2 Temmuz 2012 Pazartesi


BİR ULTRA MARATONCUNUN HAYAT HİKÂYESİ


Ülkemizde kitap okurlarının önemli bir kesiminin Türkiye’deki kişisel gelişim kitaplarına karşı önyargılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Söz konusu önyargıları besleyen şartlara baktığımızda neden böylesi bir yargı oluştuğu hemen anlaşılmaktadır. Kişisel gelişim kitaplarının okur tarafından ciddiye alınma(ma) noktasındaki eksiklerini kabaca birkaç noktada ele alabiliriz. Kitapların önemli bir kesiminin nasihat içerikli vaaz veren bir tarzla yazılmış olması, ayakları yere basmayan ve gerçek hayata dokunmayan üslupta olması, başarı için geçerli olan genel-geçer kuralların bu kitapların çoğunda tekrar edilmesi doğal olarak okura bıkkınlık vermektedir.[1] Diğer bir önemli sebep de, kişisel gelişim türünün Türkiye’de geç tanınması dolayısıyla çeviri eserlerin çokluğu, Türk usulü başarıya bazen hitap etme noktasında yetersiz kalmaktadır.[2]  Türkiye’deki kişisel gelişim eserlerinin otobiyografi, biyografi, hatıra, başarı öyküsü türlerinden yeterince beslenememesi de dikkat çekmektedir.

Son yıllarda kişisel gelişim üzerine bazı kalem oynatanlar haklı ve anlaşılır önyargıyı yıkmaya dönük ciddi eserler ortaya koymaktadır. Literatüre geçtiğimiz yıllarda güzel bir eser daha eklendi. Türkiye’nin ilk Ultra Maratoncusu Bakiye Duran, “Cesaret Yalnızdır” kitabında hayat hikâyesi çizgisinde başarısını anlatmaktadır.[3] Bakiye Duran, Duran’ın başarıları ve başarı yolundaki mücadelesi bu yazı çerçevesinde anlatılacaktır.

KOŞUCU OLACAK ÇOCUK KENDİNİ BELLİ EDER

Duran ailesinin dedeleri aslen Kazan Tatarlarındandır. Bakiye Duran’ın babası, okul yüzü görmeyip okuma yazması olan, kitabın dünyayı değiştireceğine inanan ariflerdendir. Bakiye Duran, çalışkan bir anne ve babanın çocuğu olarak 1959’da Samsun ili Havza ilçesinin okul olmayan Hilmiye köyünde doğar. Ailesi kendisine diğer kardeşleri gibi okula gitmeden okuma-yazmayı öğretir. İlkokulu akranları gibi 6 km. ötede, yol olmayan, arada ırmak ve dere yatağı olan köyde tamamlar. Yazar okula gidiş-gelişlerde yaşadığı sıkıntıları şöyle anlatır: “1960’lı yıllarda Hilmiye ve Eymir arasında yol yoktu, halen de yok. İki köy arasında olabilecek her türlü engel sıralanmıştı. Bir ırmak ve de dere yatağı vardı, ırmak sularından geçmek işkenceydi. Ben çok küçüktüm, ırmak suları beni sürüklüyordu, batıyor, geçemiyordum. Bahar aylarında Rasim Ağabeyim beni sırtına alıp karşı kıyıya geçiriyordu. Üstelik bir kez de değil. Her gün, ırmağın beş farklı yerinden suya batarak okula gidip dönmeye çalışıyorduk. Kış aylarında yağmur, sel, kar olduğunda ırmak kenarındaki tepeleri aşarak Eymir’e ulaşıyorduk.” (s.40)[4]

Duran’ın ileride büyük atlet olacağına yönelik ipuçları çocukluk yıllarından itibaren zaman zaman kendisini gösterir. İlkokul öğretmenlerinin yaptırdığı bütün yarışmalarda birinci gelir. Ortaöğretim ve diğer öğretim hayatında sosyal faaliyetlerde hep vardır, hatta öndedir. Okulun Halk oyunları ekibinde oynar. Masa tenisi, Voleybol, basketbol ve atletizm gibi çeşitli sportif faaliyetlerle okul dışında ve herhangi bir müsabakaya katılmamak koşuluyla ilgilenir.

Yazarın öğrencilik yılları, o dönemin şehirde evi olmayan köylü öğrenciler gibi oldukça sıkıntılı geçer. Haliyle yatılı okullar, çevreden merkeze yol almaya çalışan insanlar için tam bir sığınaktır. Bu sığınakla hem bir nefes alıp hem de kendisini hayata hazırlar. Kahramanmaraş Öğretmen Okulu’nu kazanır. Öğretmen okulları kapatılıp Öğretmen Lisesi’ne çevrildiği için, Öğretmen Lisesi mezunu olarak eğitim hayatına devam eder. Daha sonra Samsun Eğitim Enstitüsü’nü tamamladıktan sonra Fen Bilgisi öğretmeni olarak göreve başlar.

DURAN’IN YILDIZININ PARLADIĞI AN

Duran’ın yıldızının parlaması Aziz İstanbul’a tayininin çıkmasıyla başlar. Şehrin koşuşturması içinde, İstanbul’da hayatını idame ettiren memurların önemli bir kesiminin çektiği gibi ekonomik sıkıntılar ile kendi yağında kavrulup mesleğini icra eder. Enerjisini açığa çıkaracağı, kendisini gerçekleştireceği alanı Ekim 1989 yılında biraz tesadüfü gibi gözüken bir olayla bulur. Belediye otobüsüyle eve giderken Burhan Felek Spor Kompleksi’nin önünde asılı duran “Avrasya Maratonu Koşuluyor” afişini görünce, “sanki gizli bir gücün kendisini otobüsten indirdiğini” söyler. Avrasya Maratonu’na kaydını yaptırır. Okul takımından ödünç aldığı şortla ilk kez katıldığı müsabakada, 42 km 195 metrelik mesafeyi genel sıralamada 10’uncu, Türk kadınlarında birinci olarak bitirir. Beklemediği birincilik kendisine 300 TL para ödülü kazandıracaktır.

Bundan sonraki yıllarda artık Bakiye Duran’ı tutana aşk olsun. Avrasya Maratonu’nun artık müdavimi ve Yaşar Doğu’sudur.[5] Her müsabakada madalya kazanır, hedef büyüterek yoluna devam eder. Bazı belediye ve Valiliklerin düzenlediği koşulara katılır. İpsala sınır kapısı ve Ankara arası mesafeyi kapsayan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Barış Koşusu’nda Selanik’ten getirilen toprak ve Türk bayrağını taşır. Master sporcularla üç kez İstanbul’dan Ankara’ya koşar. Kendisini zengin edecek kadar olmasa da hatırı sayılır para ödülü kazanır. Tabii bu arada gerek ulusal basın gerek Türkiye Atletizm Federasyonu hâlâ Bakiye Duran’ı görmeyecektir.


ULUSLARARASI YARIŞMALARDA BAKİYE DURAN

 Avrupa, Balkan şampiyonalarına katılır. Rekor dereceler yapar. Emekli olduktan sonra kendisine dar gelen bu gömleği değiştirme teklifini Yunanistan’da tanıştığı sporcu arkadaşı Heraklis’ten alacaktır. Meslektaşı, dünyada Ultra Maraton yarışları olduğunu, kendisinin bu yarışlara katıldığı takdirde çok daha başarılı olacağını belirtir.

2000’li yıllara kadar Duran’ın duymadığı, Atletizm Federasyonu yetkililerinin bile bilmediği, dünyanın birbirinden farklı yerlerinde yapılan koşulara Bakiye Duran kendi imkânlarıyla katılır. Hakikaten tek başına hazırlanır, kendisine yardım edecek hiçbir kurum, kuruluş yoktur. Sponsoru kendisidir. Yarışa antrenmanlarla hazırlanır. Fenerbahçe-Pendik arası yaklaşık 25 km’yi bakkala gider gibi koşar. Misal olarak 10 gün boyunca her gün 40 km koşar. İlk kez katıldığı Hollanda’daki 100 Km’lik Uluslararası Ultra Maraton müsabakasında yarışı 9 saat 23 dakikada bitirerek 3. olur. 

