14 Eylül 2009 Pazartesi

TÜRK ROMANCILARI KONUŞUYOR

        İdeolojik kamplaşmanın, fikri kutuplaşmaların edebiyatımızı da ablukaya aldığı dönemler maalesef hâlâ devam etmektedir. Kerli-ferli yazarlarımızın, kurumsallaşmış yayınevlerinin, Cemil Meriç’in “hür düşüncenin kaleleri” olarak tavsif ettiği mecmuaların,  akademisyen camiasının büyük bir kısmının bu kavgaya odun attığını, kendi camiası dışındaki edebî devleri yok saymaya devam ettiğini, bu yaklaşımın Türk edebiyatını kuraklaşmaya, kısırlaşmaya götürdüğünü düşünüyorum. Şüphesiz birbirinden farklı dünya görüşüne sahip akademisyen, gazeteci ve yazarlarımızın içerisinde bu durumdan rahatsız olanların olduğunu söylemek durumundayız. Bu haftanın yazısında bu niyette olan bir yazarımızın eserine atıf yapacağım.

        Edebiyat araştırmacısı, gazeteci ve yazar Mehmet Nuri Yardım’ın 2000 yılında yayımlanan “Romancılar Konuşuyor” isimli kitabının ikinci baskısı geçen yıl başka yayınevi tarafından yayımlanmıştı.[1] Yardım, bu zamana kadar birçok gazete ve mecmuada muhtelif görevlerde bulunmuştur. 28 yıllık süre zarfında yüzlerce yazı, makale ve mülakat yapmıştır. Ayrıca birçok kültür, sanat ve edebiyat mahfillerinde bulunarak Türk edebiyatı ve sanat camiasının nabzını tutmaya gayret göstermiştir.  

        Bahse konu olan eser, yazarın muhtelif tarihlerde yaptığı, farklı gazetelerde yayımlanan, çoğunluğu romancı ve romancılarımızın yakın arkadaşı, akrabası ve akademisyenler ile yapılan 50 mülakattan oluşmaktadır. Bunun dışında mülakatı yapılan yazarların bir fotoğrafı ile kısa özgeçmişi bulunmaktadır. Ayrıca Prof. Dr. Fatih And’ın Türk Romanı hakkında vermiş olduğu bir mülakat ile eserin sonunda geniş bir bibliyografya bulunmaktadır. Yazar, elinin yettiği, nazının geçtiği birçok romancımıza ulaşmıştır. Kendisinden önceki devirlerde Türk edebiyatında romana damgasını vurmuş yazarlarımız hakkında da muhtelif kişilerce yapılmış mülakatlar yer almaktadır. Bu yazarlarımız üzerine araştırma yapan akademisyenlere (Cengiz Dağcı üzerine İsa Kocakaplan, Mehmet Rauf hakkında Rahim Tarım, Ahmet Mithat Efendi hakkında Necat Birinci vs gibi) ya bu yazarlarımızın yakın çevresinde bulunan arkadaşlarına (Kemal Tahir hakkında İsmet Bozdağ, Peyami Safa hakkında Ergun Göze gibi) ya da bu yazarlarımızın akrabalarına (Safiye Erol hakkında yeğeni Aydın Erol gibi) kişilere başvurarak mülakatlar yapmıştır.

        Romanların yazarları hakkında -kendi adıma söyleyeyim- birçok bilgiyi bu eserden öğrendim. En azından benim yeni öğrendiklerimden bir kısmını paylaştığımda şunları söyleyebilirim. Abbas Sayar’ın akademisyen oğlu Ahmet Güner Sayar, “Yılkı Atı”nın başarıya ulaşmasını anlatırken küçük bir anekdota başvurur. Babasının atları çok sevdiğinden zaman zaman Veli Efendi Hipodromu’na giderek buradaki at yarışı izleyicileri bahis peşindeyken kendisinin atları zevkle inceleyip, seyrettiğini vurgular.(s.149) Peyami Safa-Nazım Hikmet arasındaki meşhur polemiklerin doğumu öncesindeki ahbablıklarıyla ilgili küçük ve önemli bir ayrıntıyı Muzaffer Buyrukçu anlatır. Peyami Safa’nın klasik kitabı olan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” kitabını Nazım Hikmet’e ithaf ettiğini belirtir.

        Yazar, Faik Baysal’ın 1943 depremine Çankırı’nın Çerkeş ilçesinde çok katlı bir otelde yakalandığını ve 37 kişilik otelde kendisi dışındakilerin tamamının hayatını kaybettiğini, kendisinin de bir mucize olarak kurtulduğunu;(s.124) Oktay Akbal’ın Osmanlı devlet adamlarından ve yazarlarından Ebubekir Hâzım (Tepayran)’ın torunu olduğunu ve her bayram elini öpmeye gittiğinde kendisine Fransızca kitap hediye ettiğini;(s.161) Merhum Mustafa Necati Sepetçioğlu, romanlarını yazmadan önce romanın geçtiği mekân ve yerleri –Anadolu’nun her tarafını- küçük volkswagen ile gezerek ön bilgi sahibi olduğunu;(s.189) Hekimoğlu İsmail’in birkaç kez sınıf tekrarı yaparak 18 yaşında ortaokulu bitirdiğini;  Gülten Dayıoğlu’na ilkokul öğretmenin yazar olacağını sezerek “Sen ilerde yazar olacaksın “ dediğini, bundan ilham alarak yazıya ilk adımı attığını, 5. sınıfta 132 sayfalık roman yazdığını;(s.223) söyleşiyi veren yazarlar, Cemil Meriç’te Ahmet Mithat Efendi’nin bir etkisi olduğunu, Cemil Meriç’in “Hepimiz Ahmet Mithat’ın çocuklarıyız” dediğini ve Ahmet Mithat Efendi’nin çıkardığı “Kırkambar” dergisinin ismini de en önemli eserine isim olarak verdiğini, Akademisyen ve yazar Durali Yılmaz söyler. (s.342)


         Cengiz Aytmatov, yazarlık serüveninden bahsederken “yazar olacak çocuk”un en önemli ipuçlarından birini de itiraf eder. Günümüz insanlarının hayal pınarlarındaki kuraklık ve kurgazlığın da sebeb-i hikmetini aslında açıklamış olur: “…Babamın annesi beni güz aylarında yaylaya götürürdü. Bütün köylüler yaylaya giderdik. Muhteşem dağ manzaraları içinde kalır, tabiatla haşır neşir olurduk. Bu bana tabii ilhamlar veriyordu. Hem o zamanlar televizyon yoktu, radyo yoktu. Benim televizyonum büyük annemdi. Çünkü bana her gün, ama her gün çeşit çeşit masallar anlatırdı… Sabahtan akşama kadar ondan masal dinlerdim. Benim bu masalları iyi dinleyip dinlemediğimi kontrol ettirmek için bana bu masalları tekrar ettirirdi. Ben de büyükannemden dinlediğim masalları yeniden ona anlatırdım. Bu masallar benim edebî alt yapımı hazırladı, kültürümün zeminini oluşturdu, yazı dünyam için bir hazırlık oldu…”(s. 167)

DEĞERLENDİRME

        M. Nuri Yardım, Türk edebiyatının niteliksel ve niceliksel çıtasının yükselmesine yönelik en önemli engellerin başında gelen edebiyatımızın siyasi çekişmelerin arasında kalmasından oldukça muzdariptir. Şüphesiz bir dünya görüşü olmasına rağmen günlük politikanın dışında kalarak edebiyat ambarımızda özellikle de kaybedilmiş ve kadr-ü kıymeti bilinmeyen yazarlarımızı ve eserleri araştırmaktan zevk alan bir yazardır.

        Yardım, bu eserinde romancılarımızın beslendiği kaynaklardan yazı hayatına ilk adımı nerede ve nasıl attığına; bazı eserlerinin içeriğinden yazma üslubuna; niçin roman yazmalarından çok satan kitapların hikmetine; romanın edebiyatın içerisinde niçin atbaşı gittiğinden Türk edebiyatındaki gruplaşma ve fırkalaşmalara; çocukluklarındaki yaşadıklarının edebiyata katkısından bazı romanların niçin daha çok sattığına kadar onlarca soruyu romancılarımıza sorar. Bu sorulara birbirinden ilginç cevaplar alır. Yazarların eserlerine bakarak kişilikleri, düşünceleri hakkında az-buçuk yorum yapılabilir. Biyografileriyle ilgili kaynakları okumadan yazarlar hakkında verilecek yargıların eksik kalacağını düşünüyorum. Romanları okunduğunda hissedilemeyecek biyografik bilgiler, eserlerini doğuma götürecek süreçleri, yazar adaylarının her cümlesini ciddiye alması gereken cevaplar bu tarz kitaplarda bulunmaktadır. Aynı zamanda Romancılarımız için araştırma yapacak olanlar için eseri önemli bir kaynak olarak görmekteyim.

