazıyor ise bizim gibi ülkesini ve milletini karşılıksız seven insanların aynaya bakmasının vaktinin geldiği ve ne yazık ki geçtiğini idrak etmemiz gerekiyor. Sakık, iliklerine kadar yaşadığı uykusuzluğu öyle güzel tarif ediyor ki şu cümleleri okuyunca sizler de benim gibi şaşıracağınızı düşünüyorum: “..şiddet ortamında geçen yıllar boyunca derin, deliksiz, yeterli ve düzenli bir uyku uyuyamadım. Yıldızlar titreterek, bulutlar ıslatarak, toprak kulunç yaparak, ıslaklık krampa dönüşerek, rüzgâr çuvaldız gibi batarak uyutmazdı. Yorganım güneş, yıldızlar ya da bulutlardı; üçünden birinin altında uyumaya çalışırdım. Ama birisi yakar, birisi dondurur, birisi ıslatırdı. Bazen her üçünden de mahrumdum. Kar ya da yağmurdan sonra örülürdü yorganım. Bazen parka, bazen kefiye, bazen de bulup buluşturduğum bir bez parçasını kullanarak güneşin kavuruculuğundan, yıldızların serinliğinden, bulutların neminden, rüzgârların soğuğundan, karın donduruculuğundan, yağmurun ıslaklığından uyumaya çalışırdım, ama uyumayla uyanma bir olurdu….Döşeğim, ilkbaharın çamuru, yazın taşlaşan toprağı, sonbaharın küf kokan yaprakları ve kışın karıydı.” (s. 58,59)
        
        Hakkâri, Şırnak, Diyarbakır, Muş, Bingöl, Ağrı, Kars, Erzurum, Tunceli (kendisi Dersim diyor), Hatay, İskenderun dağlarını, tepelerini, ormanlarını, yaylalarını; Mardin ve Batman ovalarını çok gezdiğini söyler. Irak, İran, Suriye sınırlarını ve Lübnan, Irak, İran dağlarını tekrar tekrar geçtiğini ve dolaştığını belirtir.
       
        Sakık, kendisinin Şam yakınlarında bir evde kalırken, bu eve Kürt Bilge (!) DP ve DYP eski milletvekili Abdulmelik Fırat’ın da birkaç günlüğüne misafir olarak geldiğini belirtir. Örgütün kendisinin ayağını kaydırdığı dönemlerde Fırat’ın fikirlerini dinlemediği için de pişman olduğunu söyler (s.43)

        Sakık, dağdaki 18 yıllık yaşantısından, yanlış yolda bir ömür tükettiğinden dolayı pişmandır. Terörün bir çözüm olmadığının farkındadır. Bu pişmanlığını şöyle anlatır: “…Annemin öğüdü doğrultusunda hareket edip yolumu belirleseydim, toplumun bir parçası olma yerine birey olmaya çalışsaydım, isyana kalkışan her Kürt’ün akıbetine uğramayacak ve başlarına gelenlerin benzerini yaşamayacaktım.

         En köklü, en karmaşık, en kapsamlı, en menfi yargılarla yüklü kördüğüm sorunları bile akılla, hukukla, demokratik yol ve yöntemlerle çözen yaralı ve başarılı bir Kürt olacaktım. İsyancı geleneğinden kurtulan, isyan-katliam-isyan döngüsünü bozan, dünyaya yeni bir pencereden bakan Kürtlerden olacaktım. Eli kanlılarla değil, özgür dünyayı anlamış, aradaki mesafeyi kapamış ve bu dünyanın bir parçası olmayı başarmış demokrat Kürtlerden olacaktım. Vasıfsız, mesleksiz bir tetikçi değil, emekçi meslek sahibi ve çevresine yararlı bir insan olacaktım. (altını ben çizdim. O.S.)
        
         Yıkıcı bir Kürtçü değil, yapıcı bir Kürt olacaktım. Yerlerde sürünen, dilenerek geçinen bir Kürt değil, yaşam kalitesini yükselmiş zengin bir Kürt olacaktım. On sekiz yılını dağlarda, on yılını zindanda geçiren, hiçbir şey üretmeyen, hep zarar veren biri değil, kendini tamamlamış ve topluma hizmet etme imkânı yakalamış Kürt olacaktım.

