ülkücü hareket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ülkücü hareket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2016 Çarşamba



Doğu’nun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Mektupları [*]


Ülkücü Hareketin efsane isimlerinden, 70’li yılların MHP’sinin “Eğitimci”lerinden, Doğu’nun Başbuğu ismiyle tesmiye edilen, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında idamla yargılanan, Mamak Cezaevi’nde 6 yıl çile dolduran Yılma Durak’ın eşine yazdığı mektuplar uzun zaman önce kendi imkânlarıyla basılmış, kitabın dağıtımı maksada hâsıl olabilecek nitelikte yapılmadığı için çoğu ilgili kişilere dahi ulaştırılamamıştı. Geçtiğimiz aylarda, Gazeteci-Yazar Fatih Bayhan’ın hazırladığı ve editörlüğünü yaptığı, ‘’Doğu’nun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Mektupları’’ başlığıyla yayımlandı. Yılma Durak ve mektuplara geçmeden önce, kitabın yazarı hakkında birkaç cümle ile şunlar söylenebilir.

Fatih Bayhan, gazeteciliğe muhabir olarak başlar. Başbakanlık, Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi muhtelif kurumlarda danışman, basın ve halkla ilişkiler müşaviri olarak çalışır. Yazarın biyografi ve yakın tarih alanında yayınlanmış 23 kitabı bulunmaktadır.

Eser, yazar ve Doğu’nun Başbuğu’nun “Önsöz”ü, yazarın Yılma Durak’ın hayat hikâyesine yönelik giriş yazısından, Durak’ın birini kardeşine, 43’ünü eşine yazdığı mektuplardan, Durak’ın eşi, çocukları ve cezaevindeki dava arkadaşlarının Yılma Bey’in cezaevi günleriyle ilgili anılarından ve 10 civarındaki fotoğraftan oluşmaktadır.

Ülkücü Hareket’in 68 kuşağının sembol isimlerinden olan Yılma Durak sadece memleketi Erzurum’un değil, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin teşkilatlanmasında, gençlerin eğitilmesinde ciddi emekleri olan bir “Eğitimci”dir. Giriş bölümü denilebilecek mektuplar öncesi bölümlerde, Yılma Durak’ın özgeçmişi ile ilgili çok çarpıcı bilgiler bulunmaktadır. Dönemle ilgili okuma ve araştırma yapanların bildiği bir vakıa vardır. Kazım Karabekir; I. Dünya Savaşı, İstiklal Harbi ve sonrasında yüzlerce Müslüman ve gayrimüslim çocuğu himayesine almıştır. Başarılı yetim Türk Çocuklarının bir kısmını da askeri okullara yönlendirmiştir. 1926’daki “Atatürk’e Suikast” davasında Kazım Karabekir’in de yargılandığı davada, bu çocukların babaları gibi gördükleri Kazım Karabekir’in yargılanmasına tepkileri sert olmuştur. İsyan eden bu öğrencilerin bir kısmı askeri okullardan atılmıştır. İşte, Yılma Durak’ın babası da Paşa’ya yapılanları sindiremeyen ve isyan edip, askeri okuldan atılan öğrencilerden biridir. Görülüyor ki, haksızlık karşısında sessiz kalmamayı itiyat haline getirmek, Yılma Durak’a babası Hüseyin Bey’den tevarüs etmiş olsa gerektir.

Yılma Durak ihtilal sonrası günlerde tutuklanır, yaklaşık 6 yıl kadar cezaevinde kalır. Durak, işkencenin her türlüsünü yaşar. Ozan Arif (Şirin), Mamak Cehennemindeki Yusufiyelileri anlattığı uzun şiirinde Yılma Durak’a da atıfta bulunur:

Ârif bilir, sızmasa başına
Zindan inler ‘Yılma’ların sesine,
Türk’üm diyenleri Türk Ordusuna,
Ezdiren kuvveti bilmek istiyorum!”

         Mektupların ilki 18 Mart 1981, sonuncusu ise 24 Mart 1986 tarihlidir. Yine kitaptan öğrendiğimize göre, Yılma Bey’in eşi Lamia Hanım’ın eşine yazdığı mektuplar yoktur. Sebeb-i hikmeti çok basittir: “Cezaevi yönetimi yetkililerinin kararı doğrultusunda, mektuplar Yılma Bey’in huzurunda okunur ve yırtılır.” Lamia Hanım bu durumu bir ömür boyu unutmayacaktır. Kenan Evren’in cenaze namazı sonrasında, imamın usulden sorduğu “Mevtaya haklarınızı helal ediyor musunuz?” sorusuna, “Haklarımızı helal etmiyoruz, haklarımız haram olsun!” diye protesto eden kişinin isminin Lamia Hanım olduğunu basından öğrenmiştik.

        Mektuplarda, Mamak Cehenneminin tasvirine yönelik pek bir şey yoktur. Mektupların birinde “hücrede iki kişi kalıyoruz” dışında,  pek bir şeye değinilmemiştir. Cezaevindeki günlük rutin yapılanlar hakkında dolgu mahiyetinde malumata değinilir. Muhtemelen dönemin şartları ve eşine karşı kendisinin güçlü olduğunu göstermek içindir. Mektupların tamamında tam bir tevekkül hali, Ziya Gökalp’in Malta Sürgünü’nden eşine yazdığı mektuptaki gibi inanmış bir müminin hal tavrı dikkat çekmektedir.