Dünya’nın değişik ülkelerinde yapılan Ultra Maraton Yarışlarına katılmaya devam eder. Ama her yarışın kendisine göre özel bir durumu vardır. İsviçre Biel-Bienne Ultra Maraton Yarışları geceleyin yapılır. Bakiye Duran’ın yabancı dil bilmemesi, tek başına yarışması, rehberlik yapacak kimsenin olmaması vs. gibi sebepler yüzünden şampiyon olamadığını görürüz. İsviçre’de yaşayan gurbetçiler kendisine sahip çıkar. Daha sonraki yarışlarda sponsor bulmuştur artık. Bu kapı başka ülkelerdeki kapıları da açar.

Elde ettiği başarılar görmezden gelinen, doğal ve haklı beklenti içerisinde olan ülkemiz entelektüellerin bazılarının zaman zaman hayal kırıklığına düştüğünü biliyoruz. Bunların yaşadığına benzer sıkıntıyı Bakiye Duran da yaşamaktadır. Duran, bunu çok güzel bir şekilde izah eder: “Başarı, gerçek anlamıyla yalnızca başaranlar tarafından anlaşılan bir şey. Başarıyı tatmayanların, tanımayanların bizlere verdiği en olumlu tepki, en iyimser tanımla ‘tahammül’ sözcüğü ile anlatılabilir. En yakınlarımın, tepki vermeyenlerin duygusu bile destek ve duygularımı paylaşmak değil tahammüldü. Evet, hayatta bir şeyleri başarmış olanlar beni anlıyorlardı. Az da olsa destekleyenler başarıyı yakalamış insanlardı.” (s.109)

Biyografi merkezli kitaplarda öğretmenlerin bıraktığı izler karşımıza her zaman çıkar. Özellikle de ilköğretim ve ortaöğretim yıllarındaki öğretmenlerin ufkunun genişliği ve ufuksuzluğu bu tarz kitaplarda satır aralarında gizlenerek belirir. Bu kitaptan açık ve net olarak görüyoruz iyi ve kötü öğretmen fotoğraflarını. İlkokul öğretmeni Güliz Hocanın köyde sportif ve sosyal faaliyetleri ertelememesi, atletizm hakkında kısa bilgiler vermesi, küçük Duran’daki cevheri görünce -doğrudan olmasa da-davranışlarıyla kendisini atletizme yönlendirmesi, bu hocanın rahmetle anması için yeterli sebeplerdir. Diğer öğretmen de Kahramanmaraş Öğretmen Okulu’ndaki Müdür Yardımcısı Mehmet İspiroğlu’dur. Mehmet Hoca, Bakiye Duran için çok güzel bir modeldir. Bakiye Duran’ın şahsiyetinin oluşmasında inkâr edilemeyecek katkısı vardır. Öğrencilere söylediği şu altın sözler hepimiz için geçerlidir: “Hayatınızın her döneminde kendinize hedefler belirlemelisiniz; amaçsız insan kafası kesik tavuk gibi oradan oraya atar kendini.”[6] Bunun yanında okul atletizm takımı elemelerine katılıp başarılı olmasına rağmen Duran’daki yeteneği gör(e)meyen ve takıma almayan beden eğitimi öğretmeni de ufuksuz öğretmene güzel bir örnektir. Öbür taraftan yazar öğretmen olup diğer yandan da işini aksatmadan atletizm çalışmaları yaptığında gerek okul idarecilerinin gerek meslektaşlarının kendisine gölge olduklarını ifade etmektedir.

Bazı sporcularımız diğer ortalama insanımız gibi sağlığını hor görmektedir. Bakiye Duran, uykusuna ve beslenmesine çok dikkat etmektedir. Kendisinin köy kökenli, aynı zamanda kimya öğretmeni olması dolayısıyla yarışlara hazırlanırken bol proteinli ve yüksek enerjili besinleri kendisi tedarik edip hazırladığını belirtir. Beslenmeyle ilgili anlatılan bölümler sadece sporcular için değil sağlığını ciddiye alanlar için çok önemli okunması gereken satırlardır şüphesiz.

Yazarın hayatında yakın ve uzak çevresinde kendisine destek olan neredeyse kimsenin olmaması acı vericidir. İsviçre’deki yarışlarda sevincini paylaştığı bir avuç gurbetçi dışında neredeyse hiç destekçisi yoktur. Türk sporu ve sporcuları hakkında sürekli kamuoyunu işgal eden, “Türk sporu neden başa güreşemiyor? Uluslararası arenada çok başarılı sporcu neden yetiştiremiyoruz? Başarılı olan sporcular da neden istikrarlı olamıyor?” sorularına doğru cevaplar kitapta verilmektedir. Cevapların ne kadar doğru ve sağlıklı olduğuna dair önemli bir alıntıya başvurmak durumundayız. Yazar, uluslararası bir yarış öncesinde yaşadıklarını ustalıkla anlatır:

“Ben yine tek başımaydım, kâbusta ikinci perde! Her işe kendim koştum, bir elime Türk Bayrağını, Diğer elime Türkiye yazan tabelayı aldım, yürüyüş sırama geçtim. Bir görevlinin yanıma gelip ikaz etmesi birkaç saniye bulmadı: ‘Milli forma olmadan resmigeçide giremezsiniz’

 Hadi Bakiye! Bu geçitte olmalısın! Bu geçitte olmalısın! İyi ama nasıl? Elbette yapabileceğin en iyi şeyi yaparak: Koş! Ve bayrağımı, tabelamı göreliye teslim ederek fırladım, otele gittim. Tesadüfen yanımda Türkiye Atletizm Federasyonu’nun hediye ettiği, kırmızı renkli, üzerinde federasyonun amblemi ve Türk bayrağı olan bir eşofman takımı vardı. İşte milli formam! Hemen giydim, koşarak resmi geçide yetiştim. Bir elimde Türk Bayrağı, diğer elimde Türkiye panosu tek başıma yürüyordum. Buruktum, ama boşuna mıydı? Haksız mıydım? Koskoca Türkiye’den bir tek ben vardım. Üstelik Ultra Maraton Birliği’nin davetiyle… 70 milyonluk ülkemiz bu tür bir organizasyona bir kişi bile göndermiyor ya da önemsemiyordu…

Bir taraftan yürüyor, bir taraftan da düşünüyordum. Bayrağıma baktım, Türkiye tabelama baktım, yalnızlığıma üzüldüm. Kendime acıdım. Resmigeçitte ‘Türkiye Bakiye Duran’ anonsu yapıldığında sinirlerim boşaldı, artık gözyaşlarımı tutamıyordum. İsyan ediyordum. Dünyanın öbür ucunda, kaşık kadar bir ülke dünya şampiyonası yapmak için aday oluyor ve bu işi üstleniyor; en ince ayrıntılarına kadar her şeyi hesaplıyor ve teferruatlı bir dünya şampiyonası düzenleyebiliyordu. Tapie’de tüm caddeleri ülkelerin bayraklarıyla donatıyor, şehri festival alanına çeviriyordu. Biz bunları neden yapamıyorduk? Deyin ki yapmamız olanaksızdı; peki o organizasyona katılan tek kişiye destekte mi veremiyorduk? Buna engel neydi? İşin aslı bunların hiçbirinin önünde somut bir engel yoktu. Bugün de Türkiye’nin bunları yapması için engeli yok. Bu, spora verilen anlam ve önceliklerle ilgili. Bir de ülke tanıtımında, bu tür başarıların, sporun önemini kavramakla…”(s.157)

Duran’ın uluslararası yarışmalarda yaşadığı aksilikler de sahipsizliğin ve garibanlığın ürünü olsa gerektir. Gece yarışlarında kafasındaki tepe lambasının pili biter. Yedek almayı düşünememiştir. Yolunu kaybeder, diğer yarışlarda rahatsızlanır ama bir türlü yarışı bırakmaz. Her yarışın özel durumuna ve yarışın olduğu yerin iklim koşullarına yabancıdır. Vizesinde sorun olur, çözene kadar akla karayı seçer. Aynı odada kalıp ertesi gün birlikte koşacağı Rus atletin horlamasından uykusunun kaçması, bazı yemeklerden tiksinmesi vs. gibi birçok şanssızlık yaşar. Yaşadığı bütün aksiliklere, sağlık sorunlarına rağmen mücadelesini hiçbir zaman bırakmaz. Ülkemizi temsil ettiği bütün yarışmalarda derece yapmadıklarında dahi mücadelesiyle hep takdir kazanır.[7]

Ultra maraton kavramına yabancı olanlar için kitabın daha çekici olmasına yönelik bu yarışlar ve içeriği hakkındaki bilgiler kitabın son bölümüne saklanmıştır. Buradan öğrendiğimize göre ultra maraton koşularının en kısa olanı 50 km’dir. Çeşitli ortamlarda yapılan yarışların mesafeleri 50 km’den, 1000 km’ye kadar değişmektedir. Bazı yarışlar 6 saatten başlayıp 72 saate kadar devam etmektedir. Dünyada birbirinden farklı etapta ve yerde yılda 500 ultra maraton düzenleniyormuş. Yazarın anlattığına göre bu koşucuların önemli bir kesiminin de 50 yaş üzeri olması çok şaşırtıcıdır.

