7 Nisan 2009 Salı

CEMAL PAŞA VE ERMENİ GÖÇMENLERİ: 4. ORDU’NUN İNSANİ YARDIMLARI

        Türkiye’nin siyaseti ve kurumları, Atatürk dönemi ve Türk-Ermeni ilişkileri üzerine araştırmalarıyla tanınan Profesör Hikmet Özdemir’in başlıkta ismi verilen son kitabı geçtiğimiz ay piyasaya çıktı.[1] Hikmet Hoca son yıllarda kronikleşmiş Ermeni sorunu üzerinde özgün araştırmalarıyla Ermeni çevrelerin iddialarını farklı bir cepheden çürütmeye çalışıyor. Kendisini diğer akademisyenlerimizden farklı kılan özellik ise yaptığı çalışmaların yurtdışında da ses getirmesidir. “Salgın Hastalıklardan Ölümler: 1914–1918” isimli çalışması ABD’de Utah Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır. Bu kitap ABD’de sosyal bilimler alanında çok satanlar listesinde uzun süre liste başı olmuştur.[2] Dolayısıyla Ahmet ve Mehmetlerin hikâyesini yurtdışında vicdan terazisi bozulmamış olanlara anlatmaya çalışıyor. Bu özelliklere sahip yazar ve aydınlarımızın tebrik ve takdir edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Yazar bu çalışmanın “Başlarken” ve “Tarihin Önünde” isimli bölümlerinde Cemal Paşa’nın 4ncü Ordu Komutanı olarak Ermeni Göçmenlerinin yerleştirilmesi ve İnsani yardımların birçok kaynakta geçmesine rağmen kamuoyunda Cemal Paşa’nın bu çabalarının ısrarla görmezden gelindiğini, bunun akademik ahlaka sığmadığını belirtir. Bu bölümler aynı zamanda kitabın geniş bir özeti ve değerlendirmesini de içerir.

“Bir Ordunun Öyküsü” bölümünde 4ncü Ordu’nun Kuruluşu, bu yerleşim birimlerindeki idari ve siyasi yetki alanları; 4ncü Ordu’nun görevleri, Gazze Muharebeleri ve Ordu’nun lağvedilmesi ve bu Ordu’daki görevli Ermeni askerlerin çalışmalarından bahsedilir. “Pozantı Halep Yolunda” bölümünde gelen Ermeni göçmenlerin birbirinden farklı kaynakları da göz önünde bulundurarak sayıları ve bunların nerelere yerleştirildiği anlatılır. “Yardımların Örgütlenmesi” bölümünde 4ncü Ordu’nun yaptığı hizmetlerin daha sağlıklı olması gerektiğine kanaat getiren Cemal Paşa, bazı vali ve komisyon görevlilerinin yerlerini değiştirir. Cemal Paşa, daha önce Erzurum Valiliği yapan Tahsin (Uzer) Bey’i Suriye Valiliğine atar. Vali Tahsin Bey’in daha sonraki dönemlerde hatıralarında önemli katkı sağladığı insani yardımlardan bahsetmemesi de asil bir kişilik olduğunun göstergesidir şüphesiz.(s.106) Cemal Paşa’nın da hatıratında bu durumdan bahsederken mecbur kalıp kendisine iftira atıldığı için istemeyerek bu çalışmalarından bahsettiğini Sayın Özdemir söyler.(s.27) “İnsani Emirler” bölümünde Dâhiliye ve Harbiye Nezaretleri’nden gelen ve Cemal Paşa’nın muhtelif komutan ve sivil yöneticilere verdiği, Ermeni göçmenlerin daha rahat bir imkânda yaşam sağlamalarına yönelik emirler bulunmaktadır. Bu emirleri okurken bunların yüzde beşinin uygulanmasının Ermenilere soykırımın olmadığının ispatı olduğunu düşündüm.

“Suç ve Ceza” bölümünde görevini yapmayan sivil ve askeri yöneticilerin, Ermeni göçmenlerin namusuna, malına ve canına kasteden suçluların ağır cezalara çarptırılarak cezalandırdığından bahseder. “Öteki Cephe: Hastalar ve Çocuklar” bölümünde hastaların özellikle de salgın hastalıkların engellenmesine yönelik çalışmalar vurgulanır. Tehcir dolayısıyla yetim kalan çocuklar için yapılan yurtlar ve bu yurtların yaptığı çalışmalardan bahsedilir. Bunlar yapılırken misyonerlerin de küçük çaplı yurtlar açtığını öğreniyoruz. “Sivil İnşa” bölümünde 4. Ordu’nun 1915–17 yılları arasında askeri amaçlı, fakat sivil halk ve yeni yerleşen Ermeni göçmenleri ilgilendiren sivil inşa faaliyetleri anlatılır. Binlerce kilometreyi bulan şose yol tamiri, yüzlerce kilometreyi bulan yol yapımı yine hakeza demiryolu tamiri ve yapımı, yüzlerce kilometreyi bulan telgraf hattı döşenmesi, birçok sebze bahçeleri kurulması, birçok depo, ambar, hastane yapılması gibi çalışmaları sayabiliriz. Yine bu bölümde Ermeni göçmenlerin istihdamı üzerine çeşitli rakamlar verilir. “Abluka ve İnsanlık” bölümünde Türk Kızılayı ve yabancı Kızılhaç yetkililerinin, 4ncü Ordu’nun ve birkaç misyoner kurumlarının çalışmalarının yetersiz kalması sonucu on binlerce insanın kıtlıktan yaşamını yitirdiğini öğreniyoruz. Avrupa ve ABD’ye insani yardımlar için defaatle çağrıda bulunulmasına rağmen az bir gıda dışında bir yardım gelmemiştir. İspanya ve ABD’den gelen az miktardaki yardımlar da savaş durumu olduğu için ve Türk Ordusu’na güvenmediklerini iddia eden İngiliz ve Fransız yetkilileri tarafından Mısır’da savaş sonuna kadar bekletilmiştir. Gelen yardımları tarafsız gözlemcilerin olduğu, istedikleri kişiler ile birlikte dağıtımının yapılacağını Cemal Paşa İngiliz yetkililere bildirmesine, diğer Osmanlı yetkilileri de değişik İtilaf kuvvetleri yetkililerini yardıma çağırmasına, bu bölgedeki açlıktan ölenlerin çoğunluğunun da Hıristiyan olmasına rağmen göz göre on binlerce insan kıtlıktan ölmüştür.

“Türk Birliği Tafila’da” bölümünde 1918 yılının başında Kerak sancağı Tafila kasabasına Ermeni göçmenler yerleştirilirken Lawrens’in kışkırtmasına kapılan bir kısım Urban kafileye saldırmıştır. Saldırıda bir Türk yarbayı şehit edilmiş birçok topumuz da saldırgan bedevilerin eline geçmiştir.. Buranın kurtarılması anlatılırken Ermeni göçmenlerin yapmış olduğu fedakârlıklardan bahsedilir. Bu olayları yaşayan o dönemin komutanlarından Ali Fuat Erden’in hatıralarındaki bu bölümü okuyanların çok duygulanacağı sahneler bulunmakta olduğunu düşünüyorum: “Müfrezemiz; (Ermeni) muhacirlerin ailelerini; Kerak’a getirirken arızalı arazide, onların eşyalarıyla beraber taşıyamadıkları çocuklarını, askerlerimiz, omuzlarında ve tüfeklerinin namlularının yanında, taşıdılar. Müfreze kumandanı Kaymakam Kemal Bey (Korgeneral Kemalettin Sami Gökçen) idi.” (Ali Fuat Erden, Suriye Hatıraları, İstanbul, 1954, s.124 ten aktarıyor yazar s.237)

DEĞERLENDİRME

Cemal Paşa 4ncü Ordu Komutanlığı’nın yanı sıra Suriye, Filistin, Hicaz ve Kilikya Genel Valiliği görevine 18 Kasım 1914’te başlar. Neredeyse savaşın sonuna kadar bu görevi yerine getirir. Dolayısıyla Tehcir kararının alınmasında kendisi İstanbul’da değildir. Bu kararın alınmaması gerektiğini bunun faturasının ağır olacağını yetkililere anlatmaya çalışır. Ama yetkilileri ikna edemez. Tehcir’in uygulanmasında hakkaniyeti göz önünde bulundurur. Görevini savsaklayan memur, yetkili, asker ve komutanların yerlerini değiştirir. Ermeni göçmenlerin namusuna, malına ve canına kast eden suçluları divanı harbe vererek ağır bir şekilde cezalandırmaya çalışır. Ermeni göçmenlerin sağ-salim yerleştirilmesi, bu göçmenlere daha rahat bir ortam sağlanması için başta mekân, gıda ve sağlık şartlarının düzeltilmesi yönünde elinden geleni yapmaya çalışır.