Mektuplarda mahkemeyle ilgili gelişmeler, okuduğu kitaplar, “vefalı dostlarına” selamlar, dışarıdan gelen haberlerin yorumları, eşine ve çocuklarına olan özlem, okuduğu romanlardan bazı bölümler, cezaevindeki olumlu ruh hali göze çarpmaktadır.

        Yılma Durak’ın eşi Lamia Hanım’a yazdığı mektuplarda, eşine olan tutkusu ve sevgisi dikkat çekmektedir. Hitap cümlesi genelde “Can Hatunum”dur. Lamia Hanım’ı “Sırtımı dayadığım ümit dağımsın”, “Durak ailesinin Sevgili Kılavuzu” “iftiharım”, “zafer tacım”, “Canımın Canı” diye mültefit sıfatlarla nitelendirir. Mektuplarda duygu yoğunluğu ve deneme sıcaklığı vardır. Kitaptan küçük tadımlık bir bölümü paylaştığımızda ilişikteki paragraf karşımıza çıkar: “Ayrı kaldığımız, hasretini duyduğumuz her şey, en küçük ayrıntılarıyla hayatımızı çepeçevre kuşatmakta, gerçek manalarına ulaşmakta o zaman. Hasretin kavurucu sıcaklığında olgunlaşarak dilde bitmeyen tada sahip olmak, rahmet misali yağmur altında suni özenti ile yapılan o gülünç palyaço makyajından kurtularak, pörsümeyen, eskimeyen güzelliğe, kendi aslımıza, içimizdeki mutlak hakikate kavuşmak, gerçek mutluluğu ebediyen fark etmek demek herhalde..”(s.75)
       
        80 İhtilalini cezaevlerinde karşılayan ve ihtilal sonrası orayı Medrese-i Yusufiye’ye çeviren bununla birlikte buradaki Yusuflardan bir ordu haline getiren yüzlerce, binlerce mektup yazılmıştır. Ancak bu mektuplardan bildiğimiz kadarıyla birkaç kitap doğabilmiştir.[**] Galiba, Andre Gide “Yazmak ölümün elinden bir şeyleri kurtarmaktır.” demişti. Durak, bu anlamda görevini yapmıştır. Yılma Durak’ın mektupları ile diğer bazı mektupları kıyasladığımızda, Durak’ın mektuplarındaki sıcaklık, duygu yoğunluğu had safhadadır denilebilir. Son olarak döneme ve Ülkücü Hareketin hafızasına ilgi duyanlara kitabı tavsiye edebiliriz. Bu eseri hazırlayan yazara ve Yılma Bey’e şükranlarımızı sunarız. Kitapta mektuplar ile ilgili hiçbir görselin bulunmaması, bilahare Yılma Durak’a “Doğu’nun Başbuğu” ismini veren dönemle ilgili haber niteliğinde dahi birkaç görselin olmamasını da böylesi bir kitap için eksiklik olarak gördüğümüzü belirtmek isteriz.

Not: Bu yazı İlteriş dergisinin Ocak 2016 tarihli, 8. sayısında yayınlanmıştır.


[*]Fatih Bayhan, “Doğu’nun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Mektupları: Medrese-i Yusufiyeden Bir Yılma Durak Geçti”, 191 s., 2015, İstanbul, Kayıt Yayınları
[***] Bu konuda takip ettiğim iki eser vardır:  Yaşar Okuyan, O Yıllar: 12 Eylül’den Anılar, Mektuplar ve Belgeler, 390 sayfa, 3. baskı,2010, İstanbul, Doğan Kitap,   Selahattin Arpacı, “Taş Medrese’den Mektuplar”, 192 s., 2015, Ankara, Berikan Yayınevi



1 Eylül 2010 Çarşamba

DEVRİN BAZI MHP’Lİ VE ÜLKÜCÜLERİNİN ANILARINDA 12 EYLUL ÖNCESİ VE SONRASI

20. yüzyıla damgasını vuran Birinci ve İkinci Dünya Savaşı, çok sayıdaki ülkenin kaderini doğrudan etkilemiştir. Bu savaşlar dünya savaşlar tarihinde hem önemi hem de acımasız yüzüyle yerini almıştır. Dünya siyasî arenasında dengeler alt-üst olmuş, birçok ülke tarih sahnesinden silinmiş, birçok ülkenin haritasında ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda insanlığın yaşadığı tahribat ve trajedi insanları daha fazla düşündürmeye sevk etmiştir. Ve bu sonuç az da olsa meyvelerini vermiştir. Savaşların sayısını ve hızını azaltmaya ve yavaşlatmaya yönelik Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi kuruluşlar kurulmuştur. Dünya siyasetine iki aktif oyuncu ABD ve SSCB yön vermeye başlamış, siyaset bilimine “Soğuk Savaş Dönemi” olarak geçen bu dönemde dünya iki kutba ayrılmıştır. SSCB ve ABD’nin oluşturduğu dünya görüşleri; siyasi, ekonomik ve teknolojik güç; ülkelerin iç ve dış siyasetini etkilemiştir.