         Köylülükle, cehaletle, yoksullukla ve kavgacılıkla özdeşleşmiş bir Kürt değil; eğitimli, medeni, kültürlü bir Kürt olacaktım. Esmer tenli, pala bıyıklı, yontulmamış, kör bir Kürt değil, sosyalleşmiş, zarafet kazanmış, anlayışlı bir Kürt olacaktım. Ortaçağ karanlığını delememiş köylü yaklaşımıyla baş başa kalan değil, aydınlanmış bir Kürt olacaktım.” (s.24)

        24 Mayıs 1993 günü Bingöl karayolunda şehit edilen 33 askerimizin müsebbibinin kendisi olup olmadığı hakkındaki soruya kendisin bir suçu olmadığını ifade eder. Devletin, olayın sorumluluğunu PKK’ya, PKK’nın da kendisine yıktığını belirtir. (sanki başka bir örgüt ve başka kişiler yapmıştır demeye getirir.) Öte yandan olayı gerçekleştiren kişinin Zeynel kod adlı,  80 ihtilali sonrası Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yetişmiş bir terörist olduğunu söyler. Sakık’ın anlattığına göre mahkeme kendisi hakkında şöyle bir karar verir. “Sanığın olaya katıldığı, planlama yaptığı ya da talimat verdiği tespit edilememiştir. Ancak olay sanığın sorumluluğu altındaki bölgede olduğu için dolaylı bir sorumluluğu vardır.” (s. 95)

        Sakık’ın 90 askerimizin silahsız bir şekilde gönderilmesine olan tepkisine de hak vermemek elde değildir. Bu konu hakkında şunları söyler: “Herkes bana saldırdı ama hiç kimse, bir çöp bidonunun yanı başına nöbetçi diken, birkaç askeri malzeme nakli yapılırken güvenlik için birlikler ayarlayan güvenlik kuvvetlerimizin, 90 askeri sevk ederken tek bir silahlı adam görevlendirmemesine dikkat çekmedi, neden böyledir demedi, bunun hesabını sormadı, yapılmışsa bir soruşturma bunun sonuçlarını öğrenmedi.”

DEĞERLENDİRME

Kitap, özellikle de dağda yaşayan bir eşkıyanın ne yiyip ne içtikleri, nasıl yattıkları ve uyudukları, nasıl temizlendikleri, nasıl haberleştikleri vb. soruların en ince ayrıntılarına kadar anlatmaya çalışmış. “Bir teröristin penceresinden hayat nasıl görünüyor?”un cevabını kitap güzel anlatmaya çalışmış. Eserin, ömrünün yaklaşık üçte birini dağlarda yaşamış birinin anlattıkları olarak düşünürsek gerek macera gerek çözüm yolu için dağlara çıkması muhtemel gençleri aksi yönde ikna etmeye yarayabilecek bir materyal olarak kullanılabileceğini düşünüyorum. Bundan birkaç yıl önce Sakık’ın daha önceki kitabını Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bir valimiz, öğrencilere okuması için hediye ettirdiğini basında çıkan haberlerden hatırlıyorum. Bu gibi kampanyalar düzenlenerek tuzağa düşmeye meyilli gençlerin korunmasına vesile olunabilir.

         (Kayseri Erciyes Gazetesi, 20 Ocak 2009)


[1] Tuncer Günay, Şemdin Sakık Anlatıyor, 175 sayfa, I. Baskı, Haziran 2007, İstanbul, Doğan Kitap
                                       

14 Ocak 2009 Çarşamba

ÇILGIN TÜRKLER KİMDİR: ŞU ÇILGIN TÜRKLER


        Yazar, Milli Mücadele’nin nasıl kazanıldığını, cephe ve cephe arkasında gelişen olayları, roman şekline büründürerek bize sunmaya çalışır. Özakman, romandaki kahramanlardan: Nesrin Hemşire, Yzb. Faruk, Dr. Hasan, Gazi Çavuş, Saatçi Ali Efendi, Panayot’un hayali olduğunu, geri kalanların tamamen gerçek olduğunu söyler.

        Eser; önsöz, içindekiler, kısaltmalar, dipnotlar ve kaynakça dışında 675 sayfadır. Kitabın içinde 180 küçük boy fotoğraf ve 21 savaş planı bulunmaktadır. Kitap 2 ana bölümden oluşmaktadır. I. Dünya Savaşı’nın başladığı 28 Haziran 1914 ile Kütahya-Eskişehir Muharebesi’ne hazırlık Dönemine kadar olan olayların kısaca bir özetini başlangıç bölümünde verir. I. Bölümde, Yunan Büyük Taarruzu II. Bölümde ise Büyük Türk Taarruzu anlatılır.

        Çılgın Türkler kimdir? Bunların kimler olduğunu ve bunlara niçin çılgın denildiğini romandan öğreniyoruz. Tarihe “Çılgın Türkler” olarak geçenlerin bir kısmının listesini sunuyorum.[1]

        Çılgın Türk, “Milli Mücadele” adına Yunanlıların İzmir’i işgaline karşı ilk kurşunu sıkarak bunu canıyla ödeyen Gazeteci Hasan Tahsin’dir. Malta’da sürgünden döner dönmez Anadolu’ya gelip; Türklerin son ölüm kalım savaşına katılan, Ali İhsan (Sabis) Pala, Alb. Kara Vasıf Bey, Ziya Bey (Gökalp), Fahrettin (Altay) Paşa, Fethi (Okyar)’dır.