Ultra maraton yarışlarının bahsedildiği bölümler kitabın en çekici, heyecanlı bölümlerini oluşturmaktadır. Hele de ultra maraton kavramına yabancı olanlar için bu bölümler sürükleyici bir roman gibi okunmaktadır. Bu bölümleri okuyanlar, muhtemelen Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Turan Nasıl Çıldırdı” hikâyesinin başkahramanı Turan gibi acaba bu kadın kendisini istemeyerek, beklemediği bir uçuruma mı sürüklüyor sorusunu kendilerine sordurabilir. Örneğin, Bakiye Duran 48 saatlik bir yarışta 241 km koşmuştur. Kitabı okurken -hele de Ultra Maraton yarışlarını bilmeyenler- doğal olarak insan bu kadar dayanıklı mıdır, acaba bu anlatılanlar yalan mıdır, insan bu kadar nasıl koşabilir? diyor. 

Bakiye Duran’ın uluslararası başarıları artıkça basın-yayında ismi geçmeye başlar. Akabinde de muhtelif kurum ve kuruluşlarda seminer verir. Siemens yöneticilerine bir seminer verme teklifi kendisine ilk geldiğinde oldukça şaşırır. “Ben ne anlatacağım bu iş adamları ve yöneticilere?” diye sorar. Gazeteci Mine Kılıç kendisini ikna etmeye yönelik şu güzel cümleleri söyler: “İki gün durmaksızın koşmayı başaran biri, bir grup insanın önünde de konuşmayı da pekâlâ başarabilir.” Bizler için de kitabın okunması ve Bakiye Duran’ın tanınması için başlangıç bu cümlede saklıdır diyebiliriz. Gazeteci Kılıç’ın dediği gibi, iki gün durmaksızın koşan bir sporcunun mesleği sporcu olmayanlara bile anlatacağı çok şey vardır şüphesiz.

La Fontene’in “Kaplumbağa ile Tavşanın yarışı” isimli masalını herkes hatırlayacaktır. Türkiye’de çalışkan veya tembel insanların önemli bir bölümünü bu masal kahramanlarına benzetebiliriz. Ülkemizde tavşan gibi; fiziksel, ekonomik ve siyasal gücün şemsiyesinin altında olup, üretime katkı sağlamayan, yığınca mirasyedilerin varlığı aşikârdır. Diğer taraftan da, kaplumbağa düşüncesinde olup, elinde imkânları oldukça sınırlı olan insanlarımızın sayısı da maalesef yok denilecek kadar azdır. Kaplumbağa kategorisindeki gibi tembel olmayıp da başarılı olmak isteyen insanlarımızın bazılarının, başarı yolunda erken pes ettiklerine şahidiz. Bu durumlarını da –genelde- şöyle bir savunma mekanizmasıyla savunurlar: “Bizim elimizden tutacak kimsemiz yoktur. Sahibimiz yoktur. Köşe başları etkili, siyasî nüfuzu elinde bulunduran insanlar tarafından tutulmuştur. Dolayısıyla ne yapsak bizleri istediğimiz yerlere getirmezler…” Bu paradigmaya sahip insanların sayısı, belki 30-40 yıl öncesi kadar değildir. Tabiri caizse Bakiye Duran, masaldaki kaplumbağa gibi çırpınarak hedeflerine ulaşmıştır. Son olarak fakir, garip ama tembel olmayan, üzerinde ölü toprağı serpilmiş insanlara Bakiye Duran gibi mücadeleci ve başarılı insanların yerli hayat hikâyelerinin ilaç gibi geleceğini tahmin ve tasavvur etmekteyim. 

Not: Bu yazı Türk Yurdu Dergisi’nin Temmuz 2012 tarihli, 299. Sayısında yayınlanmıştır.



[1] 30 bine yakın kitabı olan ve bunların hemen hemen tamamını okuyan, yazı yazmayı pek sevmeyen bir bibliyofil olan rahmetli Yavuz Argıt’ın,“Televizyon programlarına çıkanları dinlerseniz hepsi de birer mürşittir. Bizde talebeden çok mürşid var. Cehl-i mürekkep bunlar.” (s.29) sözünün bizim yukarıdaki düşüncelerimizi destekler mahiyette olduğunu düşünüyorum. (Yayına Hazırlayan: Mustafa Birol Ülker, “Yavuz Argıt Armağanı”,  2010, İstanbul, TDV Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi)
[2] Kişisel Gelişim Uzmanı Mümin Sekman’ın“Türk Usulü Başarı” isimli bir kitabı mevcuttur. Bizim insanımızın başarısı ya da başarısızlığı üzerinde genişçe durmaktadır. Türk insanının “çalış başarılı olursundan daha ziyade gururu kırıldıkça, başına felaket geldikçe” hırslanıp çalışıp başarılı olduğunu anlatır. Konuyla ilgili olanlara bu kitabı salık verebilirim. (Mümin Sekman, “Türk Usulü Başarı” 4, 205 sayfa, Kasım 2009, İstanbul, Alfa Yayınları)
[3] Bakiye Duran, “Bir Ultra Maratoncunun Hikâyesi: Cesaret Yalnızdır”, 214 sayfa, 2010, İstanbul, Optimist Yayınları.
[4] Duran gibi aynı kaderi paylaşan iki kahramana değinmeden geçemeyeceğim. İlki yakın akrabamız, emekli Çocuk Doktoru Ali Saygılı’dır. 40’lı yılların ikinci yarısında köylerinde okul yoktur. Şehre göç etme veyahut –o zamanlar daha yatılı okullar yaygınlaşmadığı için- yatılı okumak gibi bir durum söz konusu değildir. Civar köylerde de okul bulunmamaktadır. Ama okumayı çok ama çok istemektedir. Babasından kendisini ısrarla okula göndermesini talep eder. Nihayetinde yaklaşık 15 km uzaklıktaki bir köyde ilkokula 13-14 yaşlarında başlar. Arada 4 köy olan, bir de -üzerinde köprü bulunmayan- dere olan, köye her gün tek başına gidip gelir. Çok başarılı olması, muhtemelen bu şartlarda okula gelmesi ve akranlarına göre 3-5 yaş büyük olması da göz önünde bulundurularak ilkokulu iki yılda bitirir. Diğer kahramanı da Can Dündar’ın bir yazısı vesilesiyle tanımıştık. (Can Dündar, “Haftanın Kahramanlarıyla Anılar: Gülşen Orhan, Tuncer Kılınç, Egemen Bağış” Milliyet gazetesi, 11 Ocak 2009) Kahraman, Van Milletvekili Gülşen Orhan’dır. Gülşen Hanım’dan daha ziyade babasının yaptığı fedakârlık dikkat çekici olsa gerek. 70’li yıllarda Bahçesaray’da ilkokula giden küçük Orhan, kış aylarında karın metreyi aştığı aylarda, okula gitmeyen akranlarından farklı olarak babasının tuttuğu hamalın küfesinde okula gidip gelir. (Milliyet Gazetesi’nin sitesinde En Zorlu Okul Yolları isimli küçük bir fotoğraf galerisiyle karşılaşmıştım. Bu anlattıklarıma katkı anlamında bu fotoğrafları ilgili kişilerle paylaşmak istedim.) http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/41055-yasam-en-zorlu-okul-yollari/1
[5] Bu arada Bakiye Hanım, Türk güreş tarihinin efsane ismi Yaşar Doğu’nun da yakın akrabasıdır.
[6] Bu sözün bir benzerini yıllar önce Beşiktaş’ın genç teknik direktörü Rıza Çalımbay’dan duymuştum. Beşiktaş şampiyonluk hedefiyle lige başlamıştı. Ancak lig maratonunun ortalarına kadar şampiyonluğun favorisi olarak gösterilen Beşiktaş son haftalara doğru arka arkaya yenilgiler alınca şampiyonluk yolunda çok ciddi yaralar alıp neredeyse şampiyonluk umudunu yitirmişti. Bu haftalarda Beşiktaş yine yenilmişti. Maç çıkışında gazeteciler Çalımbay’a -Beşiktaş şampiyonluğu kaybetme noktasında, yarıştan çekildi mi- tarzı sorular yöneltti. Çalımbay aynen şunu söylemişti: “Allah kimseyi hedefinden şaşırtmasın”
[7] Bakiye Duran’ın katıldığı Ultra Maraton yarışları ve yaptığı derecelerden bazıları şunlardır:
1. Hollanda Stein 100 km,  Avrupa 3.lüğü
2. İsviçre Biel/Bienne 100 km  gece yarışı,  5.lik
3. İsviçre Sion 100 km (TrailRace),  rekortmen, 1.lik
4. İtalya Verona 2003 Dünya kupası 100 km, 3.lük
5. Hollanda Winschoten Dünya Kupası
6. İtalya Florensa (Alp Dağları)  100 km Avrupa Şampiyonası  dağ yarışı, 14.lük
7. İsviçre Biel/Bienne 100 km Gece yarışı.
8. Çek Cumhuriyeti Bruno Dünya Kupası (24 saat durmadan yapılan yarış) 178  km, 3.lük
9. Çek Cumhuriyeti Bruno, Dünya Kupası (48 saat durmaksızın yapılan yarış), 241 km,5.lik.
10. Çek Cumhuriyeti Bruno24 saat yol yarışı, 161 km
11. TAİVAN/  TAİPE    100 km dağ yarışı,   19.luk
12. Lübnan Beyrut  genel klasman 10. Yaş gurubu, 1.lik