Soğuk Savaş Dönemini en şiddetli yaşayan ülkelerin başında ülkemiz gelmektedir. Türkiye ile Rusya’nın son üç yüz yıldır yaptığı onlarca savaş ortada iken, SSCB’nin yeni rejimini hareket alanındaki bütün ülkelere yaymaya çalıştığı, bitişik komşusu Türkiye’den alenen Boğazlar, Kars ve Ardahan’ı altın tepside istediği bir dönemde Türkiye’nin başının ağrımaması mümkün mü? Soğuk Savaşı her an ensesinde hisseden Türkiye, gelişmelerden çok etkilenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî yaşamının en önemli kilometre taşını kuşkusuz 12 Eylül darbesi oluşturmaktadır. 12 Eylül’e giden süreç ve sonrası ülkeye, ülke insanına getirdiği ve ondan götürdüğüyle derinlemesine masaya yatırılmamıştır. Meselenin abartıldığı düşünülebilir fakat, aradan 30 yıl geçmesine rağmen neredeyse her fikir akımının her partinin her toplumsal sınıfın farklı bir 12 Eylül zihniyeti algılaması vardır. Kamuoyunda daha çok söz sahibi olanların, gazetelerde ve televizyonlarda köşe başlarını tutmuş gazeteci ve yazarların bakış açısına göre 12 Eylül öncesi ve sonrası topluma verilmeye, anlatılmaya çalışılıyor. Acaba çoğunluğunu 68 kuşağı solcuların oluşturduğu bu insanların anlattıklarının ne kadarı yanlış, ne kadarı yalan, ne kadarı duygusal, her şeyden daha önemlisi de ne kadarı doğru ve objektif? Bu dönemin sağlıklı olarak inceleme, değerlendirme ve yorumlanmasının yapılması için 12 Eylül’ün en büyük mağdurlarından ülkücülerin de sözlerine, düşüncelerine kulak verilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde hakikatin bir veya birçok parçası eksik kalmış olacaktır.

 Bu dönemde sağda ve solda mücadele eden, gençlik yıllarını toplumsal sorunlara kafa yorarak geçiren, neredeyse hayatlarını bitiren idealist insanların bazıları, geçmişini ve siyasî fikrini sorgulama ihtiyacı duymuştur. Bahse konu olan tefekkür birçok hatıra, günlük, araştırma kitabını doğurmuştur. Bu eserlerin çoğunluğunun solculara ait olduğunu ama son yıllarda Türk milliyetçisi ve ülkücü aydınların konuyla ilgili eserlerinde artış olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yazıda Ülkücü Hareket’te muhtelif konumlarda yer almış akademisyen Turan Güven’in “İnsan Gelecekte Yaşar”, siyasetçi Yaşar Okuyan’ın ”O Yıllar”  tutuklu ve mâhkum Oğuzhan Cengiz’in “Kapıaltı” ve  “Yanıkkale” isimli günlüklerini incelemeye çalışacağım. Bu eserlerden yola çıkarak genellemeler yapmak çok sağlıklı olmayabilir. Ama milliyetçi camia içerisinde farklı konumlarda bulunmuş bu yazarlar, bizi bazı sonuçlara ulaştırabilir.

İNSAN GELECEKTE YAŞAR[1] 

Prof. Turan Güven, eserin hangi kategoriye gireceğini ve ne amaçla yazıldığını Önsöz’de şöyle anlatır: “Kitapta küçük bir hayat hikâyesi, hatırat, felsefe, psikoloji ve temiz bir aşk var; ama hiçbiri tek başına değil… Beşinin karışımı ve birbiri içine girmesiyle ortaya bu mütevazı kitap çıktı. Çok iddialı değilim; ama hayatımın bir ülkücü tiplemesine vurgu yaptığını düşünüyorum. Çünkü bu camiada, benim hayatımın benzerini yaşamış on binlerce insan var. Karşılaştığı küçük ve basit engellerle dünyası yıkılan gençlerin bu kitaptan alacağı dersler olacaktır…”(s.17) Eser, Güven’in çocukluğundan, akademisyenlik hayatına başladığı zamana kadarki dönemi kapsar. Yazarın yolu Ülkücü Hareket’le Ankara’da Yüksek Öğretmen Okulu’nda okurken kesişir. 68 Kuşağının ülkücü önderlerinden olan Güven, Ankara Ülkü Ocakları Birliği’nin kurucularından olup, MHP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı, Üniversite, Akademi ve Yüksek Okul Asistanları Derneği’nin Genel Başkanlığı, Ülkücü Öğretmenler ve Öğretim Üyeleri Derneği Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Kendisini ülkücü olmaya iten saikler, solun üniversitedeki boykotları, solla olan mücadeleleri, heyecanları, kavgaları, hayal kırıklıkları, başarı ve başarısızlıkları, MHP, Alparslan Türkeş ve Ülkücülük ve milliyetçilikle ilgili ilginç tespitleri kitabın omurgasını oluşmaktadır.

Yazar, kitapta toplumsal olaylardan, siyasi mücadelelerden bahsederken, yaşadığı saf ve tertemiz aşk özelde kendisinin ama genelde bir neslin hikâyesidir. Ancak herkes yazar kadar şanslı değildir. Bu aşk ne kadar sancılı olsa da vuslatla sonuçlanması, birbirine hâlâ aşık olmaları, günümüzün karmaşıklığı içinde okuyucuların yüreğine su serpmektedir.