        Çılgın Türk, İstanbul’da Sadrazam ve Padişah’ın maiyetinde bulunmak dururken; “Milli Mücadeleye” katılarak biz de sizinleyiz diyen, Vahdettin’in Yaveri Alb. Naci (İldeniz),  Sultan Vahdettin’in damadı, Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu, Bnb. İsmail Hakkı (Okday) ve Sadrazam’ın Başyaveri Yb. Hüseyin Hüsnü Bey’dir.

        Çılgın Türk, Başta Çankırı Belediye Başkanı Cemal Efendi’nin önderliğinde; Mutasarrıflığın birim amirleri, Müdafaa-i Hukuk ve Kızılay Başkanları, öğretmenler, esnaf ve eşraf temsilcileri, askerde olmayan baş ağalar, muhtarlar, imamlar bir hafta kadar zaman içinde doktor ve tıbbı aygıtları olmayan bir hastaneyi açan kişilerdir.
       
        Çılgın Türk, Müfreze Komutanı Halil Efe’yi savaş sırasında hiç yalnız bırakmayan,  akıncılardan hiç ayrılmayan, bunun karşılığı olarak da şehit olan,  Halil Efe’nin eşi Gördesli Makbule Hanım’dır. Düğünü için özenle diktirdiği gelinliği satıp bedeli olan 30 lirayı Kızılay’a bağışlayan Zonguldaklı Hatice’dir.

        Çılgın Türk, İstanbul Matbuat Derneği’nin Ayasofya Camii’nde Sakarya Şehitleri için düzenlenen mevlide katılarak imamın  “Sakarya boylarında Türklere karşı düşman askerlerini Kahhar isminle kahreyle ya Rabbi” duasına amin diyen başta Veliaht Abdülmecit Efendi, Şehzade Ömer Faruk Efendi gibi gönlü ve kalbi Ankara’dan haber bekleyen kişilerdir.

        Çılgın Türk, umudun yitirildiği, düşmanın top seslerinin Polatlı’da duyulduğu sırada, “Sakarya’da tutunamazsak Kızılırmak’ta dövüşürüz, olmazsa Yeşilırmak’ta, o da olmazsa Fırat’ta” diyen Ankara Mebusu Şakir (Kınacı)’dır. “Biz ya hakkından, ya toprağından, ya onurundan bir şeyler feda edemeden yaşayamayan bir millet miyiz? İlle üste vermeye mi mahkûmuz? Bu İngiliz kumaşından yapılmış kefeni, şimdi yırtamazsak bir daha hiç yırtamayız.” diyen Hakkâri Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu)’dur. Meclis’te pek  konuşmayan, ama o gün Meclis’in kürsüsüne çıkıp da:“Lafım kısadır…Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa kavga ederek ölmeye mi?” diyen Dersim Mebusu Diyap Ağa’dır.

        Çılgın Türk, Kuzuluk Köyü’nde, düşman askerlerinin geri çekilirken ateşe verdikleri evin içine cayır cayır yanan ama dışarı çıkmayan, namusuna el ve dil uzatılmadan bu dünyadan göçüp giden bir kızdır.
       
        Çılgın Türk, düşmanın İzmir’e kovalandığı bir zamanda Türk askerlerini durdurarak; “Biz sizi üç yıl bekledik. Şimdi biraz da siz bekleyin. Daha diyeceğim var. Ben Üsküplüyüm. Ay yıldız Üsküp’ten ayrılınca, onun peşine düştüm. Göçmenin derdi, bayrağının altında ölmektir, oğul. Beş kere göç ettim. O nereye, ben oraya. Sonunda Anadolu’ya geldik. Ama düşman buraya da yetişti. Al sancak orduyla birlikte Ankara’ya gitti. Mecalim yok ki yine peşine düşeyim. O dönene kadar ölmemeye ahdettim. Ahdimi de tuttum. Ordu da, sancak da döndü. Ama bir açıp da sancağın yüzünü göstermediniz.” diyen yaşlı Türk kadınıdır.

        Çılgın Türk, İstanbul’dan Anadolu’ya kaçan İstanbul Askeri Lise Öğrencileri ve Heybeliada Bahriye Mektebi Talebeleri’dir. İstanbul Dârülfünun’di İstiklal Savaşı’nın karşısında olan 5 hocanın görevden alınması için boykot yapan Dârülfünun’un yiğit talebeleridir. Başkomutan’ına karşı verdiği “Yarım saate kadar Çiğiltepe’yi ele geçiririz.” sözünü tutamadığı için intihar eden Şehit Albay Reşat (Çiğiltepe)’dir.