24 Aralık 2011 Cumartesi

BEN RTÜK BAŞKANIYKEN..

Radyo Televizyon Üst Kurulu, 90’lı yılların ortalarından itibaren radyo ve televizyon kanallarına verdiği, -uyguladığı sansür niteliğindeki- cezalar ile dikkatleri üzerine çekti. RTÜK’ün görevi, işleyişi, kurumsal yapısı hakkında açıkçası kamuoyunun çok net ve sahih bilgi sahibi olmadığını söyleyebiliriz. RTÜK’ü daha yakından tanımak isteyenler için bir kitaba atıfta bulunacağım. 

2000–2005 yılları arasında RTÜK üyeliği, bu görevin ilk iki yılında da RTÜK başkanlığı görevinde bulunan eski başkan, gazeteci, Nuri Kayış, RTÜK’lü yıllarını kaleme aldı.[1] Yazar, “Ben RTÜK Başkanıyken” isimli kitabında RTÜK’ün kuruluş amacından çalışma şartlarına, işleyişinden kurumun yapısına kadar birçok konuda gözlem ve tespitlerini yer yer ironiye başvurarak anlatır.  

Kayış, RTÜK’ün kuruluş öyküsüne kısaca değinir. 1990’da özel radyo ve televizyon yayıncılığı mantar gibi çoğalır. 24 Nisan 1994’e kadar yayın yapan yüzlerce kanal kanuna göre suç işlemektedir. Kaçak yayının kontrol altına alınması için Meclis tarafından kabul edilen RTÜK Kanunu yürürlüğe girer. Bu kanuna dayanarak TBMM 9 RTÜK üyesini seçer. Yazar, RTÜK’ün kuruluşunu “Türkiye, nur topu gibi bir KİT’e daha kavuşmuştur” diye anlatır. RTÜK’ün asli iki önemli görevini açıklar: “Radyo ve televizyonların frekans planlarını yapmak, bu planlar gereğince ihaleleri gerçekleştirmek, yayın kargaşasına son vermek, kamuya ait bir değer olan frekansların bedelsiz kullanımını önleyerek devletin kasasına milyarlarca doların girmesini sağlamak. Diğeri de Radyo ve televizyon yayıncılığının, kanunda belirtilen yayın ilkeleri çerçevesinde olması için gerekli önlemleri almak, aksine davrananlara lisans iptaline kadar giden müeyyideleri uygulamak.”(s.8-9)

Kitaptan anlaşıldığı üzere RTÜK kuruluş amacına uygun olarak bir türlü yol al(a)mamıştır. Devletin bütçesine bir kaynak oluşturulmasına yönelik, planlan(1994-2005) 3 frekans ihalesi muhtelif sebeplerden yapılamamıştır. Yazar, RTÜK’ün diğer amacına kısmen uyulduğunu kitabında beyan eder.

        Eski Başkan, Radyo ve televizyon programlarını denetlerken kantarın topuzunu zaman zaman aştıklarını itiraf eder. “İmranlım bir yana, dünya bir yana” türküsünü yayınlayan bir radyo kanalına “İmralılım bir yana, dünya bir yana” şeklinde anlayıp Terörist başı Abdullah Öcalan’ı kastediyor diye yorumlayıp radyoyu altı ay kapatma cezası verdiklerini, durumun basına yansımasıyla hatalarını geri düzelttiklerini vurgular. (s.61) Başkanın bir televizyon programında konuşması yüzünden az kalsın konuştukları televizyona da kapatma cezası vereceklerini söyler. Bu durumun ayrıntısına kitapta değinir. Kurulda görüş farklılıkların çok yaşandığını, BBC ve Almanya’nın Sesi kanalının Türkçe yayınını hızlarını alamayarak kapatmak zorunda kaldıklarını belirtir. Daha sonra da bir diplomatik bir krize dönüşen durumun nasıl düzeltildiğini anlatır.

        Kayış, üyeler arasında kavganın, hakaretin, küfrün hiç eksik olmadığını “Kurulun Adana Adliyesi” nden geri kalır tarafı olmadığını söyler. RTÜK’ün Başkan ve üyelerine (9) makam odası olarak tahsis edilen dairelerin 160 metrekare olduğunu, DDK’dan Üst Kurul’a gönderilen bir yazıya göre; 9 üyenin 7’sinin yaklaşık iki yıllık görev süresince Kurul toplantılarına 17 ile 47 kez arasında katılmadıklarını beyan eder.(s.18)

RTÜK üyelerinin Mecliste partiler adına seçilmesinin siyasetin emrine girebilen bir yapı oluşturduğunu, anlatmaya çalışır. Siyasilerin iş bitirmek için kapılarını zaman zaman çaldıklarını, genellikle seçim bölgesindeki ceza alan televizyon ve radyo kanallarının cezasının kaldırılmasına yönelik geldiklerini anlatır. Bir vekil de kendisi hakkında olumsuz yayın yapan televizyon kanalını cezalandırmak için talep de bulunur. Böyle bir yetkilerinin olmadığını söyleyen başkana ısrar etmeye devam edince, milletvekili yüreğinden geçeni dışa vurur: “Meclis’te senin için verdiğim oydan dolayı pişmanım. Fena halde yanılmışım. Oyum haram zıkkım olsun…”(s.60)
 
Yazar, televizyonların şikâyet için adeta birbirleriyle yarıştıklarını, bazı televizyon kanallarının rakiplerinin açıklarını yakalayıp ihbar etmek için özel ekipler kurduğunu anlatır. Bu ekiplerin rakip kanalların yayınlarını banttan didik didik inceleyip kendilerince kanun ve yönetmenliğe aykırı olan kanalları RTÜK’e ihbar eder. Örneğin, ATV’nin böylesi bir yönteme başvurması yüzünden RTÜK İzleme ve Değerlendirme Dairesi uzmanları haftalarca inceleyip rapor haline getirmek için çalıştığını söyler.(s.26)

Kitap, belli bir kronoloji takip edilerek yazılan hatıralardan daha ziyade kayda değer, olay ve olgular üzerine tespitler içermektedir. Eseri okurken yer yer insanın “acaba Aziz Nesin’in hikâyelerini mi okuyoruz” diyesi geliyor. Buna birkaç örnek verebiliriz. Kurumda 14 memura karşılık, 75 şefin olduğunu, kurulun şoförlerinin 5’inin de şef kadrosunda olduğunu öğreniyoruz. RTÜK’ün görevlerinden biri de kuruma verilen yetkiye dayanarak TRT Genel Müdürü ve yönetim kurulu adaylarını belirlemeye çalışır. Eski başkan, aday adayların kendilerine dilekçeyle müracaat ettiğini belirtir. Anlaşıldığı kadarıyla koskoca TRT’yi yönetecek kişilerde fazla vasıf aranmıyor. Yurtdışında görev yapan akademisyenden F Tipi Cezaevi Müdürüne, TRT Trabzon Bölge Müdürlüğü ambar şefinden, PTT Genel Müdürlüğü müşavirine kadar TRT Genel Müdürlüğü’ne aday adayı olabiliyor.