Savaşın acımasızlığının kendini gösterdiği, kıtlık ve salgının olağan hale geldiği, iklim şartlarının hayatı daha da zorlaştırdığı bir dönemde Cemal Paşa’nın Ordu Komutanı olarak yaptığı çalışmalar küçümsenmeyecek boyuttadır. Ordu’nun kaynaklarını sivil halka, mağdurlara sunar. Cemal Paşa’nın bu çalışmalarının İstanbul bağlantılı olmadığını aklı başında kimsenin iddia edemeyeceğini düşünüyorum. Başta 4ncü Ordu ve Cemal Paşa’nın icraatları; insani yardım çaba ve çalışmaları dönemi ele alan araştırma, hatıra, misyoner raporları ve yabancı diplomatların raporlarında önemli bir yer tutar. Bu alanda Cemal Paşa’nın Ordu Komutanı olarak yaptığı insani yardım çalışmaların literatüre yansımasının yok denilecek kadar az olduğunu göz önünde bulundurulduğunda; Hikmet Özdemir’in bu eserinin bu alanda yapılan nadir çalışmalardan biri olarak geniş bir boşluğu dolduracağını umuyorum. Konuya ilgi duyan herkesin istifade edeceğine inandığım bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 7-8 Nisan 2009)

[1] Hikmet Özdemir, Cemal Paşa ve Ermeni Göçmenleri: 4. Ordu’nun İnsanî Yardımları, 251 sayfa, I. Basım, Mart 2009, İstanbul, Remzi Yayınları, www.remzi.com.tr

24 Mart 2009 Salı

RUS KAFKAS ORDUSU KURMAY BAŞKANI GENERAL BOLHOVİTİNOV’ UN 1915 TARİHLİ “ERMENİ RAPORU”

         Ermeni Sorunu üzerine çalışan araştırmacı ve akademisyenlerimizin yaptığı çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Özellikle dünya kamuoyunda Ermeni Sorunu’nun doğumunun, tehcir ve sonrası gelişmelerin birinci derece sorumlusu olarak Türkler gösterilmektedir. Osmanlı Devleti’nin tehcir ve sonrası gelişmelerde Ermenilerin neredeyse kökünü kurutmaya çalıştığına dair iddiaların her geçen gün özellikle de Ermeni çevreleri tarafından gündeme getirilmesi ülkemiz ve devletimizi uluslararası arenada köşeye sıkıştırmaktadır. Dünya kamuoyundaki iddiaların ne kadarının gerçek, ne kadarının yalan, ne kadarının propaganda olduğu üzerine hakikati öğrenmek isteyenlerin okuyacağı çalışmaların azımsanamayacak kadar olduğunu belirtebiliriz. Ancak Türkiye’deki başta resmi kurumlar ve akademisyenlerin yaptığı çalışmaların dünyada ses getiremediğini söylemeliyiz. Bunda özellikle yapılan çalışmaların büyük bir kısmının İngilizceye çevrilmemesi ve akademisyenlerimizin Osmanlıca ve İngilizce dışında Ermenice ve Rusçayı bilmemesi gibi faktörleri sayabiliriz.

        Bu alandaki boşluğa cevap verenlerden birisi olan araştırmacı ve akademisyen Mehmet Perinçek 2005–2006 öğretim yılında Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü’nde misafir araştırma görevlisi olarak çalışır. Uzun bir dönem Rus-Sovyet devlet arşivlerinde  “Türk- Sovyet İlişkileri” ve “Ermeni Meselesi” konuları üzerine araştırmalar yapar. Tanıtmaya çalışacağımız bu rapor da Rus Arşivlerinde bulunup ilk kez gün yüzüne bu çerçevede çıkarılır.[1]

Rus Kafkas Ordusu’nun I. Dünya Savaşı sırasında bir dönem kurmay başkanlığını da yapan Tuğgeneral L. M. Bolhovitinov, Kafkasya Valisi’nin Askeri İşlerden Sorumlu Yardımcısı'na 11 Aralık 1915 tarihinde bahse konu olan raporu sunar. Bu raporun yazılış amacı Gönüllü Ermeni Birlikleri liderlerinin Kafkas Ordusu Başkomutanı’na sundukları muhtıradaki yanlış ve çarpıtmaları ifşadır. Bolhovitinov’un raporunun ilk bölümünde Ermeni Sorununun doğumundan raporu yazdığı tarihe kadarki dönemin gerçekçi bir tespiti yapılır. Daha sonra kitabın sol tarafında Ermeni Gönüllü Birliklerinin liderlerinin yazmış olduğu raporla, sağ tarafta da generalin açıklayıcı raporunun bulunduğu esas bölüm başlar.

Tuğgeneral Bolhovitinov’un yazdığı raporun savaş halinde üst bir birimi bilgilendirmek amacıyla yazıldığını, dolayısıyla –Perinçek’in de belirttiği gibi- bir propagandaya yönelik bir metin olmadığını belirtmek durumundayız. Savaşta Türkiye’nin karşısında savaşan bir ülkenin ordusunun komutanın üst makama yazmış olduğu resmi rapor özellikle de Ermeni Gönüllü Birliklerinin ve Ermeni teröristlerin yapmış olduklarını gözler önüne serer niteliktedir.

Tuğgeneral Bolhovitinov, raporun giriş kısmında Ermeni Sorunun Tarihçesi hakkında ayrıntılı açıklamasında; Ermenilerin özellikle de 1890’ların başına kadar Türkiye’de hiçbir sorunun olmadığını, Avrupalı diplomatların kışkırtmasını ciddiye alan Ermeni terör örgütlerinin “Bağımsız ve Özgür” Ermenistan fikrine inananların özellikle Doğu Anadolu Bölgesi'nde terör estirdiğine değinir. Ermeni Birliklerin kuruluş süreci belirtilirken bu birliklerin çoğunluğunun Osmanlı Devleti vatandaşı olduğu, yurt dışından özellikle de Amerika’dan gelenlerin azımsanacak durumda olduğunu söyleyebiliriz. Yine Ermeni Gönüllülerinin bir kısmının sayısının az olmasına rağmen etkinliklerinin çok büyük olduğunu, bu birliklerin Müslümanlara yaptıklarının zaman zaman Rus komutanlarını dahi rahatsız edecek boyutta olduğunu, hatta birçok Ermeni gönüllüsünün savaşta Rus komutanlara bile baş kaldırdığını dolayısıyla da ellerinden silahların alınması dahil, muhtelif cezalara çarptırıldığını belirtir.  Ermeni gönüllülerinin komutanlarının bir kısmının daha önce Rusya’da terör eylemlerinde bulunmuş, yargılanarak ağır cezalara çarptırılmış olan Taşnak teröristlerinden oluştuğunu, 1914 yazında çıkan Taşnaklara yönelik afla Kafkas Ordusu komutanın emriyle özgürlüklerine kavuştuğunu, Sunuş yazısında kitabı hazırlayan Perinçek belirtir.(s.15)

Rus askerinin Osmanlı vatandaşına karşı, gönüllü Ermeni Birliklerinden daha merhametli olduğunu, Rusların belli bir politika dâhilinde yaklaştığını buna karşılık Ermeni Gönüllü Birlikleri ile teröristlerin bir hınçla yaklaşarak acımasızca bölge insanlarını katlettiklerini belirtir. Rus yetkilileri Türk Ordusu'yla işbirliği yapan Müslüman nüfusu kimi zaman tehcir ederek, kimi zaman köylerini yakarak savaş ortamını öne sürerek cezalandırma yoluna gitmiştir. (s.16)

Ermenilerin açgözlülüğün bir sonucu olarak başlarına bu felaketin geldiğini biraz daha mütevazı davranmaları durumunda bunların başına gelmeyeceğini vurgular. Bu konuda Tuğgeneral Bolhovitinov ilginç bir tespitte bulunur: “Kızgın Müslümanların kurbanlarının gerçek sayısını belirtmek, bu konuyla ilgili elimizde doğru bilgiler olmadan, çok zordur. Fakat herhalde, Ermenilerin abartma özelliğini dikkate alarak, onların kayıp ve hasarlarına ilişkin rakamlarına çok dikkatli yaklaşmamız gerek. Bununla paralel olarak, unutmayalım ki, Ermeni Birliklerinin bizim tarafımızda hareket etmesi, Müslümanların Ermeni halkına yaptıkları vahşetin sebebi değil, sadece bahanesi olmuştur. Bu zulmün sebebi ise Ermeni temsilcilerinin ifade ettiklerinden çok daha derinlere dayanmaktadır. Ermenilere kanlı tecavüzlerin yapılmasının nedeni olan Türkiye’de Ermeni meselesinin doğuşunun en başında bulunan faktörler işbu raporun başında belirtilmiştir. Bu zulümlerin, Ermeni elebaşlarının sonunu bile bile bilinçli olarak yaptığı faaliyetlerin bir sonucu olduğunu burada tekrarlayabiliriz. Ermeni elebaşları, kendi ektiğini biçmiş, siyasi hayalleri için sivil soydaşlarının hayatı ve refahıyla oynamıştır.” (s.71)

Raporun sonunda Tuğgeneral Bolhovitinov’un Kars Valisi’ne ve Yüksek Komutanlık Karargâhı İdari Başkanlığı’na çekmiş olduğu iki telgraf bulunmaktadır. 27 Ocak 1915’te Kars Valisi’ne çektiği telgrafta başka bir generalin Gülyabert çevresinde, Rum ve Ermeni Çeteleri'nin Ardahan’dan Ahılkelek ve Kars’a giden yol üzerinde ve Merdenek ve Gelsk bölgesinde sivil nüfusa tecavüzde bulunduğunu ve yağma yaptığını belirtir. İkinci telgraf 17 Mart 1916’da çekilir. Burada da Ermeni gönüllülerinin Türk sivillere karşı yaptığı vahşete Kazakların da iştirak etmesiyle ilgili geniş çaplı araştırma yapılması istenir. Bitlis Muharebesi Komutanı Tümgeneral Abatsiyev’den aldığı şu bilgileri aktarır: “Kazakların bu olaya katıldığını kesinlikle kabul etmiyorum, birçok kez Bitlis’i ve çevresini dolaştım. Bu esnada Kazakların disiplinsizliğiyle ve sivil halka zulmüyle ilgili bana tek bir kere bile şikâyet gelmedi. Birçoğu Türkiye Ermeni’si olan Ermeni birliklerine gelince; Bitlis’in alınmasının üçüncü gününde gönüllülerin Müslümanlara yönelik kesintisiz tecavüzlerinden dolayı bu birliği şehrin dışarısına çıkarmak durumunda kaldım.”(s.105)

DEĞERLENDİRME

Rus Genelkurmay Arşivi’nden istifade ederek dünyada ilk kez gün yüzüne çıkartılan 11 Aralık 1915’te Çar’a sunulmak üzere, Tuğgeneral Bolhovitinov’un Kafkasya Valisi’nin Askeri İşlerden Sorumlu Yardımcısına yazmış olduğu bu Ermeni Raporu ilginç tespitler içerir. Ermeniler konusunda taraf olan bir ülkenin cephedeki üst düzey bir komutanının gözüyle Ermeni gönüllülerinin Müslüman ahaliye yapmış olduğu her türlü taşkınlık, yağma, zulüm ve vahşetler göz önüne serilir. Bu kitabın kronikleşmiş Ermeni Sorunumuza ilgi duyanların hakikati öğrenme yolunda oldukça istifade edebileceği bir çalışma olduğunu düşünmekteyim. Son olarak kitabın sonunda daha önce başka eserlerde yayımlanmayan çoğunluğu Ermeni gönüllülerine ait olmak üzere toplam 66 fotoğrafın kitabın anlaşılmasına yönelik olumlu katkı sağladığını söyleyebilirim.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 24-25 Mart 2009)     
                       




[1] Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkanı Tuğgeneral L.M. Bolhovitinov, 11 Aralık 1915 Tarihli Resmi “Ermeni Raporu”, Hazırlayan: Mehmet Perinçek, 134 s., Mart 2009, İstanbul, Doğan Kitap.