        (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 14 Eylül 2009)

[1] Mehmet Nuri Yardım, Romancılar Konuşuyor, 432 sayfa, II. Baskı, 2008, İstanbul, Nesil Yayınları.

1 Eylül 2009 Salı

TEKKE’DEN MECLİS’E SIRA DIŞI BİR ÇELEBİNİN ANILARI

        Geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları “Hatırat Kitaplığı” kapsamında bir Mevlevî Postnişinin anılarını anlatan Tekke’den Meclis’e: Sıra Dışı Bir Çelebi’nin Anıları isimli kitabı yayımladı.[1] Veled Çelebi İzbudak, çok yönlü bir irfandır. İsminden de anlaşılacağı gibi Mevlana’nın oğlu Veled’in ismini ve Çelebi adını alması tesadüf değildir. Mevlana’nın soyundan gelen, Mevlevî muhitinde yetişip Eyüp Bahariye ve Galata Mevlevihânesi’nde çalışan İzbudak, uzun süre Konya Mevlana Dergâhı Postnişinliği’ni yapar. Dönemin Türkçecilik ve Türkçülük akımına ilmi ve kültürel çalışmalarıyla katkı sağlayarak kültürel tarihimize iz bırakan bir aydındır. Türk Derneği’nin kurucuları arasındadır. Tercüman-ı Hakikat ve İkdam gibi gazetelerde; Mektep, Hazine-i Fünun, Resimli Gazete mecmualarında yazılar yazar. İlk gençlik yıllarında Konya’da 4 yıl memur olarak çalışır. Daha sonra İstanbul’da Dâhiliye Nezâreti Matbûât-ı Dâhiliye Kalemi’nde sansür memuru ve müdürü olarak görev yapar. Konya Postnişiliği’nden sonra da kısa süre Şurayı Devlet azalığı yapar. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da bulunur. Ankara Lisesi’nde Farsça Muallimliği yapar. Akabinde Ziya Bey(Gökalp)’in başkanlığını yaptığı Telif ve Tercüme Heyeti’nde bulunur. Cumhuriyet döneminde 4 dönem (16 yıl) milletvekili olarak görev yapar.
       
        Veled Bey, çocukluğunun geçtiği Konya’da Mahalle Mektebi’ndeki günlerini anlatır. İntizamsızlık, çocukların terbiyesizliği, gürültü, usul-i tedrisin yolsuzluğu ve soğuk gibi birçok sebep yüzünden bu okuldan bıktığını belirtir. Bu okuldan sonra Mekteb-i Rüştiye’ye kaydolur. Bu günü “Cehennemden çıkıp cennete girmiş gibi oldum.” diye anlatır.  Mevlevilik ile ilgili ilk bilgileri ailesinden alır. Bu arada çocukluktan beri kendisini geliştirmenin peşindedir. Konya’daki Vilayet Gazetesi’nin başmuharriri olarak yazı hayatına atılır. Buradaki 4 yıllık memuriyet hayatından sonra daha fazla bilgi sahibi olmak için İstanbul’a yol alır. Bahariye Mevlevihânesi’nde yaklaşık iki yıl çalışır. Bu süre zarfında ilmi faaliyetlerine devam eder. Birçok süreli yayınlara yazılar yazar. Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Necip Asım gibi bir kısım yazar ile ahbaplık kurar. Zaman zaman buluşarak farklı ortamlarda bu yazar ve ediplerle mübahaselerde bulunur. Veled Bey “Türk Dili Lügati” çalışmasını hazırlarken Ahmet Mithat Efendi ve Necip Asım Bey’in gösterdiği yakın ilgi ve gayretten bahseder. Eserleri okurken dikkat edilecek hususlarla ilgili edebiyatımızın Efendi Babası’nın ettiği nasihati yazar Mevlanaca bulur: “Çelebi, yazıda her iki satırın arasında bir satır daha vardır. Onu oku.”(s152)

         Hatıralarda günlük hayattan kesitler de bulunmaktadır. Yazar, 1892 yılının kışının çok şiddetli geçtiğini, karın bir metreyi geçtiğini, Haliç ve Boğaziçi’nde denizin bazı yerlerinin donduğunu, Eyüp’ten, buz üzerinde Sütlüce’ye gidildiğini, hatta Bahariye Mevlevihânesi meydancısının buz üzerinde sema ettiğini belirtir. (s.65) İstanbul’un yaşadığı en büyük depremlerden 1894 depremini –kendi ailesi ve mahallesi ekseninde- anlatır. İstanbul’un yüzyıllardır kara yazgısı olan yangınlardan Veled Bey de nasibini alır. Özenle biriktirdiği birçok yazma ve tarihi eser yangınla birlikte kül olur. 1896’da Ermeni teröristlerin Osmanlı Bankası’na yaptığı baskın ve akabindeki olaylarla ilgili de “Ermeni Patırtısı” başlığıyla bir bölümü oluşturacak kadar bahseder.

        Yazarın Dâhiliye Nezâreti Matbûât-ı Dâhiliye Kaleminde sansür memuru ve müdürü olarak görev yaptığını ikinci paragrafta söylemiştim. Sultan Abdülhamid döneminin en çok eleştirilen icraatlarının başında basına getirdiği sansür yıllardır tartışılmaktadır. Veled Bey’in sansürün iyi niyetli ve cahil kimseler tarafından nasıl yorumlandığını ve basının içinin boşaltılarak ne hale geldiğini anlattığı satırlarına kulak vermek durumundayız: “Hıfzı Bey’in ilmi yoktu. Ecnebi dili de bilmezdi. Fakat resmî daire işlerine ve resmî takayyüdata tamamen vakıftı. Vazifesinin eri idi. Bunun kadar işine ehliyet ve kifayeti haiz bir memur az görülür. Merhum, cahil olduğundan ve mevkii muhafaza ve âtisini temin hususuna fevkalâde haris bulunduğundan, gazeteleri çok sıkıştırıyordu. Bu sebeple matbûata fenalığı dokundu. İlmî makaleleri anlayamadığından dolayı çize çize nihayet tamamen yasak ederdi. Edebî eserlerde anlamayacağı kısımlar olduğundan onlar da hışmına uğrardı. Bana ve arkadaşım Samih Bey’e de emniyeti yoktu. Gazetelerin münderecâtını şu dereceye indirdi: Tevcîhat; selamlık resm-i âlîsi; havadis-i dâhiliye namına mesela Rüsûmat ve Orman ve Maâdin ve Şehir Emaneti gibi bazı dairelerin en adi bazı havadisleriyle, tramvaylara ait beş on hezeyan; ‘teblîgât-ı resmiye’ unvanı altında vilayetlerden gelen şehrâyin telgrafları ve aşıya müteallik (ilanlar) ve Hicaz şimendiferi ilanları ve Nüfus idaresinin isimleri ve mesken tamimleri gibi şeyler. Ve havâdis-i hariciye olmak üzere de birçok uzak yerlerin, kavimlerin gayet ehemmiyetsiz lafları ve sonra da ilanlar.. Yahut şöyle de taksim edilebilir: Birinci sahifede selamlık resm-i âlisi, tevcihât ve tebligât ve ecnebilere ait ehemmiyetsiz, manasız telgraflar. (ikinci sahifede) Dış haberlere ait ecnebi gazetelerinden lüzumsuz tercümeler. Üçüncü sahifede, iç havadisler ile yine ecnebi gazetelerinden tercüme edilen ve ‘havâdis-i mütenevvia’namı altında bulunan “Amerika’da yirmi katlı binalar varmış” gibi hiçler. Dördüncü sahifede ise ilanlar.”(s.99/100) Hıfzı Bey’in müdürlüğü sonrası gelen Ebu’l Mukbil Kemal Bey’in de aynı çizgide görev yaptığını, daha sonra da müdürlüğe kendisinin geldiğini belirtir yazar. Kendisinin görev yaptığı dönemde Edebiyat-ı Cedîde ve Fecr-i Âtî’nin inkişaf ettiğini -bunu o devrin ediplerinin kitaplarında yazdığını söyler- kendisinden öncekiler gibi olsaydı dergilerin bu boyutta olmayacağını iddia eder.(s.101)

        Mehmet Reşad Efendi, Salahaddin, Yusuf İzzeddin, Abdülmecid, Selim gibi birçok şehzade ile olan muhabbetleri yüzünden Saraya davet edildiğini anlatır. Sultan Reşad’ın iktidara gelmesinden sonra 1910’da kendisini Konya Mevlana Dergâhı’na atadığını, 9 yıllık süre zarfında her İstanbul’a geldiğinde Topkapı Sarayı’nda ağırlandığını, kendisine Sultanın gösterdiği sevgi ve hürmeti şu şekilde anlatır: “Sultan Reşad bana o derece iltifat ederdi ki Mevlana’dan başka hiçbir çelebi benim kadar iltifata nail olmadı.” (s.121) Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Mücahidin-i Mevlevviyye Tabur ve Alayları teşkil edilir. Padişah, Mevlevîlere alay sancağı ve bir kılıç gönderir. Bu alaya binbaşı rütbesiyle katılır. Filistin Cephesi’nin değişik yerlerinde görev yaparlar. 3 yıl kadar bulunduklarını, Mevlevîlere silah verilmesine rağmen harbe iştirak etmediklerini, ordunun maneviyatını yükseltmeye yönelik çalışmalarda bulunduğunu belirtir.(s124)

        Kitabın son bölümlerinde Mevlana ve Mevlevilik, ilmi ve edebi çalışmaları hakkında tafsilatlı açıklamalarda bulunur. Nedendir bilinmez Cumhuriyet dönemindeki yaşantısıyla ilgili sadece 6–7 satır, milletvekilliğiyle ilgili sadece bir satır yazmakla yetinmiştir.   