Yazarın tespit ve gözlemleri kendi görev yaptığı -2000-2005 yılları arasını- kapsar. Kitaptan anlaşıldığı üzere görevlerini yerine getiren, sorumluluklarının farkında olan kurum yetkilileri olmakla birlikte ehil olmayan insanların fazlalığı dikkat çeker. Halkın önemli bir kesiminin RTÜK’ten daha fazla beklenti içerisine girdiğini, oysaki kanunun kuruma verdiği yetkilerin tasavvur edildiği gibi olmadığı hemen fark edilecektir. RTÜK’ün yapısına, işleyişine içerden bakmak isteyenler için “Ben RTÜK Başkanıyken”, önemli bir eser olarak değerlendirilebilir.
 
[1] Sedat Nuri Kayış, Ben RTÜK Başkanıyken, 157 sayfa, 1.Baskı, 2006, İstanbul, Remzi Kitabevi









22 Mayıs 2011 Pazar

İNGİLİZ İSTİHBARAT RAPORLARINDA: FİŞLENEN TÜRKİYE (1917–1919)

                                                                                                                                                               
İngiltere, her ne kadar -20. yüzyılda sömürgelerini kaybetse de- iki dünya savaşının da galipleri arasında olmayı başarmıştır. Bu yüzyılda, dili İngilizceyi de dünya dili haline getirmiştir. Soğuk Savaş yılları öncesi ve sonrasında dünya siyasetine yön veren büyük devletlerin başında İngiltere’nin geldiğini uzmanların dışındakiler bile rahatlıkla söyleyebilmektedir.

İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin karşısında yer almıştır. İngilizler acaba mağlup ettiği Osmanlı’yı yakından ne kadar tanıyordu? İngiltere, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinmesine giden süreçte, devletin âli bekası için karar merciinde olan üniformalı, resmi, gayri-resmi, söz ve davranışları geniş halk kitlelerini etkileyecek insanları ne derece sağlıklı tahlil etmiştir? Bu ve buna benzer sorulara İngilizler doğru ya da doğruya yakın cevap verdiklerini düşünüyorlar. Buna yönelik gerek istihbarat çalışmaları gerekse Oryantalizm çizgisinde birkaç asır önce başlayan sayısız çalışmalar mevcuttur. İngiliz diplomasisinin söz konusu dönemle ilgili çok önemli bir çalışmasından Türk okuru geçtiğimiz yıllarda ancak haberdar olabildi.[1]

Akademisyen Bülent Özdemir’in başlıkta ismi zikredilen kitabı, İngiliz istihbaratının Osmanlı Devleti’ndeki birbirinden farklı konumda olan yüzlerce kişiyle ilgili biyografik iki istihbarat raporundan oluşur. İlki 1917’de hazırlanmıştır. Başta Padişah olmak üzere bazı hanedan üyeleri, birçok komutan, siyasetçi ve devlet adamı, gazeteci, yazar ve aydınlar hakkındadır. İkinci rapor 1919 yılına aittir. Buradaki isimler ilkinden farklı olarak, Osmanlı hinterlandındaki aşiret, cemaat reisleri, kanaat önderleridir.

      Kişiler hakkında hazırlanan biyografik bilgilerde isimleri, konumu, pozisyonu gibi maddi bilgilerin yanında psikolojik ve karakter tahlilleri de mevcuttur. Tahlillerde söz konusu kişilerin kişisel zaaflarından, korkularına; evhamlarından, dostluk ve düşmanlıklarına; siyasi görüşlerinden, özel yaşamına, ailevi sorunlarına kadar birçok alanda notlar tutulmuştur.

Fişlenen 465 kişi hakkında bazı değerlendirmeler yapılabilir. Öncelikle şu hususu –çevirmenin de vurguladığı gibi- belirtelim. Raporların yazıldığı zamanda Osmanlı Devleti’yle savaşan diğer İtilaf devletleri gibi İngiltere’nin de Osmanlı topraklarında bulunan bütün diplomatik temsilcilikleri ve misyonerlik merkezleri kapatılmıştır. Bunun göz önünde bulundurulması gerekir. Bazı kişilerin yazıldığı dönemle ilgili olarak ikamet ettikleri yerler tam olarak belli değildir. Raporu hazırlayanlar bu özel durum sebebiyle olsa gerek, bazı bölümlerde temkinli, tahmini yorumlarda bulunmuşlardır.

        Biyografisi belirtilen kişilerin birkaç istisna dışında tamamı hayatta olan kişilerden oluşmaktadır. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Kazım (Karabekir) Paşa, Ziya (Gökalp), Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Şeyh Sait gibi önemli kişilerin raporlarda olmaması dikkat çekicidir. Bazı kişiler hakkında daha fazla, bazıları hakkında da çok yüzeysel bilgiler sunulmuştur. Burada şüphesiz bahse konu olan kişinin siyasî ağırlığı ve nüfuzu göz önünde bulundurulmuştur. Örneğin Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya 3 sayfa, okuyacağı gazeteyi bile İttihatçıların belirlediği Sultan Reşat’a ise sadece bir sayfa yer ayrılmıştır.

Biyografi kahramanlarının  İttihat ve Terakki ile ilişkilerine değinilir. Bahsedilen kişi eğer İttihatçı ise partideki konumu ve pozisyonu hakkında önemli bilgiler verilmektedir. Günümüzde maalesef İttihatçılık ve İttihatçılar acımazsızca eleştirilmektedir. İmparatorluğun son zamanlardaki bütün günahları İttihatçıların üzerine itilmektedir. Raporlarda da çok ciddi anlamda İttihatçılık doğal ve haklı olarak eleştirilmiştir. İttihatçılıların idealistliği ve züğürtlüğüyle ilgili Talat Paşa örneğinde verilen şu örnek yiğidin hakkının yiğide teslim edilmesi olarak görülebilir: “Hırsının temelinde kendi çıkarları değil kesinlikle vatansever duyguları var; çünkü pek çok fırsatlar eline geçmiş olmasına rağmen servet peşinde koşmadı.” (s.88) Sadrazam ve Enver Paşa’nın dışındaki Cemiyet üyesi yetkililerin basit, mütevazı bir yaşantısı olduğu söylenir. (s.41)

Belirtilen kişilerin soyu, etnik kökeni, memleketi, eğitim ve öğrenim durumu hakkında epey bilgi sunulur. Birinci bölümdeki 2OO’e yakın kilit mercideki isimden sadece 4 kişinin Anadolu doğumlu olması da çok şey anlatır. Bahse konu olanların etnik vurgusu ısrarla belirtilir. Özellikle İttihatçılıların bazılarının mason, Halide Edip ve Ahmet (Ağaoğlu) Yahudi, Talat Paşa’nın hem mason hem Çingene olduğu iddia edilir.[2]

Karakter özellikleri üzerine tahlillerde bulunurken şahsiyetli kişilerin dürüstlüğü ve sağlam karakterliliği üzerine vurgu yapılır. Olumsuz kanaat belirtilirken ahlaksızlığı, çapsızlığı, alkol düşkünlüğü, yolsuzluk ve rüşvetçi vs. gibi özelliklerini belirtmekten kaçılmaz. İthamlarla ilgili bazen somut örnekler mevcuttur. Diplomat ve şair Abdülhak Hamid (Tarhan)’ın viski düşkünü olduğu belirtilirken, çapkınlığına değinilmemiştir.[3] 

Ahlaksız olarak nitelendirilen kişilerin önemli bir kesimi gazeteci ve yazarlardır. Örneğin gazeteci Yunus (Nadi) hakkında şu not kaydedilmiştir: “Bir gazeteci ve siyasi bir dalevereci. Önce şantaj yaparak hayatını sürdürmekteydi sonra İttihat ve Terakki Partisi’ne katıldı ve özellikle bir Panislamist olarak gelişim gösterdi. Almanya yararına çalışmaktadır.”(s.91)[4]     

      Dönemin bazı komutanları hakkında yaygın kanaatin aksi görüşleri yansıtan bölümler de bulunmaktadır. Örneğin Balkan Savaşı’nda Yanya ve İşkodra’da halk ve askerin vermiş olduğu mücadele hâlâ dillere destandır. Yanya’nın Komutanı Vehip Paşa’nın Yanya’yı sattığını ifade ediyor rapor.