17 Mart 2009 Salı

“TANBURÎ CEMİL BEY ÇALIYOR ESKİ PLAKTA...”


Geçen asrın en büyük müzik dehalarından Tanburî Cemil’in hayatının anlatıldığı “Tanbûrî Cemil’in Hayatı” adlı biyografi, sanatçının oğlu Mes’ud Cemil Bey tarafından hazırlanır.[1] Önce, 1946 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilir, gördüğü alaka üzerine genişletilerek ilk kez 1947’de kitap olarak yayımlanır. Kitabın ilk basımı neşredildiği zaman Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden Refik Halid Karay müellifiyle hem tanışıp hem de tebrik etmek için radyoevine Mes’ud Cemil’in yanına kadar gelir.(s.27) Söz konusu eser, yarım asır gibi bir zaman diliminden sonra, yaşayan önemli hattatlarımızdan, akademisyen Uğur Derman’ın girişimiyle ilk yayımlanan kitaba göre[1] –özüne dokunulmadan- içerik olarak daha dolgun bir şekilde 2002’de yeniden yayınlanır.

Mes’ud Cemil Bey, babası öldüğünde 14 yaşındadır. Babası hakkındaki gözlemleri kendisinin çocukluk yıllarına denk gelir. Çocukluk hatıralarında babasının son yıllardaki ruh hâli, arkadaşları ile ilişkileri, mesleki ve aile hayatı hakkındaki gözlem ve tespitleri; babasının öğrencilerinden, arkadaşlarından ve akrabalarından dinlediği hatıralar ve mektuplar Tanburî Cemil portresinin daha sağlıklı ve güçlü olmasına vesile olur. Ayrıca kendisinin de bir müzisyen ve sanat erbabı olması[3], edebi dilinin güçlü olması bu çalışmayı özgün kılar. Kitapta Tanburî Cemil’in yakınları ve arkadaşlarıyla çektirdiği fotoğraflar ve tanburu, plakları ve evinin birçok fotoğrafı bulunmaktadır. Kitabın sonunda Cemil Bey hakkında yazılan şiir, mersiye, mektuplar ve genişçe hazırlanan “Tanburî Cemil Bibliyografyası” esere daha canlılık kattığını söyleyebiliriz. 

        TANBURÎ CEMİL BEYİN MÜZİK VE SANAT YAŞAMI

Cemil Bey, 1871’de İstanbul’da doğar. Babasını 3 yaşında kaybeder. Bundan sonra amcası Refik Beyin gözetimi ve himayesinde devrin ilkokulunu tamamlar. Amcası çocuklarını yetiştirirken nasıl titiz davranıyorsa Küçük Cemil’e de öyle yaklaşır. Devrin yaygın yabancı dili Fransızcayı kendi çocuklarıyla beraber öğrenmesi için özel öğretmen tutar, yetiştiği evde Fransız mürebbiyeler de bulunmaktadır. Daha sonra amcası da erken yaşlarda vefat edince, baba ve amca vekilliğini amcasının oğlu Mahmut Bey alır. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Mülkiye Mektebi’ne kaydını yaptırır. Bu dönemlerde şöhreti yayıldıkça farklı meclislerdeki musiki toplantılarına katılır. Okul ile müzisyenliği aynı anda götüremeyince 2 yıl okuduktan sonra eğitimini yarım bırakarak okuldan ayrılır. Hariciye Nezareti’nde Hariciye Umûr-i Şehbenderiye Kalemi”nde memuriyet hayatına atılır.[4] Meşrutiyet’in ilanının hemen sonrasına kadar uzun yıllar burada çalışır. Sanatçı ruhunun bu meslekte barınamayacağına kanaat getirdikten sonra memurluktan ayrılır. İstanbul’da halka açık konseri ilk kez Tanburî Cemil Bey verir. Bu zamana kadar birbirinden farklı birçok meclislerde sanatını icra etmeye çalışır. Meşrutiyet’in ilanından sonra Hürriyet Kahramanı Niyazi Beyin isteği üzerine Resne ve Selanik’te konser verir. Birçok öğrenciye müzik dersi vererek Cumhuriyet döneminin büyük sanatçılarının yetişmesine katkı sağlar.[5] Akciğer veremi hastalığı yüzünden 1916 yılında vefat eder.

Cemil Beyin ailesinde kendisine kadar musiki ile az çok uğraşanlar olmuştur. Tabi söylemeye gerek yoktur. Bugünkü anladığımız anlamdan daha ziyade devrin aydınlarının ilgisi kadar bir musikişinaslık diyebiliriz. Musiki çalışmalarına hangi yıllarda başladığına dair elimizde net olarak bir veri bulunmamakla beraber Mes’ud Cemil Bey’in aile büyükleri ve babasının çevresinden dinlediklerinden yola çıkarak Küçük Cemil’in çocukluğundaki musikiye ilgisi 3-4 yaşında kendisini gösterir. Kilerdeki bardakları indirir, sıraya dizer; kalaylı bir maşrabadan su doldurur. Sağ eline ince bir değnek sol elinde maşraba, daha iyi işitmek için kulaklarını bardaklara verir. Bardakları birbirine boşaltarak değişik sesler çıkarmasının hazzını yaşar. Yine o zamanlarda iki yanı çekmeli pabuçların lastik ve kumaşıyla oynar. Daha sonra bu kumaş ve lastikleri tahtaya bağlayarak akord oluşturmaya çalışır. (s.49/50)

Amcasının himayesinde kaldığı çocukluk günlerinde yaz tatillerinde ağabeyi Ahmet ile gittikleri Ambarlı Çiftliği’nde Silivrili Lenber Ağayı tanbur çalarken görür. Kısa sürede Küçük Cemil ile Lenber Ağa arkadaş olurlar. Bir yandan Lenber Ağayı dinler, fırsatını bulduğunda hemen tanbura dokunur, bunun sihrine kendisini kaptırarak bu müzik aletini çalmaya çalışır. Günlerden bir gün Lenber Ağanın ayak sesini duymaz. Lenber Ağa korku içinde sesin geldiği odaya doğru yönelince tanburun dizleri üzerinde görünce şaşırır ve kendisine: “Allah iyiliğini versin. Ödümü kopardın, burada ne işin var? Nasıl oldu? Bunu ne zaman öğrendin? Merak etme kimseye söylemem.”(s. 52) der. Kendisindeki cevheri ilk keşfeden kişinin Lenber Ağa olduğunu söyleyebiliriz. Çok geçmeden durumu amcası duyar. Geri evlerine dönünce ağabeyi kendisine bir tanbur hediye eder. Bu günlerde Küçük Cemil’in tanbur ile olan ilişkisini oğlu Mes’ud Bey şöyle anlatır: “Uzun geceler Cemil bu tanburla koyun koyuna yatmış, rüyalarına dalarken silkinerek uyanmış, göğsünden kopup boğazına ve gözlerine yükselen tükenmez bir hazzın dudaklarına kadar dökülen usâresiyle ıslanmış parmaklarını onun tellerinde gezdirmiş, onu sevmiş, onu öpmüş ve bilmediğimiz bir tarîkatın dervîşi olan büyük ağabeyi Reşâd Bey'den duyduğu bir türkü kulaklarında çınlamışdır:
Engeller komuyor, yâr sana varsam 
Dünyânın zevkıni,  yâr, senle sürsem 
Hak'kın dîvânında, elim elinde 
Cennet bahçesine,  yâr, senle girsem.  (s. 53)

        Refik Amcasının evi sâde mûsikî olarak değil genel kültür bakımından da Cemil Bey için çok tesirli bir ortamdır. Amcası Avrupa’nın birçok yerini gezmiş görmüş biridir. Evlerinde birkaç piyano bulunmaktadır. Kızların hepsi piyano dersi alır. Delikanlılık dönemine yeni girdiği zamanda ağabeyi Ahmet’ten müzik hakkında genel bilgiler edinirken amcazâdesi Mahmut Beye keman dersi veren Kemânî Ağadan Hamparsun notasını, batı(alafranga) notayı öğrenir. (s.66)

        Cemil Bey ile amcasının oğlu Mahmut Bey bir mecliste devrin usta sanatkârlarından Tanburi Ali Efendi ile tanışır. Burada Cemil Bey sanatını icra etmeye çalışır. Ali Efendi Cemil Beyin icrası karşısında bu genci hayranlıkla dinledikten sonra: “Evlâdım, bunca senedir bu sâzı çaldım. Eh, şöyle böyle biraz yendik de sanırdım. Şimdi, seni dinledikten sonra, bir daha tanbûru elime almayacağım.”(s.77) der. Bu itiraf ve övgü İstanbul’da dalga dalga yayılır. Cemil Beyin artık ismini Sultan Abdulhamid bile duyar. İktidarının son zamanlarında kendisini saraya davet eder. Mes’ud Cemil bu olayı uzun ayrıntılarıyla anlatır.