 Ülkücülerin çoğunluğunun taşra kökenli ve ekonomik durumu zayıf ailelerin çocukları olduğu bu kitapta da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Güven, 1967’de Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’na ilk geldiğinde, yurtta yemeklerdeki kullanılan sığır etini görünce şaşırır ve “Dana eti yenir mi?” diye sorar. Aslında çatışmanın sebeplerinin başında da bunun yattığını söyler yazar; solun içerisinde de fakir-fukara çocukları olmakla birlikte işçi ve emekçi olmayan, tuzu kuru birçok insanın olduğunu belirtir. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden kalkıp okumaya gelen bu ülkücülerin solun ideolojik yaklaşımıyla rahatsız edilmesi, zamanla kendilerine doğrudan tacizin gelmesi; okullara alınmama vb. etkenlerle nefsi müdafaaya başladıklarını vurgular. 68 Kuşağı’na mensup solcuların yazdığı birçok eserde, kendilerinin de nefsi müdafaaya başladıklarını vurgular. Güven, solun örgütlenmesinin 5-10 yıl daha erken yapıldığını, Fransa’da 1968’in mayısında çıkan öğrenci olaylarının onlarca ülkeye sıçraması ve birkaç ay sonra da Türkiye’ye sıçraması sonucunda ülkede öğrenci olaylarının tırmanmaya başladığını belirtir. MHP ve Ülkü Ocakları’nın mücadeleye başladığı tarihi göz önünde alındığında Güven’in tespitinin doğruluğu dikkat çekmektedir.

1967’de okullarda ayrışmanın, ideolojik kamplaşmanın bu boyutta olmadığını belirtir yazar. Kitapta hatıralarıyla örtüşen birçok fotoğraf kullanılmıştır. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun hazırlık bölümünde okurken(1967) arkadaşlarıyla çektirdiği bir fotoğraf bulunmaktadır. Fotoğrafın altında arkadaşlarını teker teker isimlerini yazarken çok önemli bir ayrıntıyı bizlere vurgular: “Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’nde okurken henüz iki kampa ayrılıp vuruşmaya başlamadığımız dönemde arkadaşlarla mutlu bir anımız… Ertan Önal (Bir yıl sonra beni öldürmek için can düşmanım haline gelecek)”(s.176) Yazar bahsettiği bu arkadaşının daha sonra elinde bomba ile binalarının damına çıkarak kendisini tehdit ettikten sonra bombanın elinde patlaması sonucu kolunu kaybettiğini söyler.(s.220)

Yazar, Lenin’in kalpaklı fotoğraflarının okul kantinlerine asılmaya başladığı dönemlerde, Dekanlığın kıyıda köşede kalmış bir panosuna esir Türklerin uğradığı zulüm ve işkenceleri belgeleyen bazı resimler astıklarını, panoda bunların sadece yarım saat kaldığını, komünistlerce paramparça edildiğini söyler. Fen Fakültesinin kantinine okul hayatı boyunca sadece iki kez girebildiğini belirtir. Daha sonraki dönemlerde de okul solcu öğrenciler tarafından işgal edilecektir. Okuma haklarının ellerinden alınmasına karşı haklarını savunmak için Cumhurbaşkanı, Emniyet Müdürü, Rektör ve Dekan başta olmak üzere çalmadık kapı bırakmadıklarını belirtir.(s.380) Devlet otoritesinin ciddi anlamda zaafa uğradığını, kamu düzenini tesis etmesi gereken devletin kurum ve kuruluşlarının tatile çıktığını söylerken durumun vahametini şu cümlelerle anlatmaya çalışır: “Ülkede bir siyasal otorite boşluğu vardı. Sanki devlet sokaklardan ve üniversitelerden silinmiş gibiydi; sağır bir devlet vardı karşımızda; ne komünizmin ayak seslerini, ne de mazlumların göğe yükselen feryatlarını duyabiliyordu… Devlet, gözünün önünde olup bitenlere sessiz kalıyor ve bir kenarda bizim yok oluşumuzu seyrediyordu.”(s.298)

Basın ve TRT’nin kendilerinin mağduriyetine sahip çıkmak bir yana ülkücüleri halka “öcü” gibi gösterdiğini, bol bol fişleme yaptığını ifade eder. Üniversitelerde devlet otoritesinin bitmesine, üniversitedeki bazı etkili solcu ve sola sempati duyan öğretim üyelerinin çanak tuttuklarını belirtir. Her geçen gün olayların daha büyüdüğünü ve çatışmanın farklı bir boyut aldığını Turan Bey şöyle ifade eder: “Etrafın toz duman olduğu bir zamanda vuruşan taraflardan biriydik. Tabiri caizse taş devrini, demir devrini ve delikli demir devrini hızlı bir şekilde yaşadık. Önce taşlar ve sopalarla, sonra demir çubuklarla, en son aşamada da silahlar ve bombalarla birbirimize girdik…”(s.13) Kişiliği gereği, canı yanmadan kimsenin canını yakmadığını, kimseye sistemli ve bilinçli bir düşmanlık yapmadığını anlatır. (s.221)

Yazarın birçok kez tutuklanıp, nezarette ve cezaevinde kaldığını, ölümü her an enselerinde hissettiklerini yazdıklarından anlıyoruz. Sol kaynaklara göre sağcılar, 12 Mart Muhtırası ve devamında hiçbir sıkıntı yaşamamış, balyozu sadece sol yemiştir. Güven’in eserine göre Ülkücüler, 12 Eylül’deki kadar ezilmediklerini ama bu dönemde sol daha fazla hırpalanmıştır. Bunu söylerken özellikle de sol adına en çok sesi çıkan yer altı solunun kamu otoritesini yıpratmak ve yıkmaya yönelik vebalinin göz ardı edilmemesi gerekir.