       Raporda Enver Paşa biyografisi bölümü de oldukça ilginçtir. Enver Paşa’nın yanında yaveri ve en az 4-5 Paşa olmadan bir yere gitmediğini belirtir. Şimdiye kadar suikasta uğramamasına şaşılır. Enver Paşa döneminde Ordu’da yapılan tasfiyeye olumlu yaklaşılır. Şu cümlelerle belirtilir: “Türkiye tarihinde ilk defa ordu içinde yeteneksiz ve yetersiz olanların temizlemek gibi bir cesareti göstermiştir.”(s.41)
Masasında Napolyon heykelinin bulunduğu söylenir. Edirne’nin tekrar Türklerin eline geçtiğinde, şehre ilk giren Fahri Paşa komutasındaki birliklerin şehre girmemeleri gerektiğini, Enver Paşa’nın talebi doğrultusunda kendisinin beklenildiği, Enver Paşa’nın şehrin ana giriş kapısından Napolyonvari şapkasıyla bir kahraman gibi girdiğini anlatır.  (s.43)

     İkinci bölümü oluşturan çoğunluğu aşiret reislerine yönelik biyografilerde söz konusu kişilerin hangi tarafta olduğu, bazılarına İngiliz safında olmaları için teklifler götürdüklerini belirtir. Reislerin büyük bir çoğunluğunun İngiliz tarafına yakın, Türklerden uzak olması önemli bir tespittir. Kendileriyle işbirliğine girenleri belirttiği gibi her halükarda Türklerle birlikte kader birliği yapanları da açıklar. Satın alınamayan Kürtlerden Ali Bati hakkında aynen şu ifade kullanılır: “Ali Bati bu durumda Türklerin aleyhinde çalışamayacak kadar Türklere bağlıdır.” (s.100) Türk taraftarı olmanın reel politikada kaybettirmesine rağmen bazı aşiret reislerinin son ana kadar Türklerle birlikte olma gayreti içinde olduğu gözlenir. Aşiret reisleri hakkında yargıda bulunurken bazen kaynak olarak da Bnb. Noel’e atıfta bulunulur. Tarihçi Orhan Koloğlu’nun da belirttiği gibi “Musul’u neden alamadık” iddialarını ileri sürenlerin söz konusu kitaptaki bu listeleri okumaları gerektiğini düşünüyorum.[5]     

     Biyografilerdeki isimler hakkında bazen daha keskin yargılar, bazen de oldukça temkinli ifadeler bulunmaktadır. Söz konusu İngiliz vatandaşlarının menfaatleri olunca araştırdıkları bilgiler daha sağlıklıdır. Örneğin devlet yönetiminde söz sahibi olanların bazılarından bahsederken Alman, Rus veyahut Fransız sempatisi özellikle vurgulanır. Osmanlı’ya esir düşen Fransız ve İngiliz askerlerine yönelik kötü muamele yapıldığına dair iddialarda sorumluluk merciindeki kişilerin ihmali ve sorumsuzluğu masaya yatırılmaktadır. Gayri Müslim vatandaş ve Ermenilerin mağduriyetlerine daha fazla itina gösterilmektedir. Tehcir ve Ermeni sorununda kötü niyetli ve ihmalkâr kişilere de değinilmektedir. 


      İngilizlerin bu tarz biyografiye yönelik istihbarat raporlarında aynı çizgide çalışmalar yaptığı bilinmektedir.[6] Bu çalışmalar da bazen subjektifliğe varan, hakikat ile çelişen bilgiler olabilir. Ama bilgilerin çoğunluğunun doğru, metodolojilerin de sağlam olduğunu söylemek durumundayız. Önsözde Özdemir’in de belirttiği gibi burada parçadan daha ziyade bütüne bakılmasının doğru olacağını düşünüyorum.


    Asırlar önce yaşayan Fransız Filozofu Bacon’un “Bilgi güçtür” sözüne inanmış, bu doğrultuda çalışan yabancı ve yerli bütün insanlara “işlerini” ciddiyetle yaptıklarından dolayı saygı gösterilmesi gerektiğine inanmaktayım.

        Bu çalışmalarda birçok yerde “cahil, yobaz ama dürüst”, “kapasitesi az, ancak dürüst” gibi yargılar göze çarpar. Bugün ülkemizde insanımızın büyük çoğunluğunun mahalle kahvelerinden, akademik çevrelere kadar kendi düşünce, ideoloji ve mensup olduğu “cemaat” ile karşı kampta gördükleri hakkındaki değerlendirmelerinin insaf ve hakkaniyetten uzak olduğu gözlenmektedir. Diğer taraftan Kelâm-ı kadim’in  “Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” [7] ikazına bu yazıya konu olan “işlerini iyi yapanların” kulak vermesi ilgi çekicidir. Bu kulak vermenin moral değerlerden mi yoksa profesyonellikten mi kaynaklandığı bu yazının konusu değildir. 

   Böylesi güzel çalışmanın daha iyi anlaşılmasına yönelik bir eksiklik belirtilmezse yazının eksik kalacağını tahmin ediyorum. Bahse konu olan kişilerin en azından soyadı, doğum-ölüm tarihleri gibi açıklamalarda bulunularak İngiliz diplomatlarının yazdıklarının dışında bazı bilgilere başvurulabilirdi. Son olarak kitapla ilgili kabaca bir fikir vermesi için İzmir Valisi Rahmi Bey hakkındaki yazılan raporla yazıya son veriyorum:  

       “İzmir Valisi. Yaşı 42 civarında, Avrupa’ya adım atan Türk olan Gazi Evrenos’un soyundan gelen Selanikli köklü bir Türk ailesine mensup. Talat’ın çok yakın arkadaşı ama Rusya ve İngiltere ile savaşa girilmesinin kesinlikle karşısında. Savaş boyunca İzmir’deki İngiliz uyruklularına ve diğer yabancılara karşı tutumu gayet iyi. Etkili bir desteği olan güçlü bir adam, faydası dokunabilir. Yunan nefreti konusunda fanatik, söylemlerinde tamamen ifrat halinde. Ayrıca bizim açımızdan güvenilir değil. (her ne kadar düşünceleri, önderleriyle her zaman tam olarak bağdaşmasa da) Jön Türk Hareketiyle çok sıkı bağlantısı olduğu gerçek.”(s.77)