Cemil Beyin sanatını tanıma fırsatı bulanların anlattığına göre mûsikî ile uğraşırken dış dünya ile ilişkisini keser, varlığını bu sanatın enginliklerine bırakarak başka bir dünyada yaşar. Kullandığı her sazı severek ve zevkle çalar. İstemediği zamanlar bir sazı asla eline almadığını belirtirler. Bu nedenle zorunlu olarak gidip saz çaldığı yerlerden, padişah huzurundan da büyük bir sıkıntı ile döndüğünü arkadaşları belirtir. Mûsikiden anlamayanlardan, hele anlar görünenlerden, bir takım basit eserler isteyenlerden nefret ettiğini Mes’ud Cemil anlatır. Cemil Bey’in arkadaşı olan Mahmut (Demirhan) sanatı hakkında bahsederken Tanburî Cemil Bey’in hangi sazda olursa olsun, bir kere bile falso yapmadığını, akordunda ufak bir aksaklık görmediğini belirtir. Cemil Bey’in arkadaşlarından Atıf (Esenbel) Cemil Beyin kemençesini hiçbir yerde bırakmadığını, paltosunun sol iç cebinde taşıdığına değinir.

TANBURÎ CEMİL’İN İLGİNÇ KİŞİLİĞİ

Her sanatçıda olağan olarak görülebilen sıradışı kişilik özellikleri Tanburî Cemil’de de kendisini gösterir. Saçlarını kestirmekten daima nefret eder, saçları uzayınca yanlarını ve şakaklarını kendi makinesiyle alır, ensesini eşine aldırtmaya çalışır, saçları düzeltemeyecek kerteye geldiğinde -berberde de hiçbir müşterinin olmadığı zamanı gözeterek- ancak berbere gider.(s.75)

 Bu kitabı okuyanların, küçücük biyografi kitabında dahi Cemil Beyin kedileri ve kediler ile arasındaki ilişkinin -3 sayfada anlatıldığını göz önünde bulundurarak- kedilere düşkünlüğü hakkında kabaca bir yoruma ulaşacağını tahmin ediyorum.

Mes’ud beyin ilk başlarda okula gönderilmesine babası şiddetle karşı çıkar. Mevlevi dervişi ya da kunduracı olmasını özellikle ister. Tanburi Cemil, eşinin ısrarlarına dayanamaz. Küçük Cemil, okul hayatına zamanın geleneklerine uygun bir usulle olmasa da daha sonra başlar.

Gramofonun İstanbul’da yaygınlaşması sonucu kendisine sembolik olarak birkaç plak doldurulması teklif edildiğinde önce kabul eder. Daha sonra bütün ısrar ve ricalara rağmen bu kârlı iş teklifine hep olumsuz cevap verir. İlerleyen yıllarda yaşam koşullarının zorlaşması, geçim sıkıntısının had safhaya ulaşması karşısında Blumental Biraderler’in Orfeon firmasında plak vermeye razı olur. Blumental kardeşler ile arkadaşlıkları zamanla dostluğa dönüşür. Cenazesine katılan yirmi kişinin arasında Herman ve Yulyus Blumental kardeşler de vardır. Bu dönemleri Mes’ud Cemil Bey gayet net hatırlamaktadır. Plak çalışmaları yapıldığı günlerde babasının oldukça agresif olduğunu anlatır.(s.204-205)

DEĞERLENDİRME

Müzik yaşamına keman ve kanun ile başlayan tanbur, klasik ve alto kemençe, viyolonsel ve lavta ustası olarak devam eden, bu aletleri ustalık derecesinde icra eden Cemil Bey aynı zamanda çok sayıda bestesi ve taş plak kayıtları olan bir sanatçımızdır. Yaptığı eserlerle Türk müziği saz icrasının yepyeni ve modern bir tarzda yorumlanmasını sağlar. Cemil Bey’in yaşamını merak edenler için bu biyografinin vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Eserin dilinin biraz ağır olduğunu söylemekle birlikte edebi yönünün oldukça yüksek olduğunu söyleyebilirim.
(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 17-19 Mart 2009)


[1] Mes’ud Cemil, Tanburî Cemil’in Hayâtı, Yayına hazırlayan: Uğur Derman, 255 s., 2002, İstanbul, Kubbealtı Neşriyat, http://www.kubbealti.org/

[2] Bu kitabın sonundaki bibliyografyada eserin ilk yayımlanan baskısının 150 sayfa olduğunu, bu baskısının da 255 sayfa olduğunu göz önünde bulundurarak kitabın daha çekici hale getirildiğini söyleyebiliriz.
 [4] Dışişleri Konsolosluk İşleri Dairesi

[5] Öğrencilerinden başlıcaları: Tanburî Refik Fersan, Fahire Fersan, Ressam Tahsin Bey, Samiye (Morkaya) (Yazar Burhan Cahit Morkaya'nın eşi. Bir otomobil kazası sonucu sol eli sakatlandığı için sanat hayatı kısa sürer.) Rahmi Bey'in kızı Nahide Hanım, Atıf Esenbel, Şemseddin Ziya Bey, Ziya Hüznî Bey, Ziya Hüznî Bey'in iki kızı Müzeyyen ve Satıa hanımlar, Tanburî ve Kemençeci Kadı Fuad Efendi, Yeğeni Tanburî Hikmet Bey, Tanburî Kadıköylü Fuad (Sorguç), Murad (Öztorun) başlıcalarıdır.


[3] Mes’ud Cemil Bey, Avrupa’ya musiki tahsili için gider. Burada Hugo Becker’in viyolonsel talebesi olur, diğer üstatlardan istifade etmeye çalışır. Daha sonra birtakım özel sebeplerle memleketine döner. 1925’te Dârulelhân’da tanbûr, solfej ve nazariyât muallimliği yapar, bir yandan da liselerde musiki hocalığı yapar. 1926’da yeni kurulan radyoda spiker olarak başlayarak muhtelif program yapımında ve sunumunda bulunur, hatta radyonun müdürlüğüne kadar yükselen görevler yapar. Kısacası profesyonel bir müzisyen, sanatsever ve musikişinas bir beyindir diyebiliriz.

10 Mart 2009 Salı

KIRDAN BAYIRDAN HİKÂYELER

     


      Geçmiş yıllarda Gaziantep I. Kitap Fuarı’nda Ötüken Neşriyat’ın standındaki görevli arkadaş ile tanıştık. Buradaki kitapları incelemeye başlayınca kendisiyle sohbete koyulduk. Fırsatını bulduğumda kitapsever, okuma ile hemhal olmuş kişilere, kendilerini çok etkileyen yazar ve eserleri özellikle sorarım. İyi bir okuyucu olduğuna kanaat getirdikten sonra Levent Bey’e de yayınevlerinde kitabı bulunan özellikle okumamı istediğin yazar ve kitapların hangileri olduğunu sordum. Cengiz Aytmatov, Peyami Safa, Mehmet Niyazi, Abbas Sayar ve Şevket Arı ve bu yazarların belli başlı eserlerinden bahsetti. Şevket Arı isminin dışındaki yazarlarımızın birçok kitabını okumuştum. Şevket Arı’yı ilk kez duyuyordum. Başlıkta ismi bulunan kitabı karıştırmaya başlayınca bu arkadaş “Bu kitabı al oku, beğeneceğini tahmin ediyorum. Hoşuna gitmezse geri getir.” dedi. Nitekim kitabı aldım, okudum. Levent Bey’in tavsiyesinin bu kadar iddialı olmasının sebebi hikmeti beyhude değilmiş. [1]

      Hikâyeler benim oldukça hoşuma gitti. Neden böyle beyinleri ve bu beyinlerin meyvelerini tesadüf eseri keşfediyoruz? Neden Şevket Arı’yı edebiyat ile haşır-neşir olanların çoğunluğu bilmezler? Bu ve buna benzer soruları sorgulamaya başladım. Birden aklıma Milli Eğitim Bakanlığı’nın orta öğretim öğrencilerinin okuması için, tavsiye ettiği 100 temel eserin içinde “Sokakta” romanıyla Bahaeddin Özkişi’nin geniş bir Türk okuyucusunun karşısına çıkması geldi. Acaba Şevket Arı ve kitapları da gün gelir de böyle keşfedilip, edebiyatseverlerin karşısına çıkar mı diye düşündüm.

                                 ŞEVKET ARI KİMDİR? [2]

           Şevket Arı, 1888 yılında köyde imamlık yapan bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası ilmini artırmak ve çocuklarını okutmak için İstanbul’a gider. Yazar, Galatasaray Sultanisi’nden mezun olduktan sonra “Halkalı Ziraat Mektebi Ali”sine girerek 1913 yılında mezun olur. Ziraat Vekâleti bünyesinde Ankara’da göreve başlar. 1917’de Darüleytam müdürlüğü, 1918’de Çiftliği Sultanî (Karacabey Çiftliği) müdür muavinliğine getirilir. Yunan işgali sırasında da bu çiftliğin müdürlüğünü yapar. Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda tarafını açıkça belli eder. Üzerine düşeni yapmaya çalışır. “Kara Muavin” ve “Kara Müdür” lakapları ile ün salar. 1923’te Adana Ziraat Mektebi Müdürlüğü, 1925’te Ziraat Aletleri Şubesi Müdürlüğü, 1926’da Çifteler Çiftliği Müdürlüğü yapar. 1929 yılından 1932 yılına kadar Emin Sazak Çiftliği Müdürlüğü’nü yürütür. 1937 yılına kadar Ziraat Vekâleti Zirai Aletler Şubesi Müdürlüğünü yapar. Bu görevinden sonra Trakya Umumi Müfettişliği Ziraat Müşavirliği görevine devam eder. Bir taraftan da Edirne Lisesi’nde Kimya ve Fransızca öğretmenliği icra etmeye çalışır.  1942’de Zirai Kombinalar Teşkilatı’nın kurucusu ve reisi olur. 1950 yılında Tarım Bakanlığı Teknik Müşaviri olarak emekli olur. 1979 yılında bu âlemden sonsuzluğa göç eder.