Yazar, solun daha doğrusu komünistlerin Türkiye’ye Rus ve Çin gözlüğüyle baktıklarını, yerli olmadıklarını; Ülkücülerin ise yerli ve milli olmakla birlikte güncel olmadığını; komünistlerin ise yerli ve milli olmamakla birlikte güncel olduğunu ifade eder. Güven, bu eserinde gençliğini ve fikir yolculuğunu ciddi bir şekilde sorgulamaktadır. Ülkücülerin kuzeyden Türkiye’ye karşı komünizmin gelmemesi için büyük sivil mücadele verdiğini ama Amerikan emperyalizmine karşı çok ciddi çıkışlarının olmadığını belirtir. Ülkede Amerikancı ve Anti-Amerikancı bir geleneğin olduğunu ama milliyetçiler olarak Amerika aleyhinde bir şeyler söylenmediğini, söylendiği takdirde NATO’nun varlığı tehlikeye düşer, bu da Rusya’nın işine gelir gibi bir mantığın kendilerinde hâkim olduğunu, açıktan açığa hiç kimsenin Amerikancıyım, demediğini belirtirken hiçbir fikir akımının “Ne Amerika Ne Rusya, Bağımsız Türkiye” sloganını kullanmadığını ifade eder.(s.214) Oysaki bu sloganın çok benzer versiyonu olan “Ne Amerika Ne Rusya Her şey Türk İçin, Türkiye İçin” sloganını, Ülkücülerin yetmişlerin ortalarından itibaren söylediğini unutmamak gerekir.

O YILLAR[2] 

İkinci olarak Yaşar Okuyan’ın geçtiğimiz aylarda yayımlanan “O Yıllar” kitabını ele alacağız. Birçok partide faal olarak görev yapan, 2 dönem milletvekilliği, bir dönem bakanlık yapan Okuyan, şüphesiz en renkli, en sıkıntılı ve en heyecanlı günlerini MHP çatısı altında yaşamıştır. Babadan CHP’li bir evde dünyaya gelen Okuyan, dedesi ve dayısının Türkeş ile yakın dostluğu sayesinde Ülkücü Hareket ile çok erken yaşlarda tanışmış; 1971’de 21 yaşındayken partinin Genel İdare Kurulu’na girmiştir. 1977’den 12 Eylül 1980’e kadar MHP Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yapan Okuyan, Darbede MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasından idamdan yargılanan kişilerin arasındadır. Mamak Cezaevi ve Dil Okulu’nda tutuklu kalmıştır.

Okuyan’ın hatıraları gerek Türkeş ile olan yakın ilişkileri, gerek 68–80 arasında partideki faal görevinden dolayı, ihtilalın MHP’nin yöneticilerine etkisini anlama açısından Okuyan’ın hatıraları önem arz etmektedir. Kitap üç bölüme ayrılabilir. İlk bölüm Alparslan Türkeş ve ülkücü hareketle tanıştığı günlerden cezaevi günlerinden sonraki döneme kadar olan olayları kapsar. İkinci bölümde cezaevinden bir yakın akrabasına yazmış olduğu (40) mektuplar yer almaktadır. Üçüncü bölüm ise muhtelif belgelerden oluşmaktadır. Bunların bir kısmı kendisiyle ilgili, bir kısmı da o dönemle ilgili belgelerdir. İhtilal sonrası Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlanan  ”12 Eylül 1980 Sonrası Tedbirleri ve Türkiye’mizin Yakın Geleceği Üzerine Bir Rapor Denemesi” isimli çalışmayı irdeleyerek 12 Eylül’ü sorgulamaya çalışmıştır.

MHP, ülkücüler ve Alparslan Türkeş hakkında yapılan çalışmalarda karşılaşılmayan veya üzerinde durulmayan bazı konulara Okuyan’ın eseri açıklık getirmiştir. Örneğin bazı ülkücü ve MHP’lilerin Menzil tarikatıyla bağlarının ihtilal sonrası döneme tekabül ettiği bilinir. Yazar, kitapta bu konuda Türkeş ve bazı parti yöneticilerinin karışık tavrını dile getirir. (s.143–4)  Türkeş’in Musevi cemaatinin ileri gelenleriyle sık sık bir araya geldiğini, gerek demeçlerinde gerekse kendinin dilinden hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Ermeni ve Yahudiler hakkında düşmanlık ve infial ima eden bir cümleyi duymadığını belirtir.[3] 77 Seçimlerinde partiye yardım eden işadamlarının isim ve yardım miktarları açıklanmış, bunların arasında Üzeyir Garih gibilerin de yer aldığı görülmüştür(s.66) Bilindiği üzere CKMP’nin MHP adını aldığı Adana kongresinde(1969) sadece parti adı değişmekle kalmayıp, partiye yön veren ideolojik renk ve doz da değişmiştir. Bu kongreden sonra emekli askerlerin önemli bir kısmı ve aşırı Türkçü grup partiden ayrılmıştır. İstanbul’dan Adana’daki kongreye gelen kişilerin arasında Okuyan da vardır. Türkçü grup ile sopalı ciddi kavgaların hem kongre salonunda hem de İstanbul’a gidene kadar yapıldığını söyler. Olayların sadece küçük bir tasfiye olmadığını, kavgaların ve mücadelenin ciddi boyutlara ulaştığını belirtir.