DEĞERLENDİRME

        Bir Mevlevî uzmanı ve kültür erbabının yazmış olduğu hatıralar Osmanlı’nın son 30–40 yılınının adeta fotoğrafı niteliğindedir. Tasavvuf-iktidar ilişkisini de yansıtan bu eserin konuya ilgili kişilerce okunduğunda zevk alınacağını tahmin ve umut ediyorum. Son olarak şunu belirtmek durumundayım. Veled Çelebi İzbudak’ın hatıraları 1946 yılında “Hatıralarım” ismiyle 72 sayfa yayınlanmıştır. Konunun uzmanı akademisyen Yakup Şafak ve Yusuf Öz tarafından daha önce yayımlanan bu eserin eksiklikleri giderilip, gerekli tavzihler yapılıp, konunun daha iyi anlaşılmasına yönelik indeks, sözlük ve görsel malzemeler kullanılmıştır. Hal böyle olunca kitap 191 sayfaya ulaşmıştır. Kitabın hazırlanmasındaki emeklerinden dolayı Öz ve Şafak Hocalarımızı tebrik etmek durumundayız.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 1-2 Eylül 2009)











[1] Veled Çelebi İzbudak, Tekke’den Meclis’e Sıra Dışı Bir Çelebinin Anıları, Yayına Hazırlayanlar: Yakup Şafak- Yusuf Öz, 191 sayfa, 2009, İstanbul, Timaş Yayınevi

11 Ağustos 2009 Salı

II. MEŞRUTİYET’İN KLASİK PARADİGMALARI


Türk modernleşme sürecinin en önemli kilometre taşlarından biri de şüphesiz 1908 senesinde, 93 Harbi’yle süresiz olarak kapanan Meclis-i Mebusan’ın tekrar açılmasına neden olan II. Meşrutiyet’in ilanıdır. Tarihçilerin çoğunluğu Osmanlı Devleti’nin 1908–1918 yılları arasını Meşrutiyet döneminin sınırları olarak belirler. Meşrutiyet’e büyük umutlar bağlayan Osmanlı aydınlarının hayal kırıklığına uğraması uzun sürmez. Devrin büyülü havasında söylenen “Hürriyet”, “Müsavat” ve “Uhuvvet” sloganları havada kalır. Osmanlı Devleti’nin çözülüşü hızlanarak artar. Osmanlılık gömleği arka arkaya girilen Trablusgarp, I. ve II. Balkan ve I. Cihan Savaşları’yla parçalanır. İmparatorluğun ölümüne yakın yaşanılan trajedi ve travmalar birbirini kovalar. Osmanlı Devleti’nin bu dönemi çok yoğun, hızlı ve adeta parçalanarak geçirmesi günümüzde,  siyaset bilimine, sosyolojiye, fikir akımlarına ilgi duyan akademisyen ve araştırmacılar için çok zengin ve mümbit bir alan oluşturur. Meşrutiyetle başlayan yakın tarihimize olan ilgi her geçen gün artmaktadır. Özellikle 100. yılı dolayısıyla 2008 yılında ülkemizde “Meşrutiyet” birçok sergi, toplantı, konferans, panel gibi etkinliklerle; yayımlanan kitaplarla; dergilerin özel dosyalarıyla enine-boyuna masaya yatırılıp tartışılmıştır.[1]

Akademisyen Mustafa Gündüz tarafından hazırlanan –başlıkta ismi yazılı- doktora tezi 2007 yılında Lotus Yayınevi’nce yayımlanır.[2] Henüz haberdar olduğum, zevk alarak okuduğum, uzun bir emeğin ürünü olan çalışmayı ele almak istiyorum. Mustafa Gündüz Bey, II. Meşrutiyet’in Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık gibi fikir akımlarının temsil kabiliyeti yüksek, en önemli ve uzun ömürlü temsilcileri olan İçtihad, Sebilü’r Reşad ve Türk Yurdu mecmualarını çalışmanın sınırları içerisinde ele alır. Türk düşünce hayatının vazgeçilmez hareket alanlarını oluşturan bu mecmuaların “Eğitim”, “Kadın”, “Aile”, “Dil”, “Dilde Sadeleşme”, “Toplumsal Sorunlar ve Değişme” konularına yaklaşımını, ürettiği fikirleri masaya yatırır. Bu dergilerdeki metinleri karşılaştırmalı olarak inceleyip benzerlikleri ve farklılıklarını ortaya koyar.

Gündüz, bahse konu olan dönem (1908–1918 arası) itibariyle dergilerin çıkışını hazırlayan sebeplerden, dergilerin biçimsel özelliklerine; yazar kadrosundan, dönemin toplumsal sorunlarına, toplumsal geri kalmışlığın sebepleri ve çözüm yollarına; toplumsal değişmenin yönü ve niteliğinden, eğitim faaliyetlerine, medreseler hakkındaki düşüncelerine, yabancı okullar ve eğitim sorunlarına; Kadın, aile ve çocuğa bakış açısından, kadınların eğitilmesine, kılık-kıyafet tartışmasına, evlenme ve çok eşliliğe; dilde sadeleşmeden, alfabe tartışmalarına kadar daha sayamadığım birçok konuda mecmuaların bakış açısını ortaya koyar. Bununla da kalmaz üç derginin modernleşme ve eğitim alanındaki çalışmalarının benzer ve farklı yanlarını meydana çıkarır.