        Yazar, edebiyatın nazımı ve nesriyle fazla ilgili olmadığını, mektupların dışında da bir şeyler yazmadığını, işinden arta kalan zamanlarda edebî kitap ve yazıları severek okuduğunu, profesyonel anlamda edebiyatçı olmadığını kitapta belirtir. Bu hikâyelerin yazılma sürecinde de bir arkadaşının teşvik ve yardımı sayesinde bu işe koyulduğunu anlatır. Emeklilik sonrası başından geçen olayları hikâyeleştirerek yazmaya başlar. Bunların bir kısmını çeşitli gazete ve dergilerde yayınlama fırsatı bulur. Bu kitaptaki yaşanmış hikâyelerden “Mert Düşman” ölümünden sonra “Abdi İpekçi Barış Ödülü”nü alır ve Milliyet Gazetesi’nde yayınlanır.

ŞEVKET ARI’NIN “KIRDAN BAYIRDAN HİKÂYELER”İ

        Yukarıda Arı’nın özgeçmişinde de bahsedildiği gibi devrin siyaset ve eğitim başkenti olan İstanbul’da öğrenimini tamamladıktan sonra ömrünün neredeyse yarısını kır, kasaba ve köylerde yaşamış birisi olarak kitabın ismini “Kırdan Bayırdan Hikâyeler” koyması tesadüf olmasa gerekir. Özellikle Cumhuriyet dönemi köy edebiyatçılarının bir kısmına karşı edebiyat çevrelerince birbirinden farklı eleştirilerin olduğunu hatırlayalım. Bu kişilerin büyük bir kısmı eserlerini masa başında yazdığı için, bir kısım yazarların da kısa süreli(örneğin Kurtuluş Savaşı yıllarında veya öğretmenlik yaptığı yıllarda Anadolu ve köy hayatı gerçeğine vakıf olması gibi) misafir denilecek kadar kısa sürede Anadolu’yu tanıdıkları için eleştirmenlerin bir kısmı tarafından köy gerçeklerini yansıtmadığı gerekçesiyle eleştirildi. Şevket Arı, işini çok seven bir kişi olduğu için köy gerçeğinden rahatsız olmak bir yana çok mutlu olur. Kendisinin hamurunun buralarda yoğrulduğunu özellikle belirtir. Gerçekçi bir memleket hikâyecisi olarak kabul edebileceğimiz Şevket Arı’yı bu alanda yazan diğer edebiyatçılardan farklı kılan özelliklerin izini de “Keskin Feraset” isimli en güzel hikâyesi sayılabilecek eserinin sonunda yine kendisi söyler: “İbret gözü olanlar o kır ve köy âlemlerinde neler görürler, bulurlar, neler. Gözü kör, beyni bulanık olanlar o âlemin yalnız kirini, bitini, piresini görüp seçerler. Onların da nasipleri o kadardır.”(s.233) Hikâyelerin kahramanlarının hemen hemen hepsi (hayvanlarla ilgili anlattığı bir kısım hikâyelerin kahramanları hariç) kasabalı, esnaf, çiftçi, işçi ve işportacılardır. Hacısı, hocası, asker kaçağı, mollası, eşkıyası, ağası, zengini, cahili, arifi, tembeli, delisi, uyanığı, açgözlüsü, yoksulu, kahramanı bütün eksiği gediğiyle bizim insanlarımızdır. Yazar bunları bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkarır. Örneğin, imamın insanları cehennem ile nasıl korkuttuğunu şöyle anlatır: “... O mübareğin de yanına varılmaz ki..Ağzının içi sanki cehennem..Bu gibi işler için, hep alev fışkırdı ağzından. Hüseyin Dayı, kendi kendine, “bu bana helaldir” fetvasını verdi; gönlü gene, ferahladı.”(s.251) Acımasız, zalim birinden bahsederken öyle güzel tarif eder ki: “O ne Allah’ın belasıdır, adamın yakasına sarıldı mı, parayı almayınca koyuvermez. İnsan, gırtlağına çöken Azrail’den, salâvat getirmek için belki müsaade alabilir de bu adamdan, dışarıda su dökmek için bile izin alamaz.” (s.18)

        Yazar, hikâyelerinin bir kısmında Anadolu insanın Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları’ndaki açlıkla, yoklukla, yoksullukla, yalnızlıkla, ölümle mücadelesini anlatır. Bu insanların bütün bu felaketlere karşı sevgi ve dayanışma örneğini sergilediğini bizlere gösterir. Kitabın dili sade ve akıcıdır. Kitapta birbirinden güzel, 13 tanesi hayvanlarla ilgili, toplam 56 hikâye bulunmaktadır. Bu enfes hikâyelerin içinde bazıları benim başımı döndürdü desem inanır mısınız? Bu hikâyelerin bana göre en güzelleri şunlardır. Abdi İpekçi Ödülünü alan “Mert Düşman”,  Nevzat Kösoğlu’nun önsözünde bahsettiği “Keskin Feraset”,  aşağıda özetleyerek anlatmaya çalıştığım “Arslanı Öldüren Yara”, “Hacı Memiş’in Yasin Tulumu”, “Kurşun Tutmaz Muskası”, “Minnet Yükü”, bunların dışında “ “Şakir Dayı”, “Doğru Adam”, “Yetim”, “Kara Ahmet Dayı’nın Allah’la Andı”, “Ayının Onuru”, “Deve İle Yular”, “Andık Yok”. Okuyunca ilginizi çekeceğinizi düşündüğüm dört hikâyeyi özetleyerek de olsa anlatmaya çalışacağım.
                              
ARSLANI ÖLDÜREN YARA

        Ormanların Kralı, mekânında gezerken bir ceylan görür. Bu avı gözüne kestirir ve kaçırmak istemez. Bunun için harekete geçer, bunu gören ceylan olduğu yerde çabalar ama kaçamaz. Arslan tam olarak kısmetine kavuşacağı sırada sağdan soldan birkaç tüfek birden patlar. Meğer bu avcıların kurduğu bir tuzakmış.

        Ağır yaralanan Kral avcılarla başa çıkamayacağını anlar. Fırsatını bulup, kaçmaya çalışır. Arkasından her ne kadar kurşun sıkıldıysa da kimi zararsız yerine kimi boşa gider. Sonunda inine gelip, dinlenmeye koyulur. Arslanın artığıyla geçinen hayvanlar hemen kara haberi karakargaya ulaştırır. Karga da her ne kadar bütün hayvanlara aynı gün ulaşmaya çalışsa da çoğuna geç ulaştığı için ormandaki hayvanların temsilcileri ertesi gün arslanın inine gelir, üzüntülerini bildirir, geçmiş olsun dileklerini sunar. Burada herkes şaşırır nasıl olur da arslan bu hale gelmiştir. Kendisine sorulan her soruyu arslan, utanarak, “oldu bir şey..” diyerek, geçiştirmeye çalışır. Arkalarda bulunan tilki, en öne gelerek, konuşulanları sessizce dinler. Olduğu yerden ayağa kalkarak şunları söyler:

        “Sevgili hükümdarımız…Birkaç arkadaşımız bu felâketin sebebini öğrenmek istediler, size sordular. Siz ise, bu ciheti daima kapalı geçtiniz. Ben bundan endişeleniyorum ve şu anda büyük bir teessür içinde bulunuyorum. Bize karşı olan muhabbet ve şefkatinizi ve bu sebeple de, bilerek bilmeyerek, yaptığımız suçlarımızı daima hoş görmek lütfunda bulunduğunuzu hep biliyoruz. Siz, bu sefer de, gene, maiyet severliğinizin ve yüksek faziletinizin tesiri altında olarak, kabahatliyi ortaya atmıyorsunuz ama biraz evvel arzettiğim gibi, ben bundan büyük endişe duyuyorum. Dün benim çocuklar bana ‘Baba… Bize hep kuru kemik getiriyorsun, bunları geveleye geveleye daha genç yaşımızda iken, dişlerimiz kör testereye döndü. Yumuşak bir şey yiyelim diye akşamlara kadar, kırlarda, fare deliklerinin önünde beklerken beyinlerimizi güneş yiyor da gene karın doyuracak kadar bir şey ele geçiremiyoruz. Elimiz ayağımız tutar, gücümüz kuvvetimiz yeter bir yaşa geldik. Sen bize müsaade et de biz kendi kendimize şöyle bir avlanmaya çıkalım. Akşama, anamızla sana da bir şeyler getiririz.’ Demiş, benden müsaade alarak, tavşan avına çıkmışlardı. Sizi şahsen tanımayan bu cahil çocuklar, korkarım, tavşan sanıp da efendimize saldırmış olmasınlar?” deyince, arslan, yattığı yerden derin derin inler ve başını zorla kaldırarak şu beylik sözünü söyler:
        — Arkadaşlar… Bu yaralardan ben, nasıl olsa, ölmez kurtulurdum. Fakat, şu mıymıntı tilkinin lâflarıyla yüreğimde açılan yara, beni yaşatmaz artık. Benden ümidi kesin. Kendinize başka bir kral seçmeğe bakın. Şimdi dağılın başımdan da yarın cenazemi kaldırmağa gelirsiniz.’ der.