[1] Bülent Özdemir, İngiliz İstihbarat Raporlarında, Fişlenen Türkiye, 170 sayfa, 2.Baskı, 2008, İstanbul, Yeditepe Kitabevi.
[2] İttihatçılara yönelik bu kitapta da belirtildiği gibi mason ve sabetaycı, Talat Paşa’ya yönelik Çingene ithamları oldukça yaygındır. Talat Paşa’nın bir kadı oğlu olması bile Çingene kökenli iddiası olduğunu çürütüyor. İngiltere’nin bu kozu bilinçli bir şekilde, propaganda olarak kullandığını tarihçi Koloğlu bir eserinde şöyle anlatır.  ”İttihat ve Terakki’ye hiç Sebetaycılık damgası vurmayan İngilizler, İttihatçıların getirdiği Meşrutiyet’in, kendilerinin Mısır ve Hindistan’daki sömürgelerini etkileyeceğinden korkmuşlar, bu yüzden de İttihatçıların Manastır-Selanik eksenli gelişmesini bahane ederek, Sabetaycılık, dolayısıyla Yahudilik kampanyası başlatmışlardır. Yani İttihatçıların İslam dinine ihanetle suçlanmasını sağlayan İngilizlerdir. Oysa Filistin’i Yahudilere hediye eden de İngiltere’dir. Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı’nın İstanbul’daki Büyükelçiye ”Abdülhamid’i unutun, İttihatçıları yerin dibine batırın!” talimatı verir.” (Orhan Koloğlu ile Söyleşiler: Bilimselden Medyatik’e Tarih,  Söyleşiyi yapan Barış Doster, s.183, 2009,  İstanbul, Destek Yayınevi) 
[3] Abdülhak Hamid’in yaşam tarzını özetleyecek küçük bir anekdotun buraya uygun düştüğünü düşünüyorum. Hamid’in cenazesinin mezarlığa defnedilmesinden sonra arkadaşları Hamid ile ilgili bazı anıları anlatır. Arkadaşlarından birisi “Merhum hayatta çok çekti” deyince, Akif’in:
”Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek.
 Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” mısralarını kendine şiar eylemiş merhum İbnülemin Mahmut Kemal (İnal) Bey o veciz sözü yapıştırır: “Hamid Bey, hayatta çok şey değil, üç şey çekti: Buldukça akşamları mey, sinesiye dilber,  hazineden para”( Taha Toros, Mazi Cenneti, s. 64, 2. baskı, 1998, İstanbul, İletişim Yayınları)
[4] 21 yıl sonra İngiliz diplomatların Cumhuriyet dönemindeki 94 Türk büyüğü hakkında hazırladığı biyografik raporda da Yunus Nadi’nin siyasi çizgisindeki tutarsızlıklar ana hatlarıyla bahsedildikten sonra yukarıdakiyle örtüşen şu yargıda bulunulur: “…Zekidir ve Türkiye’nin en önde gelen yazarıdır, fakat her yöne dönmeye hazırdır. Aşırı içer ve genel davranışları Türkleri bile tiksindiren ahlaksız biridir.” (Erdoğan Karakuş, İngiliz Belgelerinde II. Dünya Savaşı Öncesi Türk-İngiliz İlişkileri (1938–1939), 3. Basım, 2004, Ankara, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları (K-41,42)
[5] Koloğlu, yukarıda bahsi geçen eserde İngilizlerin köydeki aşiret reislerini bile tanıdığını, onu nasıl elde edip, yönlendireceğini bildiriyorsa, tabiî ki o bölgeye sahip olur, diyor. (s. 162)
[6] Bu kitabın dışında 2 biyografik istihbarat raporuyla karşılaşmıştım. İlki 4. dipnotta belirtilen kitap, diğerinin de künyesi şudur: (Uygur Kocabaşoğlu, Majestelerin Konsolosları, s.262-273, 2004, İstanbul, İletişim Yayınları)
[7] Maide suresi, 8'inci ayet
     


5 Mayıs 2011 Perşembe


  DR MECİT BARLAS’IN HATIRALARI

Dr. Mecit Barlas ismi her Gaziantepli için birbirinden farklılık arz eden çağrışımlar uyandırır. Günümüz gençlerinin önemli bir bölümü için pek çağrışım yapmayabilir. Muhtemelen şehrimizdeki “Dr. Mecit Barlas Pasajı ve Caddesi”ne bakarak “Galiba unvanında belirtildiği gibi doktordur ama bunun dışında hiçbir şey bilemiyorum” diyecek azımsanamayacak eğitimli ve eğitimsiz genç kitlesi vardır. Oysa birkaç kuşak önceye kadar Dr. Mecit Bey bu şehir için çok şey ifade ediyordu.

Özellikle de Antep Savaşı’ndaki Gazi şehrin mefluç olmuş, yaralılarının tedavisine yönelik hastaneye çevrilen Şeyh Fetullah Camiisi’ndeki Dr. Mecit Bey’in inanılmaz çalışmalarını biz unutsak dahi tarih unutmayacaktır. Bunun için yakılan birçok ağıt, türkü ve dile gelen şiirde kendisinden bahsedilmiştir.

Antep’in ilk doktorlarında olan Mecit Bey, kendi hayat hikâyesini yakınlarına, sevdiklerine muhakkak ki anlatmıştır. Doğal olarak bundan mahrum olanlar az değildir. Dar-ı dünyadan ayrıldığı 1969 yılından beri kendi hayat hikâyesini merak edip de öğrenmek ve bilmek isteyenler için sürpriz 2010 yılının Ocak ayında meydana geldi. Dr. Mecit Barlas, bir dönem hatırasını kalem aldığını, az da olsa günlük yazdığını, torunu Emre Barlas’ın hazırladığı “Dr. Mecit Barlas’ın Anıları” isimli kitabından öğrendik.[1]

Kitabın çok büyük bölümü hatıra tarzında yazılmıştır. Ancak çok küçük bölümleri ise günlük kategorisine girebilir. Söz konusu kitabın ışığı ve rehberliğinde Dr. Mecit Barlas şöyle anlatılabilir.

Mecit Bey, Medrese dersiamı ve rüştiye muallimi bir babanın oğlu olarak 1883’te Antep’te dünyaya gelir. Babasının medrese hocalığı dolayısıyla kendisi de aynı eğitimi alır. Medrese eğitimi ve Rüştiye’yi bitirdikten sonra İstanbul Tıbbiye Mektebi’ni okumak için İstanbul’a yol alır. Ayağındaki bir rahatsızlık dolayısıyla eğitimine zaman zaman ara vermek durumunda kalır. Bununla ilgili küçük bir örnek verilebilir. İstanbul Tıbbıye Mektebi’nin II. Meşrutiyet sonrası Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi’ne dönüşmesiyle, iskeleden mektebe kadar yürümesi gerektiğini, oysaki kendisinin topal ayağıyla buna zorlandığını şöyle anlatır: “arabayla gitmeye kesemin, yürümeye ayağımın tahammülü yoktu” (s.22)

Mecit Bey, niçin doktor olmak istediğini anılarında açıklar. Ayağının rahatsızlığı dolayısıyla karşılaştığı mesleği doktor olmayan, yarım doktorların tavrı ve 8-10 yaşlarındaki bir hatırası, cerrahlığa karşı kendisinde bir meyil uyandırdığını belirtir. Günümüzde daha fazla model ve idol sıkıntısı çeken çocuk ve gençlere yol göstermeye yönelik, Mecit Bey’in anlattığı bu anekdotu çok önemsiyorum. Şehrin dışındaki bir bostana doğru birkaç arkadaşıyla giderken yolda bir çanta bulur. Sözü Mecit Bey’e bırakalım: “Çantayı açar açmaz içinde pens, makas, eğri iğne gibi cerrahi aletler vardı. Yani küçük cep trosu idi. Çoçuklar bulduğum şeyi görmek için etrafımı sardılar. Ben biraz açıp onlara gösterdikten sonra koşuyordum, onlar beni takip ederek göstermemi istiyordu. Bu çantayı koynumda saklayarak eve getirdim ve geceyi sevinç içinde geçirdim. Ertesi sabah bu çanta için o zaman adet olduğu üzere tellal bağırmış. Meğer hükümet tabibi Müslüman doktora aitmiş. Hayvanla köye keşfe giderken düşürmüş. Babam da çantayı benden aldı, sahibine gönderdi. Fakat bende bu küçük vaka doktorluk, cerrahlığa meyil uyandırdı.” (s.19)

Balkan Savaşları Mecit Beyin, talebelik yıllarına tekabül eder. Bu dönemin şartları gereği Kandilli Cemile Sultan Köşkü ile Camcı Raif Paşa’nın taksimdeki evi hastaneye çevrilir. Mecit Bey, buralarda asistan olarak çalışır. Doktorluktan ilk kazancını da burada aldığını belirtir. 1914’te diplomasını alarak doktor olur.

Etfal Hastanesi’nde çalışmaya başlar. I. Dünya Savaşı başlayınca hastanenin bir harp hastanesine geldiğini beyan eder. Çanakkale Cephesi’nden birçok yaralının geldiğini, bunların tedavi edildiğini öğreniyoruz. Burada iki yıl çalıştıktan sonra eş zamanlı olarak Darülaceze’de de çalışır.

1918’de memleketi Antep’e dönen Mecit Bey, bir muayenehane açar. Arka arkaya savaşlarda yenilen Osmanlı Devletinin kabul etmek zorunda kaldığı mütareke döneminde, şehir İngilizler tarafından işgal edilir. İngiliz İşgal altındaki şehirden manzaraları ve Antepli vatanseverlerin yaptıklarını kitapta uzunca anlatır. Bilindiği üzre İngilizler şehri daha sonra Fransızlara teslim eder.