Yazar, birtakım ajanların partiye sızdığını bunları deşifre etmek için ellerinden gelen gayreti gösterdiklerini belirtir. Bazı gazete ve dergilerin kendisi gibi birçok arkadaşını hedef gösterdiğini, kendisine yönelik tehditlerin artması sonucu emniyetin kendisine koruma polisi verdiğini söyler. İdeolojik kavganın hangi boyutlara ulaştığıyla ilgili küçük bir örnek verir. Solcu kardeşi Arif ile uzun yıllar konuşmadığını, kardeşinin soyadını değiştirdiğini, babaları öldükten sonra ve Berlin Duvarının yıkılmasına yakın barıştıklarını açıklar.(s.149)

1980 öncesi siyasi cepheleşmenin, siyasetteki tıkanıklığın had safhada olduğu dönemde diyalog kapılarının açılmasına yönelik birtakım teşebbüsler olmuştur. Bunlardan birisini de kitaptan öğreniyoruz. Okuyan, Türkeş ve Ecevit’i bayram ziyaretinde bir araya getirip basın aracılığıyla birtakım mesajlar vermek düşüncesiyle önerisini MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak ile zamanın CHP’li Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’a açar. Türkeş, Dalokay ve Sazak buna olumlu bakar, Ecevit’e haber gönderilir, ama Ecevit “Bu bizi sıkıntıya sokar. Ben bunu örgüte anlatamam.” der. (s.76)

Okuyan, İhtilal sonrası “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda” idam ile yargılanır. Bu süre zarfındaki cezaevi günleri kitabın ilgi çekici bölümlerini oluşturmaktadır. Özellikle de Mamak Askeri Cezaevi’nde ülkücülere yapılan işkencelerden Okuyan da nasibini alır. 8 yaşındaki çocuğunun ve eşinin karşısında zorla İstiklal Marşı ve Andımız okumaktan tutun da tuvaletleri 29 gün boyunca sırf başka malzeme olmaksızın elleriyle temizlemelerine kadar; her türlü hakaret, küfür ve manevi işkenceden bahseder. Ülkücülerin yaşadığı derin hayal kırıklığını Okuyan da yaşar. Yakın akrabasına göndermiş olduğu mektuplarda cezaevindeki günlük ve rutin olaylar, ihtilalın Ülkücü ve MHP’lilere acımasız tavrı geniş yer tutar. “Görüldü” onayından geçen mektuplarda bütün ayrıntılarıyla olmasa da cezaevindeki olumsuz ve hukuk dışı uygulamalardan bahseder. Bu arada kendilerinin idamdan yargılanmasına rağmen idam edilmeyeceklerine dair inancını hep koruduğunu söyler.

Yanıkkale’nin yazarı Oğuzhan Cengiz, milliyetçi-muhafazakâr çizgideki bir babanın çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelir. Soğuk Savaş yıllarının gençleri öğüttüğü ölüm değirmenlerinin yaşandığı 68–80 yılları arasında ülkücü olarak çatışmaların ortasında kendini bulur. Ülkücü kimliğiyle birçok olaya karıştığı için cezaevine konulur. Cezaevinden bir süre sonra birkaç arkadaşıyla birlikte firar eder, yaklaşık olarak 20 ay kaçak gezer. Daha sonra, ihtilalden birkaç ay önce babasının da isteğiyle teslim olur. İstanbul, Edirne ve Malatya cezaevinde toplam 11 yıl yatar. Cezaevi sonrası yarım kalan yaşamına kaldığı yerden devam eder. Önce askerliğini yapar, sonra evlenir. Ticaret ile meşgul olur. 1997–2000 yılları arasında MHP İstanbul İl yönetiminde bulunur. Bugün yayıncı ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir. Cengiz, cezaevi yıllarında günlük tutan nadir ülkücülerdendir. Cezaevi yöneticileri günlüklerin bir kısmına el koyar; kurtarabildiklerini “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” isminde birkaç yıl kadar önce yayımlar. 

YANIKKALE[4] 

Cengiz’in günü gününe tuttuğu günlükler 1 Ocak 1982’den Edirne Cezaevi’nden ayrıldığı 2 Haziran 1982 gününe kadar devam eder. Halkın Edirne Kapalı Cezaevi’ne yürekleri yakan anlamındaki “Yanıkkale” ismini kitabına başlık olarak koyar. Bu kitapta topladığı günlüklerin daha çok deneme tadında olduğunu söyleyebiliriz. Mahkûmun zihin dünyasını oluşturan “cezaevi, siyasî mahkûm, af, özgürlük, sayım, volta, ziyaretçi, mektup” gibi kavramlar üzerindeki duygu ve düşüncelerini anlatır. Örneğin ziyaretçisi gelmeyen mahkûmun oldukça gergin ve öfkelidir. Kendisi de ziyaretçisi çok az gelenler sınıfında olduğu için ziyaret saatlerini özellikle uyumaya ayırır.