        Çılgın Türk, Sakarya Savaşı öncesi Kastamonu Nasrullah Camii önünde toplanarak; Başkomutan’a “Ordunun yiyeceğini, giyeceğini, silahını, cephanesini sonuna kadar sağlamak için hepimiz, günlük nafakamıza varıncaya kadar bütün varımızı fedaya hazırız.” telgrafını çeken Kastamonululardır.

        Çılgın Türk,  yazmış oldukları  yazılarla İstiklâl Savaşı’nın ruhunu  bir ışık gibi aydınlatan, Açıksöz gazetesi yazarı İ. Habip (Sevük), Akşam gazetesi yazarı Falih Rıfkı (Atay), gazeteci Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Ruşen Eşref (Ünaydın)’dır.

        Çılgın Türk, Fransız gözetimindeki Zeytinburnu Silah Fabrikası’ndan cephane çalarak Anadolu’ya getiren Felah Örgütünden Yarbay Eyüp (Durukan) ve nakliyeci Hüsnü (Himmetoğlu)’dur. Yine aynı işi yaparak el altından Anadolu’ya aktaran Muharip Örgütü’nün başkanı Kurmay Bnb. Ekrem (Baydar), irtibat subayı Kur Yzb. Seyfi (Akkoç)’tur.
       
        Çılgın Türk, “Her ne pahasına olursa olsun, Yunanlılara karşı koymak gerekir. Ben fetva veriyorum. Hiçbir müdafaa vasıtası olmayan bir Müslüman dahi yerden üç taş alarak düşmana atmaya mecburdur.” diyen Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’dir.

        Çılgın Türk,  cephede hasta olan askerlerimizi tedavisi için uğraşan; Başta Cebeci Hastanesi’nin Başhekimi Şemsettin Bey, doktorları Dr. Rauf (Gürün), Dr. Murat (Cankat), Dr. Mim Kemal (Öke) ve gönüllü hemşireleridir.

        Çılgın Türk, Ankara’da Taceddin Dergâhı’nı mesken tutan, Cuma namazlarında halka “Milli Mücadele Ruhu” nu vermeye çalışan, “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.” diyen Milli Şairimiz, Burdur Milletvekili Mehmet Akif (Ersoy)’ dur.

        Çılgın Türk, Meclis’in çıkarmış olduğu “Tekâlifi Milliye” kanunlarını kendine farz bilip, üzerine düşeni fazlasıyla yapan, üzerindekinden başka elbisesi olmayan, ayağındaki çarığını ve çorabını veren Emirdağlı Deli Battal’dır.

        Çılgın Türk, Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda Türklere yapmış oldukları yardımlarla; Türk’ün imtihanı geçmesine vesile olan başta Muhammed Ali Cinnah, Muhammed İkbal ve milyonlarca Hindistan Müslümanıdır.

        Çılgın Türk, İstiklâl Savaşı’nın kazanılması için kanını sebil eden Şehit Eyüp Çavuş, Şehit Haydar Çavuş, Asteğmen Ekrem Bey, Teğmen Yıldırım Kemal, Uşaklı Yzb. Basri Bey, Yzb. Zekeriya Bey, Yzb. Fehmi Bey, Yüzbaşı Şekip Bey, Bnb. Osman Bey, Yarbay Ahmet Muhtar Bey, Yarbay Esat Faik Bey, Yarbay Ahmet Rıfat Bey, Albay Nazım Bey’dir.