                               HACI MEMİŞ’İN YASİN TULUMU

Yazar, bu hikâyesinde çok ilginç bir olayla karşılaşır. Bunu kitabında çok güzel bir şekilde anlatır. Anlatacağı olaya güler misiniz, ağlar mısınız, hüzünlenir misiniz,  düşünür müsünüz bilmem ama kendim nedense en çok sonuncusunu yaptım. Görev yaptığı köylerin birinde Hacı Memiş isminde bir zengin vardır. Bu köylüler kışın bitip, baharın geleceği vakit bütün ihtiyaçlarını karşılayıp, yaylalara çıkarlar. Buralarda yaklaşık 4-5 ay vakit geçirirler. Bu yaylalar öyle yerler ki sivrisineği, domuzu, sıcağı, hastalığı sıkıntısı bol; şehirlerle bağlantısı, yoktur. Yine böyle yaylaya çıkmak üzere bir günde Şevket Arı, Hacı Efendi’yi yolcu etmeye yanına gelir. Hacı Efendi, hazırlıklarını yaparken içinin her halinden boş olduğu bir tulumu besmele çekerek, saygıyla götürülecek değerli eşyaların yanına koyar. Yazar bu tuluma bu kadar saygı göstermesini, yaylada ne işe yarayacağını merak eder. Bunu kendisine sorar, hikâyenin ilginç kahramanı da sakin sakin anlatmaya çalışır. Bunların içinde kırk Yasin okunarak konulduğunu söyler. Yazar, tulumun “Yasin”le nasıl dolduğunu sorar. Hacı Efendi şu cevabı verir: “Hoca, boş tulumu kucağına alıp, “Yâsin”i okumağa başlar. Her âyetin sonunda, tulumun üstündeki memeden tulumun içine üfleye üfleye, tulumu gördüğün gibi, iyice şişirir. Sonra bir de fatiha okuyarak memeyi güzelce bağlar, bize teslim eder.” Yazar, bunun ne işe yaradığını merak eder, ısrarla sormaya çalışır. Hacı Efendi de yaylada hasta olanlara şifa niyetine kullanıldığını söyler. Yazar, bunun mantıksızlığını, hiçbir işe yaramayacağını, hastaların şehre doktora, eczaneye getirilmesinin hastalar için daha uygun olacağını anlatmaya çalışır. Müellif ile Hacı Efendi arasında hararetli bir tartışma başlar:
-         Hastanızı, şehre kadar siz getirin.
-         Hele bak… Hastayı rahat döşeğinde ölmeğe bırakmayıp da katır sırtında mı can verdireceğiz ona?
-         Siz de çıkmayın o dağlara, oturun artık köyleriniz de.
-         O zaman, daha çocukluğumuzda söner gideriz bu kötü yerlerde.
-         Eee.. Ne olacak bu işin sonu?
-         Tasası sana mı düştü. Bizler açıkta yanan çıralar gibiyiz. Kuvvetli bir rüzgâra uğradık mı, özü sakızlı olanlarımız dayanır bu fırtınaya. Sakızı az olanlar da söner gider.
-         Ama, tulumdan hiçbir şey çıkmaz be Hacı.
-         Çıkar, efendi, çıkar; hiçbir şey çıkmasa bile, bir teselli çıkar. Bilir misin çaresizler için, o ne büyük bir ilâçtır? Hasta ‘şifa bulacağım’ diye ümitlenir, yüreği açılır, yüzü güler. Kendinden ümidi kesen hasta da, “Alnımın yazısı böyle imiş, hiç olmazsa temiz bir imanla gidiyorum.” diye bir ferahlık duyar. Yaylaları dolduran bütün aşiret halkı, bu tulumu gözler durur. Tuluma başvuranlar o kadar çoktur ki, çok defa, sıra beklerler. Sekiz on saatlik yerlerden gelenler olur.”
Arı, Hacı Efendilerin bu buluşlarından çok etkilenerek şunları söyler: “Bu zavallıların dertlerine karşı bizler, bu tulum kadar, bu “hiç” kadar da, deva olamıyorduk demek.”

                                 KURŞUN TUTMAZ MUSKASI

        Hikâyenin kahramanı İstanbul’da medresede okuyan Molla Hüseyin, Ramazan başlangıcında büyük köyün birine gelir. Bayram sonrasına kadar köydeki camide imamlık yapar. Vaazlarında cehennemden daha çok cennetten bahsettiği için köylüler tarafından beğenilir. Köylünün durumu da geçmiş yıllara göre o sene gayet iyidir. Molla Hüseyin, bayramda imam hakkı olarak verilen zekât ve fitreden tahmin edeceğinden daha fazla toplar. Bunun dışında şehirde kendisine bir yıl yetecek kadar tarhana, bulgur, kuskus ve iaşesi için de ayrıca yardım alır. Kendisine tahsis edilen eşekle yola çıkar. Öğleye doğru sık çalılıkların arasından geçerken, o yörenin - idam cezası alıp da bu cezası 101 sene hapse çevrilen daha sonra da hapisten firar eden devletin de ölüsünü getiren kişiye ödül vereceği, azrail kılıklı- meşhur eşkıyasının “hey Molla dur hele” sesiyle irkilir. Eşkıya, mollanın cebindeki paraları ister. Molla da her ne kadar bu paraların kendisine caiz olamayacağını ve bu paralara okuması için ayırdığını söyler. Bu paraları kendisine verdiği takdirde aç kalacağını ve imam olmak için medrese tahsilini tamamlayamayacağını ifade etmeye çalışır. Bunun üstüne eşkıya, imamlık ile kendisinin mesleği arasındaki mukayeseyi –imamların sosyal hayatlarının rahatlıklarını içinde kalmış ukde olarak- anlatmaya başlar:
“Neden aç kalırmışsın? Köyün birine imam durursun, çocukları okutursun; beş vakitte de ezanını okur namazını kıldırırsın; ekmek elden su gölden. Sofranı köylü çıkarır. Ölüyü kefinler, diriyi soyarsın; anasının karnında oynayan çocuğun bile haracını (fitre sadakasını) alırsın. Sıcacık yatağında yatarsın. Benim gibi yarı aç yarı tok, yazın çalı diplerinde kışın ayı inlerinde yatarak bir taraftan “tatlı canımı kurtaracağım” öte taraftan da “adam soyacağım” diye uğraşacak değilsin ya… Ölülere “Mevlit” der okur, “Yâsin” der okur, cebini doldurursun. “Nikâh kıyıyorum” diye iki okur bir üfler, heriften bir iki Mecidiyecik sızdırırsın. Birkaçınız bir olup ölü için “devir” der, dirinin parasını fırıldak gibi çevirip çevirip de cebe indirirsiniz. İmamlık hem çok kolay, hem çok kârlı bir zanaatmiş ama bilemedik. Zahmetsiz bir kazanç. Ben elimdeki martinle ve ölümle korkuturum. Senin lafların benim martinden, cehennemin de ölümden daha fazla ürkütür insanları. Benim elimden kurtulanlar, senin önünden kaçamazlar. Dirisi de elindedir, ölüsü de..” der. Molla para kesesini eşkıyaya teslim etmekten başka çare kalmadığını anlar. Parayı verir ve kurtulacağını zanneder. Ağlaya ağlaya eşeğin yanına gider. Eşkıya bırakmaz, bana illa ‘kurşun tutmaz bir muska yazacaksın’ der. Molla her ne kadar bu işlerden anlamadığını belirtse de eşkıyayı inandıramaz. Muska niyetine bir şeyler yazar, kendisine teslim edip, yakasını kurtaracağını düşünür ama nafile. Yazdığı muskayı test etmesi gerekir. Bu sefer eşkıya:
“Dur bakalım; ya bana ters bir muska yazdı isen. Bunu nereden bileyim? Şu yazdığın muskayı koy cebine de geç şu karşıdaki çam ağacının dibine. Ben sana bir kurşun çekeyim; eğer kurşun seni tutmazsa, muskanın tam muska olduğunu anlarım. Yok, eğer kurşun seni tutarsa, boylarsın öte dünyayı; cezasını çekersin” der.
Küçük molla, öleceğini hissederek çam ağacının dibine gider. Bir yandan da yalvarmaya başlar. Haydut: “Anlaşıldı… Demek sen bana ters muska yazdın; ben ona güveneyim de göğsümü gere gere zaptiye kurşunu önüne dikileyim.” dedikten sonra martinin namlusundan tutarak kuşağıyla mollayı ağaca bağlar, nişan alır, bir kurşun çeker.
Molla kendinden geçmiş, baygın bir şekilde, yere düşer. Haydut da “neresinden vurmuşum bu sahtekârı” diyerek yanına koşar. Fakat, bakar ki hiçbir tarafında kan sızıntısı yok, şaşırır. Mollayı çözerek cebindeki muskayı alır, kendi cebine koyar. Mollayı ayıltmaya çalışır:
        “Sen ne tabansız, ne itikatsız adammışsın be! Kendi elinle yazdığın muskaya itikadın yok mu senin? Benim martinin ucundan, uçan kuş bile kurtulamazken, bak muska tam muska imiş. Aferin sana. El emeğini sana bol bol vereyim de üstümde hakkın kalmasın.” diyerek keseden aldığı bir altını yaptığı muskanın sağlamlığına kanaat getirdiği için mollaya verir. Molla tir tir titreyerek, hayduttan bu sefer kesin olarak kurtulduğunu düşünerek eşeğe biner, yola koyulur. Eşkıya tekrar geri çağırır. Mollanın kaçacak hali yoktur:
        “Molla, in eşekten; ben bu işten işkillendim. Ya sen ağaçta bağlı iken, içinden muska duası okudu isen! İyisi mi şimdi ben şuraya dikileyim sen martini alıp bana bir kurşun at. O kurşunun bana değmediğini gördükten sonra benim de içimden bu işkil çıkar, iyice inanırım bu muskaya. Artık bana “karada ölüm yok” demek. İsterlerse zaptiye değil, asker yollasınlar üstüme. Şu işi de tamamlayalım da öyle git, der. Molla bu yaştan sonra katil olmak istemez ne kadar yalvarırsa da eşkiyayı ikna edemez. Eşkıya yağlı bir kurşunu tüfeğe yerleştirir, nasıl nişan alması gerektiğini söyler ve hedef tahtasına geçer. Özellikle de göğsünü göstererek nişan almasını belirtir. Molla güzel bir nişan alır, eşkıya güzel bir yere serilir. Daha sonra molla eşkıya katili oldum diyerek ağlaya ağlaya koşup kasabaya, karakola teslim olur. Molladan zaptiyeler, adliye görevlileri olayı dinledikten sonra olay mahalline gider. Yıllardır ele geçiremedikleri eşkıya göğsünün orta yerinden kurşunu yemiş bir şekilde yatınca: “Allah senden razı olsun. Hükümeti de milleti de kurtardın. Bunun sevabı sana yeter.” derler. Eşkıyanın üzerindeki paraları da mollaya teslim ederler.