İncelemelerin sonucunda, fikir akımlarının temsilcisi olan bu mecmuaların yazar ve aydınlarının ülkenin kangrenleşmiş sorunlarına ve bu sorunların çözümlerine bakışındaki benzerlik azımsanamayacak kadardır. Abdülhamid’e muhaliflikleri, kullanılan konu başlıkları, toplumsal sorunlar ve bu sorunlara çözüm önerileri, toplumsal değişimin yönü ve rengi, toplumsal geri kalmışlığın sorumlularının kimler olduğu, eğitim sorunlarına ve yabancı okullarına bakışları tıpatıp benzeşmese de -ayrıntıda farklılık olmakla birlikte- büyük oranda örtüştüğünü söyleyebiliriz. Farklılıklarından birkaçını da kısaca şöyle belirtebiliriz. İçtihad tam bireysel teşebbüsün sonucunda, Sebilü’r Reşad ve Türk Yurdu daha organize çalışmanın sonucunda çıkarılmıştır. Türk Yurdu dışında bahse konu olan dergiler, zaman zaman İstanbul harici şehirlerde hatta İçtihad farklı ülkelerde de çıkarılmıştır. Sebilü’r Reşad’a hükümet ve meşihat tarafından verilen örtülü destek, Türk Yurdu’na Orenburglu Tatar zengini Mahmut Bay Hüseyinof’un himayelerini göz önünde bulundurarak İçtihad’dan farklılık arz eder. Türk Yurdu’nun Orta Asya ile bağlantısı, Sebilü’r Reşad’ın dünyanın özellikle de İslam coğrafyasının farklı bölgelerine muhabirler göndermesi, dergilere çok geniş coğrafyalardan haber toplama imkânı sunmuştur. Gündüz, aynı çeşitlilik ve genişliğin Abdullah Cevdet’in şahsî gayretleri ile çıkan İçtihad’da olmadığını belirtir. Biyografiler dergilerin vazgeçilmezidir. 44 biyografiyle Türk Yurdu başta gelir. Sebilü’r Reşad’ın biyografilerinde tek bir batılı ismin olmaması dikkat çeker. Daha çok İslâm tarihinin önde gelen tarihçilerinin, âlimlerinin ve düşünce adamlarının biyografilerini vizyona çıkarmıştır. Türk Yurdu Türklüğe hizmet etmiş olanları ön plana çıkararak Avrupa ve Doğu düşünce adamlarına yer vermiştir. İçtihad da Doğu ve Batı dünyasının düşünce adamlarının biyografilerine öncelik vermiştir. Üç derginin de batıya karşı açık muhalefeti olmamakla birlikte farklılıklarını Gündüz şöyle açıklar: “Kurtuluş çaresi olarak görülen yollardan en önemlisi sayılabilecek başlıkta farklılık vardır; bu başlık; ‘Batılılaşma’, ‘Avrupalılaşma” ve “Avrupa’dan nelerin alınıp alınmayacağı’dır. Temelde Avrupalılaşmaya karşı bir duruş yoktur ama, nasıl Avrupalılaşacağı konusunda ortaya çıkan bir süzgeç konulmuştur. Bu süzgeç İçtihad’da daha geniş ve geçirgen, Sebilü’r Reşad daha sık ve süzmecidir.”(s.511) Eğitim çalışmaları bakımından farklı biçimlerde ve alanlarda en fazla faaliyeti Türk Yurdu göstermiştir. Sebilü’r Reşad’ın yaptığı en önemli hizmet ise Heybeliada Sebilü’r Reşad Mekteb-i İbtidai’nin kurulmasıdır. Sebilü’r Reşad’ın dini ve sosyolojik yönü ağır basan dergi olmasına rağmen sanatsal yönünün çok cılız olduğunu, Türk Yurdu mecmuasının edebiyatın neredeyse bütün türlerindeki yazıların dergiye serpiştirildiğini, en çok çeviri yazıların ise Sebilü’r Reşad’da olduğunu belirtir yazar. İçtihad’ın eğitim alanındaki farklılıklarından biri de Osmanlı hanedanın eğitilmesi üzerinde durmasıdır. İçtihad ile Sebilü’r Reşad arasındaki en belirgin farklılıklardan ve tartışmalardan birisi ise tesettür konusudur. Birincisi örtünmenin bir iman esası olmadığını diğeri ise bu işin tartışılmayacak bir önemde bulunduğunu savunur. Harflerin ıslah edilmesinde hemfikirlerken, ıslahın şekli konusunda farklılıklar bulunmaktadır. İçtihad daha radikal bir şekilde Latin harflerine geçmeyi, diğerleri ise değişik çalışmaları önerir. Türkçe Kur’an, İbadet ve Hutbe konularında da oldukça farklılıklar bulunmaktadır. Türkçe Kur’an tercümesini İçtihad desteklerken Sebilü’r Reşad karşı çıkmıştır. Sebilü’r Reşad’ın Türkçe Kuran’a karşı muhalefetinin yanında Türkçe hutbe konusunda derginin bazı yazarları ortak dil üzerinde anlaşılması gerektiğini belirtirken derginin diğer yazarları hutbenin Türkçeye ya da başka dillere çevrilebileceğini belirtir. Kıyafet, Türkçe Kur’an, İbadet ve Hutbe konularında Türk Yurdu genelde çekimser kalmıştır.

Yazar, Kılıçzâde Hakkı ve Abdullah Cevdet’in dışındaki hiçbir yazarın ütopik fikirlerinin olmadığını, bahsi geçen dergilerin ikisinde ya da üçünde de yazan yazarların olduğunu, Türk Yurdu ile Sebilü’r Reşad arasındaki ideolojik yakınlığın Balkan Savaşlarından sonra daha keskin hale geldiğini, Meşrutiyet döneminin yazarlarının birçoğunun, birkaç yıl sonra yazdığın arkasında durmadığını söyler.(s.487)

Bu çalışmayı okurken günümüzdeki bu fikir akımlarının temsilcileri ile bahse konu olan dönemdeki yazarlar arasındaki farklılıklar hemen dikkatimi çekti. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabilirim. Günümüz İslamcı aydınların neredeyse tamamı “Abdülhamid, tartışılmayacak kadar büyük devlet adamı ve din adamıdır” şeklinde yaklaşırken devrin İslamcılarından örneğin Mehmet Akif 1909’da “İstibdâd” isimli şiirinde II. Abdülhamid’e “İblis” diyecek kadar muhaliftir. Yine aynı keza Meşrutiyet İslamcılarından Mehmet Fahrettin ve Mehmet Akif gibileri tabiri caizse “devletin kurtuluşu aynı zamanda dinin de kurtuluşudur” şeklinde yaklaşırken (s. 247) günümüz İslamcı aydınlarının devlete bakış açısı bu kadar sıcak olmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Abdullah Cevdet’in çıkarmış olduğu derginin ilk zamanlar kapağında “İslami dergidir” yazıldığını, Cevdet’in din bilgisinin çok yüksek olduğunu, yazdığı makalelerden hemen anlaşıldığını hatta Gündüz, Abdullah Cevdet’in “Cihân-ı İslam’a Dair” isimli makalesinin sanki bir din görevlisinin vaazını andırdığını bunun altındaki isimli imzanın görülmediği takdirde Sebilü’r Reşad’a yayınlanan bir makale olduğunu hemen herkesin söyleyebileceğini iddia eder. Günümüz Batıcılarının en azından azımsanamayacak kadarının din ve ilahiyat konularında tecessüsünün çok az olduğunu söyleyebiliriz. Türk Milliyetçilerinin Meşrutiyet döneminde eğitim hamleleri konusunda çok atik olduğunu, buna karşın günümüz Milliyetçi aydınlarının düşünce olarak belki aynı şekilde bakmasına rağmen pratiğe baktığımızda eğitim hamlelerinin diğer muarızlarına rağmen geri olduğunu belirtebiliriz. Öbür taraftan Türk Milliyetçiliği ile Marksizm arasında kan uyuşmazlığı hemen fark edilirken Meşrutiyet dönemindeki Türk Yurdu’nda Fransız Marksist Parvus müstear isimli A.İ. Helphand’ın “Milli ekonomi”, “Köylülerin gelişmesi” konusunda yazıları dikkat çeker. (s. 392)

DEĞERLENDİRME

Meşrutiyet döneminin fikir akımları ve temsilcileri üzerine geniş çaplı akademik araştırmaların olduğunu fakat daha ziyade siyaset penceresi açısından fikir akımları ya da fikri mimarlar üzerinde çalışmaların olduğundan haberdarız. Bu çalışmada Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi fikir akımlarının temsil kabiliyeti yüksek dergileri olan “İçtihad”, “Türk Yurdu”, Sebilü’r Reşad” gibi dergilerin modernleşme ve eğitime katkılarını, birbiriyle olan farklılık ve benzerliklerini ortaya çıkarmak için mukayeseli olarak incelenmiştir. Bu çalışmayı farklı kılan özelliklerden birisi de modernleşme ve eğitime katkıları anlamında Batıcının, Türkçünün ve İslamcının büyük oranda benzemesidir. Meşrutiyet döneminin, Cumhuriyet’in adeta veri tabanı olduğunu belirtir yazar. Türk Yurdu ve İçtihad Mecmualarının birikimlerinin Cumhuriyet döneminde uygulanmaya başladığını vurgulayabiliriz. Ayrıca Cumhuriyet dönemindeki inkılâplardan şapka dışındakilerin tamamının Meşrutiyet döneminin aydınlarınca tartışıldığını söyleyebiliriz. Neredeyse her sayfasından bir şeyler öğrendiğim bu çalışmanın yazarını tebrik ediyor, taşradaki bir üniversitede görev yapmasına rağmen önümüzdeki on yıllarda Kemal Karpat, Şükrü Hanioğlu ve Şerif Mardin gibi dünya çapında bir sosyal bilimci olacağına inanıyorum.[3] Bu alanda tecessüsü diri olanlara bu kitabı hararetle tavsiye ederim. 

               (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 11-13 Ağustos 2009)   
 
[1] Yaptığım küçük araştırmaya göre Divan, Türk Yurdu, Köprü, Toplumsal Tarih, Doğu- Batı, Türk Edebiyatı dergileri 2008 yılının muhtelif aylarında Meşrutiyet’in 100. yılı dolayısıyla kapak ve özel sayısı olarak Meşrutiyet’i masaya yatırdılar.
[2] Mustafa Gündüz, II. Meşrutiyet’in Klasik Paradigmaları: İçtihad, Sebilü’r-Reşad ve Türk Yurdu’nda Toplumsal Tezler, 614 sayfa, 2007, Ankara, Lotus Yayınevi, http://www.lotuskitap.com.tr/  
[3] Mustafa Gündüz’ün Abdullah Cevdet’in seçme yazılarından hazırladığı  “İçtihad’ın İçtihadı” isimli kitaba yazdığı takdim de Prof Kurtuluş Kayalı, Gündüz’ün çalışmaları ve eserlerine bakarak  “Türkiye’de sosyal bilimlerin gelişmesinde iz bırakacak bir noktaya götüreceğine inanıyorum” der. Gündüz’ün  “Osmanlı Mirası Cumhuriyet’in İnşası: “Modernleşme, Eğitim, Kültür, Aydınlar” isimli kitabına da Prof. Şükrü Hanioğlu bir takdim yazmıştır. Burada Gündüz, hakkında şu öngörüde bulunur: “Alanımızdaki çalışmaları bir bayrak yarışına benzetecek olursak, Dr. Gündüz bayrağı daha ileri götüren bir kuşağın en parlak temsilcilerinden birisidir ve çalışmaları hepimiz için gerçek bir iftihar vesilesidir.”   