        Çılgın Türk, Sakarya’da Büyük Taaruz’a katılarak yiğitçe savaşan, Gazi olan saka eri Antalyalı Kel Zeynel Bey, Er Antepli Adil, Bitlisli Veysel Onbaşı, Onbaşı Hamza, Onbaşı Halide Edip Hanım, Sinoplu Alican Onbaşı, Ali Metin Çavuş, Ömer Çavuş, Asteğmen Şevket (Sağucalı), Asteğmen Besim Bey, Teğmen Rıfat (Erdal), Teğmen Gazi Bey,  Teğmen Refik Bey, İsmet Paşa’nın Yaveri Muzaffer (Kılıç), Teğmen İhsan (Aksoley), Teğmen Fevzi, Üsteğmen Bozkurt (Kaplangı), Üsteğmen İhsan Hakkı (Petek), Üsteğmen Ağah Efendi, Yzb. Fahriye (Belen), Pilot  Yzb. Fazıl Bey, Yzb. Aziz (Hudal),  Yzb. Salih (Bozok), Yzb. Sırrı Bey, Yzb. Yümnü Bey, Yzb. Rasim Bey, Yzb. Zeki (Doğan), Pilot Yzb. Vecihi (Hürkuş), Yzb. Asım (Tınaztepe), Yzb. Cevdet Kerim (İncedayı), Yzb.İsmail Hakkı (Tekçe), Yzb. Neşet (Bora), Yzb. Hikmet Bey,  Bnb. Şevki (Savaşçı), Bnb. Baki (Vandemir), Bnb. Zafer (Kemal), Binbaşı Tahsin (Alagöz), Bnb. İbrahim (Çolak), Bnb. Hasan Basri Bey, Bnb. Zeki (Ekinci), Bnb. Tahsin Bey,  Bnb. Cemil (Taner), Bnb. Rahmi (Apak), Bnb. Tevfik (Bıyıkoğlu), Bnb. Kadir Bey, Bnb. Osman Bey, Yarbay İlyas (Aydemir), Yarbay Suphi (Kula), Yarbay Ahmet Derviş Bey, Yarbay Fethi (Tınaz),  Yarbay Zeki Soydemir, Yarb. Demir Ali Bey, Yarbay Sabit Bey, Yarbay Naci Bey, Yarbay Fehmi (Tınaztepe), Yarbay Ömer Halis Bıyıktar, Yarbay Nidai Bey,  Yarbay Salih (Omurtak), Yarbay Fuat (Bulca), Yarbay Halit (Akmansu), Yarbay Kenan (Dalbaşar), Yarbay Ferit Bey, Yarbay Hayrullah (Fişek), Yarbay Emin (Yazgan), Albay Selahattin (Adil), Albay İzzet (Çalışlar), Albay Mürsel (Bakü), Albay Fahrettin (Altay), Tuğg. Yusuf İzzet Paşa, Albay Halit (Karsıalan), Albay Kazım (Sevüktekin), Albay Kemalettin Sami (Gökçe), Albay Şükrü Naili (Gökberk), Albay Cevat Bey, Albay Mehmet Arif Bey, Albay Kazım (Dirik) Bey, Albay Galatalı Şevket Bey, Albay Nurettin (Ozsu), Albay Asım (Gündüz), Albay Kâzım (Özalp), Tuğg. Abdurrahman Nafiz Paşa, Tuğg. Osman Zati Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Tuğg. Kazım (Karabekir), Batı Cephesi Komutanı ve Moskova Büyükelçisi Tuğg. Ali Fuat (Cebesoy), Milli Savunma Bakanı Rafet Bele, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, T.B.M.M Başkanı ve Başkomutan M. Kemal Paşa’dır.

        Çılgın Türk, Sevr Antlaşması’nın tarihe gömülmesine, Türk’ün hayat-memat mücadelesinde ‘hayat’ın kazanması için emeği geçen, bizim unuttuğumuz, Allah’ın ve tarihin unutmadığı milyonlarca Türk’tür.

         (Kayseri Erciyes Gazetesi, 14 Ocak 2009)







[1]Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, 747 Sayfa, 167. Basım, Ekim 2005, Ankara, Bilgi Yayınevi

30 Aralık 2008 Salı

MÜNEVVER AYAŞLI’NIN HATIRALARI

                                                       
        Münevver Ayaşlı, yazdığı bu hatıralarda[1] birbirinden farklı tarihi şahsiyetler hakkında; işittiğini, gördüğünü ve bildiklerini kullanarak bu portrelerin görünmeyen taraflarını anlatmaya çalışır. Bu portreler arasında kimler yok ki: Sultan Abdülhamit ve Abdülaziz, bu iki padişah döneminin büyükelçi ve Ticaret Nazırı Sadullah Paşa, büyük şair ve diplomatımız, “Aziz İstanbul”un müellifi Yahya Kemal, Türk Ocakları başkanlarından Hamdullah Suphi Tanrıöver, İstiklâl Harbi’nin meşhur komutanlarından Refet Paşa, Şair-i âzam Abdülhak Hâmid ve eşi Lüsyen Hanım, kadın yazarlarımızdan Halide Edip Hanım ve eşi Adnan Adıvar, Türk dostu Monsieur Massignon, Pierre Loti, Ruşen Eşref ve eşi Saliha Hanım, büyük tarihçimiz İsmail Hami Bey, İstiklâl şairimiz Mehmet Akif ve en yakın arkadaşı Mithat Cemal Kuntay vb.

        Münevver Ayaşlı, Sultan Abdülaziz döneminin Nazır ve bürokratlarından,  Abdülhamit döneminin de büyükelçilerinden Sadullah Rami Paşa’nın oğluyla evlidir.[2] Kayınpederi Sadullah Paşa, saraydaki görevinden dolayı devrin padişahları hakkında birçok olaya şahit olur. Ayaşlı’nın eşi Nusret Sadullah Bey, babasından dinlediği ve öğrendiklerini Münevver Hanım’a nakleder. Yazar özellikle de Sadullah Paşa ve Sultan Abdülaziz’in intiharları hakkında ilginç iddialar ortaya atar. Sultan Abdülaziz’in devlet adamlığının bir numunesi sayılabilecek bir olayı da bakın nasıl anlatır:

        “Bir tarihte de, bizden ayrılan ve nîm müstakil olan Sırbistan Prensi İstanbul’a gelir. Bab-ı Âli’den bazı talepleri var, hudut tashihi istiyor. Sırbistan Prensinin teklifleri pek ağır ve fahiş… Bu tekliflere Bab-ı Âli:
        - Hayır olmaz, der.
Sırp Prensi, gayet küstah ve kendinden emin, hariciye nazırına:
        - Peki, o halde Zat-ı Şahane’yi göreyim, kendilerinden bu hudut tashihini koparırım, diyor. Hakikaten, Sırbistan Prensi, Mabeyinden Zât-ı Şahene’ye arz-ı ubudiyet ve hâk-i pay-i şahaneye yüz sürmek için müsaade ister. Bundan haliyle haberdar olan Bab-ı Âli, Prense:
        - Zât-ı Şahane’yi, yalnız arz-ı ubudiyet için görebilirsiniz, fakat katiyen politika ve mahut “hudut tashihi” meselesini açmayacaksınız diyor. Prens, bu hususta Bab-ı Âliye, politikadan ve hudut meselesinden hiç bahsetmeyeceğine dair şeref sözü veriyor ve yemin ediyor. Prensi kabul etme müsaadesi çıkıyor. Gününde ve saatinde Sırp Prensi sarayın yolunu tutuyor. Sultan Abdülaziz Han, bu hâlâ kendi “peyki” olan Sırp Prensini iyi karşılıyor. Huzurda bir küçük iskemlede oturmasına da müsaade ediliyor. Kendisine yapılan bu güzel muameleden yüz bulan Sırp Prensi, Bab-ı Aliye vermiş olduğu namus sözüne ve yeminine rağmen, Padişaha hudut meselesini açıyor ve açmakla da kalmıyor, bu mesele üzerine ısrar da ediyor. Zât-ı Şahane’nin yüzü birbirine karışıyor, fırtınadan evvelki hava kaplıyor ortalığı. Yine terbiyesi kıt Sırp Prensi:
        - Bu meseleyi hal edemez isem ve hudut tashihini yapamaz isem, beni memleketime sokmazlar ve tahtıma oturtmazlar, diyor. Bu sözler artık, bardağı taşırmaya kâfi gelen son damla oluyor. Ve Zâtı Şahane’nin gözlerinde şimşekler çakmaya başlıyor ve gök gürler gibi Padişah, arslanlar gibi kükremeye başlıyor:
        - Eğer makamını kaybetmekten ve memleketine gitmekten korkuyorsan, âsâkîr-i şahanem seni memleketine götürür ve sandalyene oturtur, diyor. Belgrat’taki koltuğundan başka, Padişah’ın karşısında oturduğu küçük sandalye de çatırdamaya başlıyor. Zira Sırp Prensi o kadar korku içindedir ki tir tir titremeye başlıyor ve Prens titredikçe oturduğu küçük sandalyeden de çatırdama sesleri duyuluyor. (s. 31)

        Ayaşlı, Şair-i azam Hamid bey ve eşi Lüsyen Hanım ile aynı ortamlarda çok bulunur. Özellikle de büyük şair vefat ettikten sonra Lüsyen Hanım ile çok iyi dost olduklarını belirtir. Lüsyen Hanım'ın eli kalem tutan biri, Hâmid ile hayat arkadaşı olmasına ve Türkiye’de 25 yıldır yaşamasına rağmen, Türkçe iki satır bile yazamadığını en basit mektup ve tezkireleri dahi Ayaşlı ve yakın arkadaşlarına yazdırdığını ifade eder. Lüsyen Hanım, Hâmid’in doğum yıldönümü olan 5 Şubat’ta, her sene Abdülhak Hâmid’in hatırasını taziz için bir çınar ağacı diktiğini söyler. Münevver Hanım, Lüsyen Hanım’dan dinlediği -tarihçi ve araştırmacıların incelemesi gereken- bir konudan bahseder. İsveç’ten 1927 yılında Nobel edebiyat ödülünün Abdülhak Hâmid’e verilmesi istenir. Ankara’dan İsveç hükümetine haber gönderilir. Abdülhak Hamid Bey’in eski rejimin adamı olduğu, yeni rejim edebiyatını temsil edemeyeceği söylenir, bunun yerine Ruşen Eşref Ünaydın aday gösterilir. (s.114)

        Ayaşlı,  Asım Sönmez Bey’in Yahya Kemal Beyatlı’dan dinlediği bir anekdotu ihtiyat payını kullanarak bize anlatır.  Yahya Kemal Bey, Varşova’da diplomatlık yaptığı yıllarda şehrin ileri gelen Yahudilerinden birisine - yıllardır cevabını aradığı soruyu - sorar:
        - Niçin Polonya’ da Yahudiler bu halde de, Londra Yahudileri Aristokrat, Site’nin en muteber kimseleri?
        Bu zatın cevabı gayet açık ve nettir.
        - Her memleket, layık olduğu Yahudiye sahiptir.” (s. 74)