MİNNET YÜKÜ

        Fakir bir köylü olan Ahmet Efendi, evin eksiklerini tamamlamak ve öteberi almak için kasabaya alışverişe gitmek durumundadır. Yalnız gitmesine gidecek ama yolda bineceği eşeği birkaç gün önce ölmüştür. Bir komşusundan eşeği istemeyi de gururuna yediremez. Nasıl olsa yürüyerek 5-6 saatte gidilecek bir yer değil mi diyerek yolun kirişini tutar. Bu arada havanın kapalı olması kendisini düşündürür ama işimi bitirinceye kadar köye dönerim diye düşünür.  Yanına kepeneği de bilerek almaz çünkü bu sefer alacağı şeyler heybesinin ikisini de dolduracaktır. Kasabaya yaya olarak gelen Ahmet Efendi, yükte ağır pahada hafif ne kadar alması gereken öteberi varsa alır. Heybesini sallasırt edip hemen köyün yolunu tutar.
        Kasabadan çıkarken yağmur çiselemeye başlar. Akabinde rüzgâr da fırtınaya çevirir. Yağmur şiddetini artırır. Kendini az buçuk koruyacak bir yerde bulamaz.  En iyisi yola devam edip bir an önce köye varayım diye düşünür. Bu arada bir an önce köyüne dönmenin hesabını yapıp yoluna koyulurken arkadan ata binmiş, gocuğuna sarınmış, terkisinde de bir kepenek olan komşu köyden Ahmet Ağa yetişir. Kendisine böyle bir havada nasıl olur da kepeneksiz, gocuksuz çıkarsın diye çıkışır. Daha sonra da: “Çöz şu benim terkiyi de, al kepeneği sırtına; heybeni de koy terkiye. Sizin köyün hizasına kadar zaten beraber gideceğiz. Yol ayrımından sonra da köyünüz yakın.” der. Ağa’nın dediğini hemen yapar, kepeneği sırtına giyince, heybesini de terkiye koyunca oldukça sevinir. Ahmet Efendi, şükran duygularını ifade etmeye başlar:
        “- Bugün, Hızır oldun da yetiştin imdadıma; yoksa halim dumandı. Tuttuğun kara toprak, sarı altın olsun ağa. Ne olacak? Fukaralık işte. Eşeğim ölmüştü. Kolayına denk getirip de bir başkasını alamadım. Harç düzmek için bugün pazara gitmem lazım geldi. Konudan komşudan eşek istemeğe yüzüm tutmadı bir türlü. Herkesin malı kendine lazımdır elbet. Omuzda dolu bir heybe olunca, kepenek de bir işe yaramazdı zaten. Havaya aldandım da, şöylece çıkıverdim yola. Onun da kahpeliği tuttu bugün; paçamdan yakaladı. Nerede ise yolun üstüne serecekti beni. Allah acıdı halime de seni yetiştirdi ardımdan.
-         Öyle oldu Ahmet….Heybe omzunda kasabadan çıkarken seni görmüştüm. Hava iyiden iyiye bozmağa yüz tutunca seni düşündüm. İçim bir türlü rahat etmedi; duramadım oralarda. Şu zavallıya yetişeyim de bir faydam olsun diye ata atlayıp hemen yola çıktım. Atı da iyi zorladım haa…Bak şu haline…
-         He…Öyle ağa….Kul bunalınca Hızır yetiştir derler. Hızır da hep gökten inmez ya. Sen de bugün benim için Hızır oldun.
-         Ya, ben yetişmeye idim, halin ne olurdu? Benim çoban için aldığım kepenek de, ne kadar işine yaradı ya?
-         Sorma ağa, sen yetişmeye idin, halim pek berbat olurdu. Senden de attan da Allah razı olsun.
-         Köyü nasıl olsa tutardın ama, ne şekilde? Ne sende, ne heybenin içindekilerde bir hayır kalırdı. Belki bu yüzden hasta olurdun.
-         Ne desen olurdu ağa. Zaten yorgunluk beni bitirmişti. Üstüm başım ıslanınca, soğuk da içime işlemişti. Dediğin gibi, belki de hastalanırdım. Allah seni çoluğuna, çocuğuna bağışlasın, onları da sana. Elem, keder yüzü görme.
-         Bugünkü halin ölümüne bile sebep olabilirdi.
-         Eh…Ne bilirsin? Vademiz gelmişse, o da olurdu. Ölüm için de bir bahane lazım değil mi ya…
        Yola devam ettikleri müddetçe, ağa sanki başka laf bulamıyormuş gibi hep bu bahis üstünde dönüp dolaşır. Ahmet de hep aynı duaları tekrarlar durur. Fakat, ağa, sımsıkı tuttuğu bu lafın yakasını bir türlü bırakmadığından, bir müddet sonra Ahmet bunalmağa başlar. Ağa bir taraftan, şeytan bir taraftan, bindikçe binerler Ahmet’in dalına. Ahmet’te tahammül iyice daralır; içinden “Lâhavle”ler çekerken, dışından da iyice somurtmaya başlar ve ağaya cevap vermemeye başlar. Ağa anlatmaya devam eder. Ahmet ise de düşünür taşınır ve işin içinden çıkamaz. Bu sırada yol büyücek bir ırmak kenarını takip eder. Irmak suyunun göllendiği derin bir yere geldikleri sırada, ağa, gene aynı laflara başlayınca,
-         Ahmet, ya ben imdadına yetişmeyeydim, ne olurdu halin, diye düşünüyorum, deyince, Ahmet’te sabır mabır kalmaz. Ömer Seyfettin’in Diyet adlı hikâyesindeki Demirci Koca Ali tekrar sahnededir. Kepeneği bir tarafa, kendini de, yanına gelmiş oldukları ırmak gölüne kaldırıp atarak, dalar suyun içine. Suyun yüzüne çıktığında bir daha dalıp çıkar. Ondan sonra da, üstünde şırıl şırıl suları akarak, bu hâl karşısında şaşırıp kalmış olan ağanın yanına gelir ve:
-         Ver şu heybemi, şu kepeneğini de al, der.
Ahmet’in bu halinden pek ürkmüş olacak ki ağa, hiç ses çıkarmadan heybeyi Ahmet’e verir, kepeneği de terkiye bağlar. Bunlar yapıldığı sırada tir tir titremeğe başlamış olan Ahmet, heybesini omuzladıktan sonra, ağaya;
        - Be herif, sen arkamdan yetişip de heybemi atına almayaydın, kepeneği de bana vermeye idin, bundan da beter olacak değildim ya…Yıkıl git gözümün önünden, dedikten sonra göğsünü gere gere yoluna devam eder.

DEĞERLENDİRME

        Özellikle Türk Edebiyatı’nın neredeyse unutulan bu “kalem”i ve bu “kalem” den çıkan hikâyelerin, milli kültürümüzün izdüşümlerini yansıtan veriler olduğunu ve Türk Edebiyatı’nın köy edebiyatıyla ilgili en güzel incilerinden biri olduğunu tahmin ediyorum. Bu incileri artık edebiyatseverlerimizin okuyacağını, özümseyeceğini tahmin ediyorum. Çünkü bu güzelim incilerin onlarca yıldır açmadığımız çeyiz sandığından çıkarılmasının zamanın geldiğini ve hatta geçtiğini düşünüyorum.

[*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
[1] Şevket Arı, Kırdan Bayırdan Hikâyeler, 399 sayfa, 1998, İstanbul, Ötüken Neşriyat
[2] Şevket Arı’nın biyografisini kitaptan derleyerek hazırladığımı söylemeyi unutmayayım.

10 Şubat 2009 Salı

OSMANLI HANEDANININ SÜRGÜN ÖYKÜSÜ: SON OSMANLILAR

                                                                                     
        Murat Bardakçı, “Osmanlı Hanedanının Sürgün Öyküsü, Son Osmanlılar” eserini bir belgesel olarak hazırlamış, belgesel televizyonda 4 bölüm olarak yayınlanmıştı. Belgesel kitabı[1] 3 ana bölümden oluşmaktadır: Birinci Bölüm: “Sürgün Manzaraları”. Bu bölüm kendi arasında 4 alt başlığa ayrılır. İkinci Bölüm: “Dağılmış Bir Aile”. Bu bölüm kendi arasında 11 alt başlığa ayrılır. Üçüncü Bölüm: “Efsanevi Miras”. Bu bölüm kendi arasında 2 alt başlığa ayrılır. Ayrıca eserde 67 fotoğraflık bir albüm bölümü mevcuttur.
       
        Osmanlı hanedanı üyelerinden 155 kişi TBMM’nin 3 Mart 1924’te kabul ettiği 431 sayılı kanun uyarınca Türkiye dışına çıkartılır. Kanun yürürlükte bulunduğu sürece şehzade, sultan, hanımsultan, sultanzade ve damatların Türkiye’ye girişlerine izin verilmez, sadece hanımsultan ve sultanzade çocukları girebilir. (Kadınefendiler zaten Türkiye’de kalmıştı.) Türkiye’ye giriş yasağı hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için 50 yıl sürdü. Kadınlara 16 Haziran 1952’de çıkartılan bir kanunla hakları iade ediliyor, Erkekler ise 1974’te genel af yasasıyla ülkeye girme haklarına kavuşabiliyor.
       
        Bardakçı, hanedan üyelerinden yukarıda bahsettiğimiz 155 kişiden yaşayanların bir kısmına ulaşmaya çalışır. Bunlarla görüşür. Bunların dışında hanedan üyelerinin ikinci kuşağındaki kişiler ile de çeşitli görüşmelerde bulunur. Görüştüğü Osmanoğlu ailesi üyelerinden, ailenin yaşamış olduğu dramdan çeşitli kesitler sunmaya çalışır. Ailenin sarayda çok renkli bir hayat yaşarken; içinde gurbet, acı, sıla, aile arası geçimsizlik, yokluk ve perişanlığın olduğu bambaşka dünyaya yolculuğu anlatılırken insan yer yer hüznü de beraberinde yaşar. “İnsanın başına her bela gelebilir bunlara hazırlıklı olmalıyız.” fikrini kalben tasdik eden aile üyeleri belli bir zaman geçtikten sonra normal bir yaşam standardına ulaşırlar. “Ama biz bu hallere düşecek adam mıyız?” sorusundan başka soruyu kendisine sormayan aile üyelerinin, sürgünde sıkıntılar yumağından kendilerini alamadığını belgeseli okuyunca hemen fark ederiz.