28 Temmuz 2009 Salı

SAKIP SABANCI’DAN HAYAT OKULU DERSLERİ


Biyografi kitaplarının kahramanlarının kâhir ekseriyetinin okul hayatındaki başarısı hemen dikkat çeker. Öğretmenlerin “adam olacak çocuk”u derslerdeki notundan, başarısından, sorduğu sorulardan anladığını, hissedebildiklerini söyleyebiliriz. Gel gör ki öbür yandan okul hayatında başarılı olamamış hatta okul hayatı yok denilecek kadar az olanların içerisinden ne deryaların ne beyinlerin ne cevherlerin çıktığına da şahidiz. Bir eğitimci olarak okuduğum biyografi kitaplarından sonra sınıftaki öğrencilerin ahvaline bakıp “adam olacak çocuk” tahmini yapmanın zorluğunun farkına vardım. Okulda eğitim-öğretim boyunca öğreneceği bilgi, beceri ve davranışları daha sonraki dönemlerde kazananların hayat okulundaki başarısı artmaktadır. Türk Sanayicilerinin seçkin örneklerinden merhum Sakıp Sabancı da sağlık şartları[1] ve -o dönemki kendince makul şartlar dolayısıyla- liseden ayrılarak okul hayatına son verir. Sakıp Sabancı, ömrünün ilk 52 yılını, babası Hacı Ömer Sabancı’nın kişiliğini, iş hayatını, Sabancı Holding’in kuruluş hikâyesini, Sabancı Holding’in başarısını yazmış olduğu ilk kitabında anlatır.[2]

“Hacı Ömer Sabancı Holding Anonim Şirketi”ne babalarının ismini vermeleri nezaketinin, babalarına duydukları ihtimamın çok ötesinde bir durum olduğunu kitabı okuyunca öğrendim. Kitapta Sakıp Sabancı’dan daha çok babası Hacı Ömer Sabancı’nın kişiliği, sanayi ve ticari yaşantısı daha öne çıkıyor. Babası Hacı Ömer Bey'in ibretlik yaşantısı bulunmaktadır. Cumhuriyetin doğumundan birkaç yıl önce Hacı Ömer çalışmak için Kayseri’nin Akçakaya Köyü'nden Adana’ya gelir. Fabrikada pamuk işçiliğinden başlayıp fabrikatörlüğe uzanan hayat hikâyesi boyunca durmak bilmeksizin çalışır. Oğlu Sakıp Bey'in deyimiyle “Hamuru tasarrufla yoğrulmuş, işine mecnun biridir.” Sakıp Sabancı’nın kişiliğinin ve çalışma ahlakının azımsanamayacak bir kısmını babasından aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Babasının “ticarette siyaset, siyasette merhamet olmaz.” sözünü kulağına küpe yapıp kendisini hiçbir zaman aktif siyasetin rüzgârına kaptırmadığını biliyoruz. Gayet mütevazı bir yaşantısı olan Hacı Ömer Bey'in yeri gelip üzerine bir yeni elbise almamasına rağmen antika eşyalara, sanat eserlerine çok para vermesinden sanata olan tutkusunu hemen sezebiliyoruz. Hatta antikacı ve müzayedeci Aret Portakal’ı[3] kendisine sanat danışmanı olarak alır. İşlerinin ve ikametgâhlarının Adana’da olduğu dönemde bile Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın Emirgan'da yaptırdığı, kendilerinin deyimiyle “atlı köşkü” Paşa’nın torunu İffet Hanım'dan satın alır. Bu köşk alındığı sırada oğul Muhliis Sabancı Bey 3000 m²lik evi değil de niçin 22000 m²lik köşkü alıyoruz sorusunu baba Sabancı’ya yöneltir. Hacı Ömer’in verdiği cevap gayet ilginçtir: “Büyük yer, büyük arsa her zaman iyidir. Büyük arsaya rahmet fazla yağar. Büyük yerde insan daralmaz. Evin büyüğü iyidir. Adamın büyüğü de iyidir. İnsan iş tuttu mu büyük tutmalı. Aile dediğin büyük olmalı. Büyüğü idare edenin kârı da büyük olur’ dediğini sonra da ‘…yalnız burnunu büyütmeyeceksin’ diye nasihat verdiğini” (s.83)  Bu köşkte birçok sanat, kültür, siyaset ve devlet adamı ağırlanır. Örneğin bu köşkte devrin Irak Kralı Faysal ile Başbakan Nuri Paşa gibi birçok yabancı misafir de ağırlanır.

Hacı Ömer döneminde açılan Bossa fabrikasının açılış töreninde konuşma yapan üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın: “Hacı Ömer, bu eseri meydana getirdiği için, böylesi eserlerin yapımına devam etmen için Allah benim ömrümden alıp senin ömrüne eklesin.” dediğini belirtir.(s.319) Sakıp Sabancı, babasını anlatırken en çok askerî ve bankacı mahfilinden arkadaşı olduğunu vurgular. Bu arada Sabancı Holding, bünyesinden epey siyaset ve devlet adamı da çıkarır. Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanlarımızdan Turgut Özal, Eski Başbakanlarımızdan Naim Talu, Eski Başbakan yardımcılarından Medeni Berk, Eski Ticaret Bakanlarından Ahmet Dallı ve Cihat İren, Eski Bayındırlık ve İskân Bakanlarından Safa Giray, Eski Devlet Bakanı Vehbi Dinçerler siyaset öncesi ve sonrası dönemlerde Sabancı Holding’de çalışmışlardır.

Gerek günümüz gerek Hacı Ömer Bey'in yaşadığı dönem itibariyle iş ahlakını çocuklarına aşılamaya çalışan baba ülkemizde ne yazık ki çok azdır. “Sabancı”nın bir dünya markası haline gelmesinin ipuçları Hacı Ömer Bey'in çocuklarına çocukluklarında iş ahlakı mayasını çalmasından gelir kuşkusuz. Sakıp Bey bu durumu şöyle izah eder: “Biz biraz büyüyünce, babam sabahın saat dördünde, gün ağarırken bizi kaldırır, pamuk almaya götürürdü. Taş köprünün başında sıcak bastırmadan Adana’ya pamuk getiren arabaların üzerine çıkar, pamuğun iyisini, kötüsünü ayırmaya çalışırdık. Arkadaşları ‘bu yaşta bebeler pamuktan ne anlar’ diye takıldıklarında babam ‘alışsınlar..’ derdi. Köprübaşından ahşap ve döküntü borsa binasına yönelirdik. İşimiz bittiğinde gün ağarmaya başlardı. Adana barlarında eğlenen, para yiyen toprak ağalarıyla onların çocukları yorgun, tükenmiş evlerine dönerlerdi o saatlerde.” (s.42)

Merhum Sakıp Sabancı’nın birçok kişinin bildiği gibi çocuklarından ikisi özürlüdür. İlk zamanlarda bu duruma oldukça üzülür. Çakı gibi duran, raprap yürüyen askerleri gördüğünde oğlunun durumu aklına geldikçe hüzünlenerek ağladığını beyan eder. Günlerden bir gün işyerinde kendini tutamayıp ağlayınca Yüksek Mühendis Muammer Dolmacı kendisine şunları söyler: “…'Bu Allah’ın çizgisi. Sen değiştiremezsin. Ama damdan düştün, bağrın yanıyor. Diğer damdan düşenlerin de bağrının yandığını bil. Sen imkânın olduğu için, tüm kapıları sonuna kadar zorlamış, en sonunda gerçeği öğrenmişsin. Ama imkânı olmadığı için tüm kapıları zorlayamayan, kapıların ardında ümit olduğunu sanıp yüreği yananlara yardımcı olmak senin görevindir.’ dedi.” (s.81) Bunun üzerine Türkiye’de spastik engelli çocuklar üzerine kafa yormaya başlar. Akabinde de Sabancı Vakfı bünyesinde “Erol Sabancı Spastik Çocuklar Tedavi ve Eğitim Merkezi”ni kurarlar.