        Ayaşlı, “Zaferin yüzlerce babası vardır. Mağlubiyet ise yetimdir.” sözünün birinci cümlesini doğrulatacak bir hikâye anlatır. Bizim için olayın yaşanıp, yaşanmaması çok önemli değildir. Belki de anlatılanlar basit bir dedikodudur diyebilirsiniz fakat her başarı da aslan payını kendisine çıkaran insanları anlatmaya çalışan çok güzel bir darbı misal olduğunu düşünüyorum. Yazar, Ruşen Eşref Ünaydın’ın eşi Saliha Hanım hakkında söylenen hikâyeyi şöyle anlatır:
        Yahya Kemal, Cumhuriyet kurulduktan sonra arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbette şu soruyu sorar:
        - Kuzum Sultan, der. (Yahya Kemal Bey merhum, sevdiği kimselere böyle hitap ederdi. Biz bu hitabı üzerimize almış değiliz estağfurullah, bin kere estağfurullah)
İstiklâl Harbi’ni kim kazandı? Arkadaşları bu soruya hemen duraksamaksızın:
        - Aman beyefendi, derler, bilmiyor musunuz? Bu da hiç sorulur mu? Elbette Mustafa Kemal Paşa:
   Yahya Kemal Bey:
        - Evet evet, der. Biz de öyle biliyorduk, amma kiminle konuşsanız, muharebeyi kendisinin kazandığını söylüyor: İsmet Paşa, Refet Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, bunların hangisiyle konuşursanız konuşun, İstiklâl Harbi’ni kendisinin kazandığını iddia ediyor. Hatta bu iddia, bizim Ruşen’in hanımı Saliha Hanım’a kadar düştü, der.
        Sohbeti dikkatle dinleyenler, nasıl olur Beyefendi? diye sorar. Yahya Kemal Bey:
        - Evet, der ve anlatmaya başlar:
        - Yunanlılar Eskişehir’ e kadar gelmişler, hükümet ve meclis, Kayseri’ ye gitmeye karar vermiş ve hazırlıklara başlanmış, fakat bu kararın tatbikine Saliha Hanım mani olmuş, Saliha Hanım:
        - Ben bir kadın olduğum halde, ben gitmeyeceğim, siz nasıl gidersiniz? demiş. Genç ve cesur bir kadının direnmesi karşısında, hükümet ve meclis kararını değiştirmiş ve Ankara’da kalmış. İşte Ankara’da kalmakla da büyük zafer elde edilmiş. Bu hikâyenin sevabı ve vebali anlatana aittir, biz sadece naklediyoruz, o kadar.” (s. 119)

        Münevver Hanım, I. Cihan Harbi’nde Fransızlardan alınıp, Beyrut Türk Koleji haline getirilen, Halide Edip’in de öğretmenlik yaptığı okulda bir dönem okuduğunu belirtir. Halide Edip Hanım’ın kendilerinde olumlu bir intiba bırakmadığını özellikle anlatır. Halide Hanım’ın buradan ayrılırken de mektepteki keten çarşaflarına, çatal ve bıçağa kadar alıp götürdüğünü, şehirdeki Tarazzi adındaki mağazaya olan borcunu da ödemediğini belirtir. 