Yazar, cezaevindeki günlerini kitap, dergi ve gazete okuyarak, günlüğünü yazarak, ibadetin bir parçası olan Kuran-ı Kerim okuyarak geçirir, kendisini yenilemeye, geliştirmeye çalışır. Bu durumunu aksiyon adamı olmaktan fikir adamı olmaya yöneliş olarak yorumlar. Okuma ve yazma, beraberinde düşünme eyleminde aktif olmayı sağlar. Özellikle dünya görüşü ve gelişen olaylar çerçevesinde, o dönem hakkında ilgi çekici tahliller yapar: “Türkiye, bu yıllarda bir ateş çemberinden geçti. Toz, duman ve kan içinde savrulup giden bir nesil vardı. Ülkemin kara göklerine bakarak, zaman zaman gözyaşı döken, zaman zaman mermiler kusan bir nesil. Nasıl bir çaresizlik içine düşülmüştü ki, ölüm çare oluyordu bazen, yok etmek çare, yok olmak çare oluyordu. Zor ve acımasız günleriydi ülkemin. Herkes, herkes kadar haklı; herkes, herkes kadar haksızdı. Suçlu ve suçsuz kavramlarına inanmıyorum. O günün şartları içinde, olayları yaşamaktan, takip etmeye zamanımız kalmıyordu. Ne için ve kim için ölüyorduk, öldürüyorduk? Bu sorunun cevabını kendi şahsım adına biliyorum, ama bilmeyerek ölen ve öldüren yüzlercesini tanıdım. Sadece macera ve hareketin olduğu yere akan yüzlerce insan… Onlar için ideal, ülkü, ufuk gibi kavramlar yoktu. Öncelikle mensubiyet duygusunu yaşayarak, kendilerini bir yere mal ederek var olmanın yollarını arayan bir sürü insanın siyasi aksiyon içine katılması seviyeyi müthiş düşürdü. İdeolojik militarizm, şahsî inisiyatifin eline geçmeye başladı. İhtiraslar, hesaplar karıştı işin içine. Kıyım işte bu noktada başladı ve hiçbir kabahati, günahı olmayan masumların canı yandı.”(s.132) Edirne Cezaevi’ndeki günlüklere göre siyasî mahkûmlar yetkililer tarafından herhangi fiziksel işkenceye tabi tutulmamakta; koğuşlarda farklı görüşlerdeki mahkûmlar karışık bir şekilde bulunmamaktadır. Cezaevinde özellikle kışın ısınma ile ilgili sorunlar dikkat çekmektedir.

KAPIALTI[5] 

            Kapıaltı, Oğuzhan Cengiz’in Edirne Cezaevi’nden ayrılarak Malatya Cezaevi’ne ulaşmasıyla başlayıp 11 Aralık 1986 tarihinde sona eren günlüklerinden oluşmaktadır. 83–84 yıllarında tutulan güncelerde tarih sadece yıl olarak yazılmış gün ve ayın tarihi belirtilmemiştir. Yazarın Malatya Cezaevi günleri Edirne Cezaevi’ndeki günlerine göre daha sancılı, zorlu geçmektedir. Özellikle Edirne’den gelmeleriyle birlikte işkence de başlamaktadır. Her ne kadar ülkücülerin ihtilal sonraki günlerdeki “Mamak” işkencehanesi kadar olmazsa da yaşanılanlar korkunç düzeydedir. Karıştır-barıştır politikasının yansıması olarak farklı görüşteki mahkûmları aynı koğuşa konulur. Bundan dolayı da kavgalar sıradan hale gelmektedir. Misal olarak bazen kavga yapmamaları için yemekte kullanılan çatal, kaşık, bardak, sürahi ve benzeri eşyalar dahi ellerinden alınır, yemekler kaşıksız, çatalsız yenir. İlk birkaç yıldan sonra işkence azalır, koğuşlarda bulunan farklı görüştekiler ayrıştırılır. Cezaevindeki kavgalar sadece karşıt görüştekiler arasında olmaz. En yakın arkadaşlar ve dava arkadaşları arasında dahi olur. Günlüklerin ilk yıllarda azlığına karşılık, şartların iyileşmesiyle düzenli olarak tutulması dikkat çeker. Kapıaltı günlükleri ile Yanıkkale günlüklerini karşılaştırdığımızda Malatya’daki güncelerde daha çok gündem ile ilgili haberler, okunan gazete, dergi ve kitaplar daha fazla yer tutar. Yazar, hoşuna giden, ilgisini çeken eser ve şiirler hakkında günlüğüne kayıt düşer. Fahir Armaoğlu’nun “20. Yüzyıl Dünya Siyasi Tarihi”nden, İbn-i Haldun’un “Mukaddime” sine; George Orwel’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ünden, Osman Turan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne; Cemil Meriç’in “Mağaradikiler”inden, Yavuz Sultan Selim’in ”Divanı”na kadar birbirinden farklı kallavi birçok kitap okuduğunu günlüklerden çıkarıyoruz. Cengiz, bunun dışında cezaevine düşmeden önceki günlerinden ve firar günlerinden de zaman zaman bahsetmektedir.