Şirketleri kurumsallaşıp her geçen gün büyümeye başlayınca kendi bünyelerine ait bir vakıf kurmaya karar verir. Bu vakıf 1985 yılı itibariyle okul, öğrenci yurdu, kültür sitesi, kütüphane, spor tesisi gibi kalıcı 33 esere imza atar. Sakıp Sabancı bu vakfın doğum öncesinden bahsederken 1964 yılında Japonya gezisindeki Büyükelçimiz Melih Esenbel’in kendisine ettiği bazı nasihatleri unutmaz: “İşinde başarılı olmuş, işini yoluna koymuş bir iş adamının bazı sorumlulukları vardır. Ben işimi yapıyorum, benim görevim işimde başarılı olmak diyerek, toplumsal sorumluluklardan kurtulamaz. Bu sorumluluklardan ilki, seçimle gelinen yerlere en layık kimselerin oturmasına gayret etmektir. Japonya’da başarılı iş adamları öncelikle meslek kuruluşlarında, sonra mahalli idarelerde ve nihayet parlamentoda en lâyık kişilerin bulunmasına ilgi gösterirler.”(s.220) “…Mektep yapacaksın, üstüne yazacaksın, Sabancı Mektebi diye. O yazı sadece gösterişi amaçlamamakta… Bir davetiye çıkarma niteliğinde, o tarafının ağır bastığını kabul edeceksin. Mesajın 50 milyon insandan, milyonda bir kişiye ulaşsa, yılda 50 okul yapılır.”(s.248)

Prof. Dr. Siyami Ersek, Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Mümtaz Zeytinoğlu, İdil Biret, Suna Kan, Leyla Gencer, Cemal Reşit Rey, Hayati Tabanlıoğlu, Münir Nurettin Selçuk, Burhan Felek, Yaşar Doğu, Celal Atik, Adnan Kahveci gibi iş, tıp, sanat ve spor dünyasının önde gelen kişilerinin büstlerini İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’ne yaptırması da Sakıp Sabancı’nın babası gibi sanata düşkün olduğunu belirtisidir. Ayrıca gittiği tiyatro oyunlarında sanatçılara çiçek yaptırarak sanatçıları mutlu etmeye çalıştığını vurgular.

Sakıp Sabancı, kitabında, yaptıklarının dışında yapamadıklarını da açık yüreklilikle söyler. Burada da hantal bürokrasi karşısına çıkar. Kendisini yetiştirmeye çalışan Sabancı ömrü boyunca 13 kitap yazarak, birçok konferans vererek, radyo ve televizyon programlarına çıkarak birikimlerini kamuoyuyla paylaşır. Son olarak kendisine rahmet dileyerek gençlere ettiği 10 altın nasihatle yazımı bitiriyorum:

1. Sağlıklı olun.
2.    Manevi güce inanın.
3.    Birlik konusuna önem verin
4.    Bilgili olun, lisan öğrenin.
5.    Hedefinizi belirleyin
6.    İşinize sahip çıkın.
7.    Hangi işi yapacaksanız, o işi “en iyi bilenlerle” işbirliği yapın.
8.    Beraber çalıştıklarınıza güvenin.
9.    Kurumlaşın.
10.Tasarruf yapın. (s.308–311)

        (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 28-30 Temmuz 2009)



               


[1] . Lise yıllarında Zatürre hastalığına yakalanır. 3 yıl boyunca her okul döneminde 3-5 ayı yatakta geçtiği için 3 yıl üst üste sınıfta kalır. Daha sonra da okuldan ayrılır. 
[2] Sakıp Sabancı, İşte Hayatım, 367 sayfa, 2. baskı, Radar Reklam A.Ş. tarafından düzenlenip Aksoy Matbaacılık A.Ş.’de basılmıştır.
[3] Kitapta “Baba Portakal” diye bahseder. Bu aile yüzyıllık müzayedecilik ve antikacılıkla uğraşır. Bugün  “Portakal Sanat ve Kültür Evi”nin işletmesinin sahibi olan Raffi Portakal kızıyla birlikte bu işi yapmaktadır.  4 kuşaktır bu işi yaptığını bir gazete haberinden öğreniyoruz.   http://www.milliyet.com.tr/2002/03/21/pazar/apaz.html

21 Temmuz 2009 Salı

KANUNİ DÖNEMİNDE BİR AVUSTURYA SEFİRİNİN TÜRKİYE GÖZLEMLERİ


Kitap okumayı alışkanlık haline getirdiğimden beri okuduğum alanların içerisinde sosyal bilimler genellikle köşe başını tutar. Tarihi kaynakların içerisinde de –tarihi araştırma ve akademik çalışmaların zihni daha fazla yorduğundan olsa gerek- bahse konu olan dönemin olaylarını yaşayan kahramanların, tarihi kişiliklerin hatta şahitlerin yazmış olduğu günlük, mektup, hatıra, seyahatname türü kitaplar oldukça ilgimi çeker. Türklerin yüzyıllardır sözlü geleneğinin çok kuvvetli olmasına rağmen; “yazı” ile arasında soğuk savaşın devam ettiğini söyleyebiliriz. Son 150 yıldır modernleşme ve sanayileşmenin sonucunda okur-yazar Türklerin şiir ve mektubun dışındaki alanlara el atması ve kayda değer birçok başarı elde etmesi şüphesiz sevindirici bir durumdur. Hal böyle olunca yabancı seyyah, diplomat, gazeteci ve ajanların; Türklerin kültürü, askerî, siyasî, dinî ve gündelik yaşamları hakkında yazdığı eserlerin vazgeçilmez önemde olduğunu belirtebiliriz.

Birçok tarihçinin “Türk Asrı” dediği 16. Yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin dünyada en çok sözünün dinlendiği, sesinin gür çıktığı asırdır. Diğer taraftan bu yüzyıl aynı zamanda Batı/Avrupa/ Hıristiyan âleminde Türk korkusunun zirveye tırmandığı yıllardır. Bu korku ve panik Türklerin başarısının yavaş yavaş sorgulanmasına; Türkler hakkında daha sağlıklı bilgilere ulaşılmasına neden olur. Osmanlı Devleti’nin sınırlarının Avusturya’ya kadar dayandığı Kanunî Sultan Süleyman döneminin son yıllarında Avusturya Sefiri olarak 8 yıl görev yapan Ogier Cheiselin De Busbecq, 1555–1562 yılları arasında Türkiye’deki gözlemlerinden oluşan 4 mektubu okul arkadaşı Nicholas Michault’a gönderir. Bu mektuplar daha sonra kitap halini alır.[1]

Bu mektuplar Türkler ve Osmanlı Devleti’yle ilgili gayet dolgun tespit ve rafine müşahedelerden oluşmaktadır. Aynı zamanda Avrupalı ve Hıristiyanların Türk imparatorluğuna bakışını da gayet net göstermektedir. Busbecq’un arkadaşına yazdığı mektuplarda devrin önemli siyasî olaylarından Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi, Düzmece Mustafa Olayı, Şehzade Beyazıd’ın isyanı, Osmanlı-İran ilişkileri tafsilatlı bir şekilde anlatılır. Eser, 16. yüzyıl Türkleri ve Türkiye’si hakkında birçok ilginç bilgi içerir. İstanbul’da olan depremler ve veba salgınları da dönemin büyük sosyal olaylarındandır. Yazar, Türklerin temizliğe, çiçeğe çok önem verdiğini; uğur ve talihi çok ciddiye aldığını, siyah rengin uğursuzluk olarak algıladığını; içki, kumar ve eğlence düşkünlükleri olmadığını, kâğıt ve zar oyunlarını bilmediklerini ifade eder. Gezdiği yerlerde ot, arpa, buğday ve yulafın çok az olduğunu vurgular.

Müellif, Türkler ve devleti hakkında değerlendirmelerde bulunurken sık sık kendi ülkesi ve insanlarının durumunu belirterek mukayesede bulunur. Örneğin, kabiliyet ve liyakate göre insanların –Padişahlık hariç- her makam ve mevkiye gelebileceğini oysa ki kendi ülkesinde böyle bir durumun olmadığını beyan eder. Gerek savaşta gerek savaş dışında Türk askerinin güç şartlara nasıl sabır gösterdiğine, gelecek için ne kadar fedakârlık yaptığını, her türlü yemeğe itiraz etmediğini, askerlerin sıhhatlerine dikkat ettiğini, giyim-kuşamının mevsime göre değişiklik gösterdiğinin altını çizer. Türk askerî sistemiyle Avusturya askerî sistemini kıyaslayarak durumun kendileri açısından ilerde ne kadar vahim olacağını şöyle anlatır yazar: “Bizim askerî sistemimizle Türk sistemini karşılaştırınca geleceğin bize neler hazırladığını düşünüp korkudan titriyorum. Karşılaşan iki ordudan biri galip gelecek –ki bu herhâlde Türk ordusu olacak- diğeri de mahvolacaktır. Çünkü Türk Ordusu sırtını kuvvetli bir imparatorluğun geniş kaynaklarına dayamış, zinde, tecrübeli, sarsılmamış bir kuvvet. Askerleri zafere alışmış, zor şartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam ve disipline riayetkâr, uyanık ve kanaat ehlidirler. Bizimkilerde ise umumi bir fakirliğe mukabil hususi bir israf, yıpranmış kuvvet, maneviyat bozukluğu, tahammül yokluğu ve idmansızlık var. Serkeş askerler, aza kanaat etmeyen subaylar. Disiplin kavramıyla alay ederiz. Başıboşluk, sarhoşluk, serkeşlik, zevke düşkünlük bizde alabildiğine vardır. Daha kötüsü yenilgiye alışmış bulunmamızdır. Bu durumda neticenin ne olacağı gün gibi aşikârdır. Herhalde şimdilik İran lehimize bir durum yaratmakla beraber, Türkler İran’la bir anlaşmaya vardıkları zaman onlardan ve diğer şark devletlerinden de yardım görerek bütün güçleriyle boğazımıza sarılacaklardır. Bu büyük tehlikeye karşı ne kadar gevşek ve hazırlıksız olduğumuzu düşündükçe içim ürperiyor.”(s.74)