                                               DEĞERLENDİRME

        Münevver Ayaşlı’nın, hatıralarının yekûnunu dinlediği ve duydukları oluşturuyor. Bu anlattıklarının, özellikle de bir kısmının, ne kadar sağlıklı ve objektif olabileceğini tarihçi ve araştırmacıların inceleme ve araştırmalarla ortaya çıkacağını düşünüyorum (Belki de yazarın ortaya attığı iddialarla ilgili araştırma çalışmaları vardır da haberim yoktur). Türk edebiyatının 20. yüzyıldaki en önemli muhafazakâr kadın yazarlarından biri olan Ayaşlı’nın yazdıklarını okuyunca zaman zaman hayrete düştüğümü de ifade etmeliyim. Çok dar bir bakış açısının izlerini, analitik düşünememenin emarelerini, düşünceden daha çok düşünce soslu tekerlemeleri kitapta bahsettiği portrelerin birçok kısmında görülebiliyor. Örneğin Halide Edip Hanım ve düşünceleri hakkında öyle sağlıksız değerlendirmelerde bulunuyor ki vicdan sahibi kalemden çıkamayacak yazılara dönüşüyor. Yazar, Halide Hanım’ı anlattığı bölümün birçok yerinde babasının Yahudi dönmesi, kendisinin İsrail kızlarına benzediğini, Yahudi kökeniyle arasında gönül bağı olduğunu, semitik ırkçı, Turancı olduğunu, Türk olamayacağını, milliyetçiliğinin safsata olduğunu, kaleminin çok güçlü olmadığını özellikle anlatmaya çalışır. Bu hatıralarda Halide Hanım’ın Türk’ün hayat-memat mücadelesi olan Balkan, I. Cihan ve İstiklal Savaşları’nda kalemini süngüye çevirip, küffar ile ettiği mücadeleleri ısrarla görmezden gelir. Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Ruşen Eşref ve Halide Edip’ in aylıklı, maaşlı yazar olduklarını, özellikle Milli Mücadele’yi yazamadıklarını söyler. Adnan Adıvar ile Hanım’ın Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’ye avdet ettiğini, özellikle Adnan Bey’in artık erişilemez bir ilim adamı olduğunu, dinler hakkında kitap yazdığını, bu kitabı okuyan Refet Paşa’nın: “Biz Halide Hanım’ı Müslüman ettik zannediyorduk, meğer Halide Hanım, Adnan Bey'i Yahudi etmiş.” diyerek nükte yaptığını söyler. Halide Edip Hanım’ın Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü nasıl küçümsediğini şu cümlelerle bizlere anlatır. “… ayağında pantolon, beygirin yuları elinde, bir elinde kırbaç, Halide Hanım poz poz resimler çektiriyor. Yok, Halide Onbaşı, yok Halide Çavuş gibi manasız ve ciddiyetle telif edilemeyecek hallerdi bunlar… Ciddiyet nerede? Bilakis onun milletle alay eder gibi bir hali vardı resimlerde.”(s.85)

        (Kayseri Erciyes Gazetesi, 30 Aralık 2008)


[1] Münevver Ayaşlı, İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim, 191 sayfa, 2002, İstanbul, Timaş Yayınları
[2] Sadullah Paşa (1838-1890): 1838’de Erzurum’da doğdu. Babası çeşitli illerde vâlilik yapmış Esad Muhlis Paşadır. İyi bir tahsil gören Sadullah Paşa, babasının kontrolünde özel hocalardan Arapça, Farsça, fıkıh, akaid, tabiiye, kimya ve Fransızca dersleri aldı. 1853’te ilk memuriyetine başlayarak, mâliye Vâridat Kaleminde vazifelendirildi. Üç sene kadar burada çalıştıktan sonra, Bâbıâli Tercüme Odasına geçti. Kısa zamanda memuriyette derecesi yükseldi ve sırasıyla Mesahib Kalemine (1866), Şûrâ-yı Devlet Maârif Dâiresi Başmuavinliğine (1868) ve ardından da Başkitâbetine (1870) geldi. Dîvân-ı Hümâyun Tercümanlığına (1871), Dîvân-ı Hümâyun Amedliğine ve Defter-i Hâkânî Nezâretine (1874), Temyiz Mahkemesi Reisliğine (1876), Ticâret Nezâretine ve Sultan Murâd’ın tahta geçmesiyle de Mâbeyn Başkâtipliğine (1876) tâyin edildi. Sultan İkinci Abdülhamid Han zamânında, Bulgaristan Meselesini yerinde incelemek üzere Filibe’ye gönderilen komisyona başkanlık yaptı. Bu vazîfesini tamamladıktan sonra Berlin’e elçi olarak gönderildi. Buradayken Ayastefanos Antlaşması ile Berlin Kongresine ikinci murahhas olarak katıldı. Berlin’deki başarılı çalışmalarından dolayı vezirlik rütbesi verildi (1881). 1883’te Viyana Büyükelçiliğine tayin edildi. 1891’de Viyana’da kaldığı binada havagazını açık bırakarak intihar etti. Cenâzesi İstanbul’a getirilerek Sultan Mahmud Hanın türbesinin bahçesine gömüldü. Sadullah Paşa, devlet adamlığı yanında edebiyatla da uğraşmıştır. Fakat yazdıklarının pek çoğu ele geçmemiştir. Yazdıklarının içinde en önemlisi on dokuzuncu asır manzumesidir. Bu manzumede batının ilerlediği müspet ilimlere, Türklerin de ayak uydurması gerektiğini savunmaktadır. Sadullah Paşanın batı dillerinden yaptığı tercümelerin en meşhuru Göl adlı eseridir. Berlin Mektupları, Charlottenbourg Sarayı, Paris Ekspozisyonu, Cevdet Paşaya Mektup bilinen eserleridir. Berlin Mektupları, Tanzimat devri seyahat edebiyatının ilk örnekleridir. Şu mısralar da kendisine aittir: “Mecaz oldu hakikat, hakikat oldu mecaz / Yıkıldı belki esasından eski malûmât”.