        Değerli Araştırmacı Murat Bardakçı, görüştüğü Osmanoğlu hanedanına mensup aile fertlerinin bir kısmına; Vahideddin, Cumhuriyet, Atatürk, Hilafet ile ilgili çeşitli sorular yöneltir. Bu sorulara birbirinden ilginç cevaplar alır. Atatürk’e karşı herhangi bir art niyetlerinin olmadığını ve hatta Atatürk’ün yapmış olduğu hizmetlerden dolayı kendisine minnettar olduklarını söylerler. Hilafetin bu çağda geçerliliğini yitirdiğini, geri gelmesinin mümkün olmadığını, mümkün olsa bile bunu kimsenin ciddiye almayacağını Abdülhamid’in torunu Osman Ertuğrul Efendi belirtir. Vahideddin’in torunu “Şu Çılgın Türkler”in kahramanlarından Binbaşı İsmail Hakkı Okyay’ın kızı Suade Hümeyra Özbaş, Vahideddin hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Büyükbabam için söylenen vatan hainliği suçlamasını, asla kabul edemeyiz. Bir başka konuda hain olanlar çıkabilir ama, vatan haini asla çıkmaz. Şahbabam İngilizler’e inandı, bu onun hatası oldu. Bir saltanatın diğerini yıkacağını tahmin edemedi. Bizim aile susmak zorunda...”(s.41) Sultan Abdülmecid’in oğlu Ahmet Kemalettin Efendi’nin torunu Ahmet Kemaleddin Efendi de Vahideddin hakkında şu fikirleri öne sürer: “…Her hükümdar, saltanatın kendisine millet tarafından değil, Allah tarafından verildiğine inanır. Devleti kendi mülkü sayar, mülküne ihanet etmez. İşte bu yüzden Vahideddin için “hain” diyemem. Bir şeyler yapmak istedi ama hülya içerisindeydi. Hezimetten kurtuluş için İngilizler’den atıfet bekliyordu. Viktorya İngiltere’sinin rüyasını görüyordu. Bir hanedanın başka bir hanedanı ortadan kaldıracağını aklına bile getirmiyordu. Belki İstanbul’u, Avrupa’daki toprakları korumak istedi. Karşı çıksaydı, bu toprakların tamamı elimizden giderdi, mani olmayı düşündü. Ama hakikaten böyle mi düşündü, bilemem. Belki de kendi menfaatlerini ön plana aldı. Ama yurt dışına gitmemesi gerekirdi. Bu affedilemeyecek bir hataydı. Can korkusuna düşmüştü düşmesine de, kalsa, öldürülse bile ne olurdu? Dışarıda zaten kaç sene yaşadı ki? Topu topu dört sene. İstanbul’dan çıkmasa, hatta öldürülse, dışarı gitmesinden daha iyiydi.”( s.79) Ahmet Kemaleddin Efendi, dünyadaki rejim değişikliği sonucundaki hanedanların başına gelenler ile kendilerinin başlarına geleni kıyaslayarak[2] şu hükme varır: “Ortada, bizim aileyle mukayese etmek için, başka örnekler de var. Rusya’da Romanoflar’ın sonunu düşünün. Hanedanlarından bir kişi bile hayatta kalmadı. Hepsini kurşuna dizdiler. İhtilal Fransa’sında kralın, kraliçenin bile kafası kesildi. Bizi sadece dışarı göndermekle iktifa ettiler. Yıllar sonra da çok şükür geri gelmemize izin verildi. Dolayısıyla Atatürk’ün aleyhinde düşünmek mümkün değil. Bugün ondan hareketle bugünlere geldik. Beter bir halde olabilirdik.”(s.79)

         Yazarın hanedan üyeleriyle yapmış olduğu görüşmelerde Ahmet Kemaleddin Efendi’nin hatıraları beni çok etkiledi. Sultan Reşat ve İttihatçılar hakkında da ilginç değerlendirmelerde bulunur. Mahmut Şevket Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesiyle ilgili tutuklananlar arasında, Ahmet Kemaleddin Efendi’nin babası Salih Paşa da vardır. İttihatçıların muhalifi Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin liderlerindendir. Suikastı tertip etmekle suçlanır. Divan-ı Harbe verilir, idama mahkûm olur. Sultan Reşat’ın siyasi otoritesinin ne kadar olduğu ile ilgili güzel bir anekdotu sözekonu Efendi şöyle anlatır. “Annem, infaza mani olması için, amcası Sultan Reşat’a gitti. Yalvardı, yakardı ama babamı affettirmedi. İttihatçıların dediklerinden başka bir şey yapmayan büyük amcam, idamı tasdik etti. Babamı, sekiz kişiyle beraber astılar. Anlatılanlara göre padişah, ölüm fermanını “gözyaşları içerisinde” imzalamıştır.. Tabii bu idam, aile içinde tepkiyle karşılanır. İttihat ve Terakki’nin her istediğini gözü kapalı yerine getirmekle suçlanan Sultan Reşat, bu defa “damat bile olsa, aileden birinin canını almakla” itham edilmektedir. Hatta Münire Sultan’ın annesi Suzidil Hanım, sarayda, herkesin gözünün önünde, padişaha “O beyaz sakalın kana boyanır inşallah!” diye bağırmış.”(s.73)

        Sultanzade Efendi, ailesinin başına gelebilecek tehlikeyle ilgili bir dostlarının 9 yıl önceden gelen uyarısını şu şekilde anlatır: “İstiklâl Savaşı yeni başlamıştı. Her şey kapkaranlıktı. Mustafa Kemal Paşa’nın adı, Çanakkale Savaşı’ndan sonra ilk defa duyuluyordu. Ama işin sonunun nereye varacağını kimse kestiremiyordu. Çok sevdiğim bir hocam vardı. Harbiye Nezareti Tahririye Azasından Kemal Behiç Bey, Nişantaşı’ndaki konağa derse gelirdi. Siyasi vaziyetten de bahsederdik. Bir gün dersimizi bitirdikten sonra, “Mustafa Kemal’i 1915’ten, Şam’dan tanırım. Uzun müddet beraber oldum. Bahçelerde içer, konuşurduk. O yıllarda bile imparatorluğun tasfiyeye mahkûm olduğuna, inanır, günün birinde Türkler’in hâkim olduğu bir cumhuriyetin kurulacağını söylerdi. Tuttuğunu koparır, bu işin altından kalkar. Memleketi kurtarır ama bu sizin ailenin sonu olur. Anneniz Sultan Efendi’ye söyleyin, tedbirli olsun. Ailenizin aleyhindedir.” dedi. Anneme anlattım, hiç aldırmadı. ‘Ben zaten felakete düşmüş bir kadınım. Kocamı, amcam astırdı.. Saltanattan ne hayır gördüm ki? Mustafa Kemal benim gibi dul bir kadınla mı uğraşacak?’ dedi.”(s.74)

        II. Abdülhamid’in torunu Osman Nami Osmanoğlu, büyüklerinden dinlediği, tarihçilerin dikkat etmeleri gereken bir olaydan bahseder. Abdülhamid’in dördüncü kadınefendisi olan anneannesi Müşfika Kadınefendi’nin, hanedanın Türkiye’den çıkarılmadan birkaç gün önce Ankara’ ya giderek, Mustafa Kemal’le görüştüğünü söyler. Bu konuyla ilgili Osman Nami Osmanoğlu, şu açıklamalarda bulunur: “Çıkacak kanunun, kadınefendileri de sürgüne yollayacağı kesindi. Büyükannem Ankara’ya gitti. Mustafa Kemal’le konuştu. Mustafa Kemal’i zaten Selanik’ten tanıyordu.. Büyükbabam tahtan indirilip Selanik’ e gönderildiğinde, orada kaldığı Alâeddin Köşkü’nde Mustafa Kemal’i kabul etmiş. Bize anlattıklarına göre, anneannemde bazı belgeler varmış. Ankara’ya bu belgeleri de götürmüş ve Mustafa Kemal’le pazarlık etmiş. Bu görüşmeden sonra, kanun tahmin edilenden daha yumuşak çıktı. Kadınefendiler Türkiye’de kaldılar. Anneanneme Serecebey’de bir ev verildi ve hiç kimse rahatsız etmedi. Bazen belediye falan müdahale etti, ama hiçbir şey yapamadılar.  Ölene kadar orada yaşadı.”(s.98)

         (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 10-11 Şubat 2009)


[1] Osmanlı Hanedanının Sürgün Öyküsü Son Osmanlılar, Murat Bardakçı, 197 Sayfa, İstanbul, 2006, Doğan Yayıncılık
[2]İngiliz diplomat A. J. Toynbee’nin hatıralarında konuyla ilgili bazı değerlendirmelerde bulunur. Bu konuyla ilgili II. Dünya Savaşı sonrası yapılan Paris Barış Konferansında Rus diplomat Marie- Antoinette’nin Rusya’nın ihtilalde Romanof ailesine yapılanları Fransız İhtilali’nde hanedanın başına gelenlerle kıyaslayarak daha vicdanlı olduğunu savunarak Arnold J. Toynbee’ye şöyle dediğini belirtir: “Ruslar kraliyet ailesine Fransızlardan daha insanca muamele etmişlerdir. Fransızlar kraliyet ailesine kedi-fare oyununun oynandığı bir mahkemeyle eziyet etti; hüküm önceden belliydi. Sonra da kraliyet ailesini parçaladılar. Dauphin’i ailesinden ayırdılar; bugüne kadar zavallı çocuğa ne olduğunu kimse öğrenemedi. Ruslar ise daha düşünceliydi. İmparatorluk ailesini parçalamadılar ve infazdan üç dakika öncesine kadar onlara vurulacaklarını söylemediler.”(s.68/69 A Arnold Joseph Toynbee, Hatıralar: Tanıdıklarım, Çev: Deniz Öktem, 359 s., 2005, İstanbul, Klasik Yayınları)