Yazar, kendi memleketlerinden çok daha fazla sayıda dilencinin burada olduğunu söyler. Türklerin tarih hakkındaki bilgilerinin efsane olduğunu beyan ederek şu ilginç tespiti yapar: “…Türklerde tarih kavramı hiç yok. Bütün devirleri birbirine karıştırıyorlar. Neredeyse ‘Hazreti Eyüp, Kral Süleyman’ın teşrifat nazırı, İskender Başkumandanı idi’ diyecekler. Daha büyük saçmalıklara bile düşebilirler.”(s. 41) Devrin yemekleri hakkında ayrıntılı bilgiler vererek Osmanlıların sofra zevkine çok düşkün ve obur olmadıklarını belirtir. İstanbul ve Anadolu’da gördüğü hayvanları da anlatır. Atlar hakkındaki gözlemleri dahi iki sayfa tutar. Osmanlıların dünyadaki gelişmelere karşı açık olduğunu, kendilerinden gördüğü büyük küçük toplar vs. icatları hemen benimsediklerini ancak kitap basmak ve umumi saatler yapma konusunda duyarsız davrandıklarını belirtir.

Busbecq, İstanbul’daki güzellikleri anlata anlata bitiremez ancak beri yandan eskiden Hıristiyan toprakları olan bu yerlerin barbar Türklerin elinde olması karşısında oldukça üzgün ve mahcuptur. Bu durumu şu cümlelerle ifade eder: “Ne var ki, asil toprak, bakımsızlıktan şikâyetçi, bir Hıristiyan eli bekliyor gibi. Vaktiyle yarattığı medeniyeti bize aktarmış olan bu yerler, şimdi barbarlara karşı bizim yardımımızı diliyor, verdiğini geri istiyor. Fakat heyhat. Zira Hıristiyanları yönetenlerin akılları başka şeylerle meşgul. Esiri bulunduğumuz eğlence, oburluk, hasislik, kin ve hasret, bencillik yüreklerimizde öyle ağır bir yük ki başımızı kaldırıp gözlerimizi göğe çevirecek imkânı bulamıyor, temiz bir düşünceye, bir ideale erişemiyoruz. Sayısız menfaatler ve zenginlikler dolu güzel yerleri barbarların elinden almak dururken gözlerimizi Hindistan ve daha uzak yerlere dikmişiz. Çünkü oralardan daha kolaylıkla ve daha fazla ganimet elde etmek mümkün…”(s.33)

Yazarın satırlarında -Türkleri barbar olarak görmekle birlikte- Türklerin başarısı karşısında hayranlık ifadeleri hemen göze çarpar. Ülke ve dindaşlarının mevcut durumlarını daha başarılı hale getirecek birikimlerden yoksun olduğunu belirterek Türklerin üstün moral değerlerini özellikle vurgular. Büyük devletin başarısını irdelemeye çalışır. Son olarak eserin tercümesinin kimin tarafından yapıldığı ve başındaki takdim yazısının sahibi belirtilmemektedir. Bunun yanında devrin yerleşim yerlerinin yanına şimdiki isimlerinin bir kısmı yazılmış fakat yazılmayanların da hatırı sayılacak kadar olduğunu belirtebiliriz. Bir editör gözüyle gözden geçirilip Türk okuyucusunun karşısına çıkarıldığında daha isabetli ve verimli olabileceğini düşünüyorum.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 21-22 Temmuz 2009)


[1] Ogier Chiselin De Busbecq, Türkiye’yi Böyle Gördüm, 134 sayfa, 2004, Ankara, Elips Kitap

14 Temmuz 2009 Salı

İŞGAL ALTINDAKİ TOPRAKLARA YOLCULUK


        Okuduğum tarih kitaplarına dayanarak Türklerde yüzyıllardır seyahat kültürünün olgunlaşamadığını, haftalık olarak mesire alanlarının dışında herhangi bir gezi alışkanlığımızın olmadığını, bunun için de Evliya Çelebi standardında aydınlarımızın yok denecek kadar az olduğunu söyleyebiliriz. Bu olgunun şüphesiz birçok sebebi vardır. Türklerin sosyo-ekonomik durumu ve alışkanlıkları hemen akla gelebilir. Anadolu insanının erkek nüfusunun azımsanamayacak kısmının sadece askerlik vesilesiyle yaşadığı coğrafyanın dışına çıkabildiğini en azından büyüklerimizden duymuşuzdur. Dolayısıyla yaşadığı yerleşim alanı kadar dünyası olan insanlarımızın hiç de az olmadığı bir tarihi dönemeçten gelmekte olduğumuzu belirtebiliriz. Son yıllarda Türk insanının, her yerinden tarih fışkıran, çeşitli kavim ve medeniyetlere beşiklik etmiş olan ülkemizi ve Osmanlı Devleti’nin asırlarca hüküm sürdüğü coğrafyaları merak etmeye başlaması şüphesiz sevindirici gelişmedir. Özellikle ülkemizde orta sınıfın gelişmesi, küreselleşmenin nimetlerinden Anadolu insanın da yararlanmaya başlaması sonucunda gerek ülkemizin gerek daha önceki devletimizin yaşadığı coğrafyalara tertip edilen gezilerin artmakta olduğunu söyleyebiliriz. Kendim de bir memur olarak imkânlar ölçüsünde ülkemizin nadide yerlerini Faruk Nafiz’in “El gibi dolaşma Anadolu’nda, / Arkadaş, yurdunu içinden tanı.” mısralarını ciddiye alarak gezmeye çalışıyorum. Yurtdışına şimdilik çık(a)madım, eğer Allah kısmet ederse hayalini kurduğum, türküsünü çığırdığım, düşünü gördüğüm tarihî şehir ve eserlere bir gün kavuşacağım. Birkaç yıldır yaz tatilinin gelmesiyle birlikte -kültürel gezilere çıkacak olan okur-yazarların çoğunun gezi yapacağı bölgeye ait kültürel, tarihi ve sosyal kitapları okuduğu- gibi gidemediğim ülke ve şehirler hakkındaki gezi yazılarını okumaya başladım.

        Haçlı Savaşları’nın esin kaynağı olan, Üç büyük dinin mabetlerinin olduğu, Osmanlı Devleti’nin iktidarı altında 401 yıl yaşayan Filistin topraklarını oldukça merak etmişimdir. Bu çerçevede gazeteci-yazar Harun Çelik’in İşgalci[1] isimli eseri zihin dünyamda güzel bir geziye çıkmama vesile oldu. Gazeteci-yazar Çelik, 14 yıllık gazetecilik birikiminin 5 yılını İran, Afganistan, Hindistan ve Pakistan’da kazandı. Doğu-İslâm toplumları hakkında sağlıklı gözlem ve tespitleri olan Çelik’in Filistin ile diğer gördüğü İslâm toplumları arasındaki farklar ilginçlik içerir.

        Yazarın onlarca yıldır genelde İslâm âleminin özelde Ortadoğu’nun kanayan en büyük yarası Filistin’e olan tecessüsü had safhadadır. Eser, yazarın vize almak için uğradığı İsrail’in Ankara Büyükelçiliği’ne gitmesiyle başlar. Çelik, İsrail ve Filistin topraklarındaki gezi boyunca gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini kaleme alır. Tarih boyunca İşgal altında yaşamayan bir milletin ferdi olan Çelik, işgal altındaki Filistin’de gezi boyunca işgal havasını teneffüs eder, Yahudi ve Dürzi askerlerin namlusunun gölgesinde Mescidi Aksa’da namaz kılmaya çalışır. Bütün dünyanın jandarmalarına inat İsrail’in yaptığı sistemli zulüm ve eziyetleri yakından görür. Filistinlilerin küçümsenemeyecek kısmının işgal durumuna kanıksamasına şaşırır. Yahudilerin kutsal Şabat günlerindeki etkinlikleri ve bir kısmının Müslümanlara olan tacizini belirtir. Yahudilerin ağlama duvarında kippa değil de bere takarak ibadetlerini anlamaya çalışır. İsrail’deki aşırı dindar kitlenin nüfusun çoğunluğu olmadığını ama çoğunluğunun sesi olduğunu, bunların İsrail kamuoyunda en çok sesi çıkanlar olduğunu belirtir. Özellikle belli Yahudilerin nüfusun çoğalmasına yönelik çok çocuk yapmaya çalıştığını ifade eder. Yahudilerin hepsinin asker olduğunu, sivilin yok denilecek kadar az olduğunu beyan eder. İsrail’in birçok ülkeden gelen Yahudilerce kurulduğunu bunlar arasında da siyasi çekişmenin olduğunu vurgular. Yazar, Filistin sorununa Arap âleminin gerekli hassasiyeti göstermediğini, Türkiye’nin ise aksine Filistin davasına çok da istenilen düzeyde olmasa da sahip çıktığını, birbirinden farklı görüşte bulunan bütün Filistinlilerin bu gerçeğin farkında olduğunu vurgular. Hamas ve El-Fetih arasındaki kan uyuşmazlıkları hakkında tafsilatlı bilgi sunar. Yazar, daha önceden Türkiye’de tanıştığı Filistinli arkadaşları vesilesiyle Filistin’de gündelik ve sosyal hayatın nabzını bu arkadaşların aileleriyle tutmaya çalışır. Burada Türk, Türkiyeli ve Osmanlı torunu olmanın geçer akçeliği karşısında de teselli bulmaya çalışır.