Antep Savaşı’nda dışarıdan ciddi bir yardım almayan şehir, yokluk, açlık ve bütün yoksulluğuna rağmen Fransızlarla mücadele eder. Tarihe II. Plevne Savunması olarak geçen bu savaşta Dr. Mecit Bey ve arkadaşlarının gayretleri, fedakâr çalışmalarını tarih bugün iftiharla yazmaktadır. Dr. Mecit Bey, asıl şöhretini bu dönemde alır. İlacın, teknik alet adavetin yok denilecek kadar olduğu bir dönemde yaralıların tedavisini, yüzlerce ameliyatı nasıl yaptığını kendi satırlarından şöyle anlatır: “…Yaralının bir kısmı bombardımandan yaralanan kadın ve çocuktu; bir kısmı da cephede yaralanan askerdi. Bu bir fecaatti, yürekler acısıydı. Yaralılar tedavi için vasıta ve ilaç yoktu. Bin bela ile tentürdiyot tedarik ediyorduk. Gaz bezi yoktu. Oradan buradan, tülbent topluyorduk. Pamuk olarak hidrofil pamuk pek azdı. Adi pamukları kaynatıp, sıkıp kullanıyorduk. Alet olarak kendi hususi cerrahi aletlerimi kullanıyordum. Bu şerait altında mecruhları tedavi ediyordum. Asepsi ve antisepsi kaidelerini hakkiyle tatbik imkânı yoktu. Noksan vasıtalarla kranyotomi yapıyor ve beyin mecruhlarını tedavi ediyordum. Bu hastaların mühim bir kısmı iyi oluyordu. Camii içinde mektebin bir kısmı yaralı ile dolmuştu. Bir aralık yaralılar buralara sığmadı. Abdullah Efendi’nin evini de işgal ederek mecruh yatırdık. Söylemezzade Dr. İbrahim Bey merhum da benimle birlikte gayretle çalışıyordu. Sıhhiye müdürü Şahabettin Bey de hastaneye gelir, yaralıları tedavi ederdi.” (s.39)[2]  

Mecit Bey, Antep şehrinin teslim olması sonrası geçici olarak –Fransızların sözünün geçtiği dönemde- mutasarrufluk yapar. Nedendir bilinmez 1927’de Gazi şehrinin varlık-yokluk yıllarındaki bütün hizmetlerine rağmen cezalandırılır. Kendisi kamu kuruluşunda çalışmamasına rağmen Devlet hizmetlerinden el çektirilir. Milli Mücadele’nin aleyhinde bulunması, Fransızlara mutasarrıflık yapması, Fransızların Antep’i terk ederken kendisinin de onlarla beraber firar ettiği gibi suçlarla itham edilir. Hakkında Heyeti Mahsusa kararı çıkartılır. Barlas, manevi leke olarak gördüğü bu duruma çok üzülür. Hukukçu Ağabeyi Sait Bey bu durumu tashih etmek için Ankara’da çok uğraşır. Nihayetinde karar düzeltilir.

Siyaset ateşinin kendisini yakmaya çalışmasına rağmen Mecit Bey, siyasetten uzak yaşamayacaktır. Barlas ailesi uzun yıllar Gaziantep’te CHP’li olarak tanınacaktır. Birkaç kez CHP lideri İsmet Paşa seçim çalışmaları için geldiği Gaziantep’te Mecit Bey’lerde kalır. Yazar, parti içi mücadeleleri de anlatmaktan geri durmaz. 60 İhtilaline giden süreçte 57 Seçimlerinin Gaziantep ölçeğindeki kavga oldukça büyüktür. Demokratlara göre Halk partililer, Halk Partililere göre Demokratlar seçimde hile yapmıştır. Seçim sonrası Gaziantep’teki sıcak ve gerilimli günler ileriki yılların habercisidir. Mecit Bey, bu süreci hatıralarına serpiştirir. Yalnız burada çok küçük bir ayrıntıyı ıskalamak istemiyorum. 57 Seçim sonuçlarının açığa çıkmasıyla birlikte Demokrat Partililerin Halk Partililerin evlerinin önünde uzun süre davul çaldırdığını yazar. İhtilal ve sonrasında Demokrat Partililere yapılan eziyet, zulüm ve baskıların sebebi sorgulandığında bunun gibi tavırların da göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyim.[3]

Mecit Bey’in Cumhuriyet’in ilk yıllarında Gaziantep Türk Ocağı Şubesi ve Trahomla Mücadele Derneği Reisliği yaptığını da okur kitap sayesinde öğrenmiş olur.

Kitapta aile fertlerinin, yakın akrabalarının ciddi hastalıkları ve ölüm süreci genişçe yer tutar. Doktor olarak meslek hayatında yapmış olduğu ciddi bir hatayı anlatmadan geçmez. Yakın akrabası genç bir kadının kürtaj ameliyatı yaparken bir anlık gaflet sonucu narkoza gerek yoktur düşüncesiyle bayıltılmadan ameliyata başlanır. Ama sonuç istenmeyen şekilde biter. Kadın ameliyattan kalkamaz. Yazar bu duruma çok üzülür sayfalarca bunu anlatır.

 Ayrıca doktorluk sürecince kazandığı para, edindiği gayri-menkulleri teker teker belirtir. Bir doktorun hangi şartlar altında ne kadar para kazandığıyla ilgili fikir sahibi olunabilecek kadar örnekler verir.

Yazar, Çocukluğundaki Antep ile 50’li yılların başındaki Gaziantep’i kıyaslamaya çalışır. O zamanki şehrin nüfusunun 80.000 olduğunu söyler. Ermenilerin yaklaşık nüfusun dörtte birini oluşturduğunu, Ermenilere ait 20’ye yakın ilk mektebin olduğunu, Türklerin önemli bir kesiminin askerlikten kaçmak için Medreseye yazıldığını, eşraf ve bey çocuklarının okumadıklarını, hovardalık ve avcılık ile vakitlerini öldürdüklerini belirtir. İstanbul’da birkaç ailenin çocuklarının okuduğunu, ulaşım imkânları ve Cumhuriyetle birlikte okuma oranlarının arttığını vurgular. 1951 yılının başında yazdığı satırlarda Cumhuriyet’in bütün dinamik hamlelerine rağmen Osmanlı Devleti’nden kalan okulların dışında sadece 3 ilkokul yapıldığını, şehri süsleyecek bir Hükümet Konağı’nın daha yapılamadığına hayıflanır.
Not: Bu yazı Kırkayak Dergisi’nin Aralık 2011 tarihli, 3. sayısında yayınlanmıştır.


[1] Hazırlayan: Emre Barlas, “Dr. Mecit Barlas’ın Anıları” 122 sayfa, Ocak 2010, İstanbul, Cinius Yayınları
[2] Rahmetli babam anlatırdı. Antep harbinde Mecit Beyin hizmetinde çalışan okuryazar da olmayan birisi, ileriki senelerde hastaları ameliyat edebileceğini, çünkü kendisinde Mecit Beyin “laportu” [raporu] olduğunu iddia edecektir. Okuma yazma bilen Halil Efendi [Prof. Dr. Halil Saygılı’nın dedesi] raporu okumak ister. Mecit Bey, bahsekonu kişinin hayvanların yara ve bereleri için ameliyat benzeri işlemler yapmaya muktedir olduğunu yazmıştır…
[3] Yassıada Duruşmalarına merhum Menderes’in avukatı olarak katılan, daha sonra aktif politikada görev alan Ferruh Bozbeyli, hatıralarında bu konuya değinir. CHP’nin 27 Mayıs sonrası yaptıklarını eleştirdikten sonra DP’nin de kazandığı her seçim sonrası “Halk Partisi’ni eze eze, bastıra bastıra yendik.” gibi bir yaklaşım içerisine girdiğini, örneğin DP’nin ilk iktidara geldiği gün olan 14 Mayıs’ı adeta bayram olarak kutladıklarını, bazı mahalle isimlerine 14 Mayıs ismi verdiklerini, bu gibi politikaların ihtilale giden süreçte CHP’lileri kışkırttığını beyan eder. Ferruh Bozbeyli, Hazırlayanlar: İhsan Dağı, Fatih Uğur, 231 sayfa, Haziran 2009, İstanbul, Timaş Yayınları)