Yazarın kaleminin antiemperyalist bir çizgide olmasına rağmen İsrail askerleri tarafından Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına karşı çıkıp buldozerin önüne atılarak ölen Rachel Corrie’ne eseri ithaf ettiğini belirtebiliriz. Harun Çelik’in önsözünde belirttiği gibi kitapta birçok eksik ve takviye edilmesi gereken hususlar olduğunu ama samimiyet kokmayan bir cümle dahi olmadığına ben de katılıyorum. Bir duyarlı aydının “işgal” karşısındaki sancısını her satırında karşılaştığımız bu eseri merak edenlerin okumasını ümit ederim.

         (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 14-15 Temmuz 2009)

[1] Harun Çelik, İşgalci, 242 s., Ocak 2008, Ankara, İskenderiye Kitaplığı, Anekdot Yayınları.

9 Temmuz 2009 Perşembe

BOSNA’DA TÜRK KÜLTÜRÜNÜN İZLERİ


Osmanlı Devleti’nin “Hasta adam” olarak yatağa düşüp sonunun geldiği zamana kadarki yaşadığı felaketler unutulacak cinsten değildir. Savaşlardaki yenilgiler, meydan savaşında galip gelip masa başında kaybetmeler, kurşun atmadan teslim olunmalar, toprak kayıpları neredeyse kader haline gelir. Anadolu’dan başka gidecek yeri olmadığını düşünenlerin İstiklâl Savaşı’na dört elle sarılması bu yüzden olsa gerektir. İlber Ortaylı, Sakarya Savaşı’ndaki subay kadrosunun neredeyse yüzde 60’ının Balkanlardan dayak yiyerek, yüzyıllardır yaşadığı yerleri, evleri barklarını terk ederek gelenler olduğunu bir kitabında yazmıştı. Özellikle Balkanlardan tabiri caizse kovulma, o dönemi yaşayanların hafıza ve kişiliklerinden asla silinmemiştir. Öbür taraftan ardı sıra yapılan savaşlar, tehcirler, mübadele derken yaşanılan acıların kaydı ve yası tutulamamıştır. Genç kuşaklara da kaybedilen topraklarımızdan dolayı her yıl ülke haritasının değiştirildiği aktarılamamıştır. Son yıllarda ibrenin tersine doğru dönmekte olduğunu söyleyebiliriz. Yaşanılan toplumsal travmanın yası kuşaklar sonra tutulmaya; verilen can, akıtılan kan ve gözyaşının sebebi adeta sorgulanmaya başlanılmıştır. Bu kanaate varmamızı sağlayan saikleri de şöyle sıralayabiliriz: Özellikle son on yılda o dönemi anlatan tarih kitaplarının sayısında artış olduğunu yayıncılar belirtir. Kitapların ana fikri de yön değişmek zorunda kalmıştır. Milletimizin savaşlardaki kahramanlık ve fedakârlıktan daha ziyade insan ve toprak kayıplarımızın ne kadar olduğu sorulmaya ve sorgulanmaya başlanılmıştır. Çanakkale Şehitliği ve Sarıkamış’ı ziyaret edenlerin her geçen yıla göre arttığını yetkililer söylüyor. Konu olarak Balkanlardaki hüzünlü geri çekilişimizin hikâyesini anlatan televizyon dizileri geniş halk kitlelerince izlenmeye başlanılmıştır. Evlad-ı Fatihan topraklarına kültür turları düzenlenerek ecdadın yaşadığı yerleri yerinde görmeye gidenlerin her geçen gün arttığını belirtebiliriz. Akademisyenlerin de Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan ayağını konu alan araştırmalarını yaygınlaştırmaya başladığını söyleyebiliriz.

Bu çerçevede “Bosna’da Türk Kültürünün İzleri” adıyla bir eser yayınlanmıştır.[1] Eserin yazarı halen muvazzaf hizmette asker olan Şenol Alparslan, Osmanlı’nın hâkimiyet alanı içerisinde bulunan bu bölgelerde muhtelif görevlerde bulunmuş ve Bosna’da Türk Kültürü hakkındaki tecessüsü kendisini bu alanda doktora çalışması yapmaya sevk etmiştir. Bahse konu olan doktora çalışması 2004 yılında tamamlanır. Çalışma tamamlandıktan 4 yıl sonra kitaplaşır. Eser; Önsöz, Giriş, Sonuç, Ekler ve Kaynaklar bölümünün dışında 6 bölümden oluşmaktadır. “Balkan Coğrafyası ve Bosna Tarihine Bir Bakış” bölümünde Bosna’nın Osmanlı öncesi dönemden, Osmanlı ve sonrası 2000’li yıllara kadarki tarihi anlatılır. İkinci bölümde Boşnak toplumunun kimlik ve etnik yapısı ve nüfusu konuları incelenir. Üçüncü bölümde Boşnakların tarihi süreçteki İslamiyet öncesi ve sonrası yaşamı irdelenir. Dördüncü bölümde Boşnakça ve Türkçe arasındaki ilişki vurgulanır. Beşinci bölümde Osmanlı Döneminde yapılan Türk eserleri ve mevcut durumu konu alınır. Altıncı bölümde ise Boşnakların günlük sosyal yaşamı, aile, yeme-içme, giyim-kuşam ve insan ilişkileri masaya yatırılır.

Eser okununca Osmanlı şemsiyesi altında 415 yıl bulunan Bosna’da Türk kültürünün izlerinin bütün yobazlık ve nefrete rağmen silinemediğini, Türklerin sayesinde Müslüman olan Boşnaklara olan düşmanlığın asırlarca sürdüğünü ve son olarak 90’lı yılların başlarında bütün dünyanın gözleri önünde kırıma uğratıldıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kitabın yazarı, Türk devletinin sınırının ve Türkçenin çekilmeye başlamasıyla birlikte Boşnakların kendilerine yönelik düşmanlığın artmaya başladığını her geçen gün de katmerleşerek arttığını belirtir. Eserden Bosna’daki yerleşim yerlerinden bazılarının ülkemizdeki Fethiye, Kilis, Foça, Ilıca, Tuzla, Çardak, Bostan vs. gibi yerlerin aynısı olduğunu öğreniyoruz. Kitapta Türk Kültürünün İzleri’ni yansıtan görsel malzemelerin oldukça fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında da Türklere olan nefretin had safhada olduğunu gösteren bir anıt ve heykel de dikkat çeker. Kosava Savaşı’nın Sırplar tarafından unutulmaması için 1953 yılında yapılan bir anıtta Muharebede ölen Sırp Kralı Lazar’ın ağzından kendisiyle beraber savaşmayan Sırplar lanetlenir: “Sırp ve Sırp Ulusundan olup da Kosava Savaşı’na katılmayana asla ne erkek ne kız çocuk verme!...Elleri beyaz veya kırmızı şarap yapamasın…Bacakları tutmasın…”(s.21) Hersek Duvno bölgesinde bulunan çocuğu devşirme olarak alındığı için “sözde” eli belinde yas tutan Hıristiyan bir anneyi temsil eden iki metre boyundaki haç heykeli de (s.129) Osmanlı’nın devşirme politikasının Sırplar tarafından nasıl anlaşıldığını gösteren görsel bir malzeme olarak yorumlanabilir.

Kalemiyle kültürümüze de değerli bir hizmette bulunmuş kumandan paşaya, böylesi bir eser kazandırdığı için şükran ifade eder, benzeri diğer çalışmalarını da yayınlamasını temenni ederim. Türk çocuklarının da bu eseri okumasını ümit ederim.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 9-10 Temmuz 2009)


[1] Şenol Alparslan, Bosna’da Türk Kültürünün İzleri, 352 sayfa, Aralık 2008, İstanbul, IQ Yayınları.