DEĞERLENDİRME

‘Neden Turan Güven, Yaşar Okuyan, Oğuzhan Cengiz? Neden bu kişilerin eserleri örneklem seçildi?’ soruları akla gelebilir. Bu alanda ve anlamda ülkücülerin yazılı edebiyatının çok zengin olmadığı ve dar alanda tercih yapıldığı göz önünde bulundurulmalıdır. 12 Eylül’e giden sürecin tahlili için Turan Güven’in “İnsan Gelecekte Yaşar”, Yaşar Okuyan’ın “O Yıllar”, isimli hatıra kitapları ön plana çıkmaktadır. 12 Eylül sonrası yaşanılanlarla ilgili de Oğuzhan Cengiz’in “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” günlükleriyle Okuyan’ın “O Yıllar” kitabı tercih edilmiştir. Oğuzhan Cengiz’in eseri günlüklerinden, Okuyan’ın “O Yıllar” kitabının önemli bir kısmı ihtilal sonrası bir yakın akrabasına yazmış olduğu mektuplar ve muhtelif belgelerden oluşmuştur. Sıcağı sıcağına yazıldığı için bu eserler o dönemin fotoğrafını daha canlı yansıtmaktadır. 1980 öncesi MHP çizgisinde politika yapan bu kişilerin 80 sonrası da aktif politikada, partileri farklılık arz etse de, –bazılarının aktif politika hayatı kısa sürse de- olması ve kendilerini hâlâ ülkücü, milliyetçi olarak görmesi Türk Yurdu dergisinin 12 Eylül özel dosyasına uygun düşmüştür. Oğuzhan Cengiz’in yayıncı ve yazarlığı, Turan Güven’in akademisyenliği ve Yaşar Okuyan’ın aktif politikacı kimliği çeşitlilik arz ettiği için seçilmiştir.

Bahse konu olan 3 yazarın 4 kitabı hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmaya çalıştık. Ülkücü ve milliyetçilerin kendilerini ifade etmeye yönelik yazılı metinlerinin cılız olduğunu söylemiştik. Bu eserler bu bakımdan önemlidir. Kendilerini kavganın içinde bulan Türk milliyetçilerinin hangi şartlarda kavgaya girdiklerini, yaşadıkları mağduriyetin rengi ve tonlarını, baba bildikleri devletten özellikle de 12 Eylül’de yedikleri tokatların etkisini, ciddi fikri sorgulamalarını, birçok sorunun cevabını, her şeye rağmen bu eserlerde bulmak mümkündür.

(Türk Yurdu dergisi, Sayı:277, Eylül 2010 sayısı)










[1] Turan Güven, İnsan Gelecekte Yaşar, 444 sayfa, 2006,  İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları
[2] Yaşar Okuyan, O Yıllar: 12 Eylül’den Anılar, Mektuplar ve Belgeler, 390 sayfa, 3. baskı,2010, İstanbul, Doğan Kitap
[3] Ermeni Gazeteci ve yazar Levon Panos Dabağyan’ın CKMP ve MHP’de bilfiil siyaset yapmıştır. Alparslan Türkeş ve MHP’nin azınlık vatandaşlarına bakışıyla ilgili Dabağyan’ın kitabına bakılabilir. (L. Panos Dabağyan, Başbuğ Türkeş ve Milliyetçilik: Siyasi Düşüncelerim ve Düşüncelerim, 2009, İstanbul, Yedirenk Yayınları)  
[4] Oğuzhan Cengiz, Yanıkkale, 207 sayfa, 4. baskı, 2005, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları
[5] Oğuzhan Cengiz, Kapıaltı,  274 sayfa, 13. baskı, 2005, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları


26 Temmuz 2010 Pazartesi

BİR ÜLKÜCÜ MAHKÛMUN CEZAEVİ GÜNLÜKLERİ


        Ülkemizde 80 İhtilali öncesi yaşanılan kamuoyunda “Sağ-Sol çatışmaları” olarak bilinen; ciddi kavgaların, kanlı çatışmaların, faili meçhul –olmayan- cinayetlerin günlük sıradan hale geldiği; caddelerin, kahvelerin, mahallelerin, okulların hatta şehirlerin parsellendiği ve bölündüğü dönemi yaşayanların kahir-i ekseriyetinden “Allah o günleri bir daha göstermesin” cümlelerini sıkça duymuşuzdur. Bu dönem 12 Eylül ihtilalıyla sona ermiştir. Aradan 30 yıl kadar geçmesine rağmen; o dönemin kavgalarının tarafları ve taraftarlarınca, müdahillerince, hakemlerince, hatta akademik ve aydın çevrelerce yaşanılan süreç masaya yatırılıp enine-boyuna, tartışılmadığını; günümüz ve gelecek nesiller için gerekli dersler çıkarılamadığını düşünüyorum. Bugün o dönemin sağlıklı tahlilini yapanlar olarak kamuoyunda gösterilenlerin dahi olayı basitçe bir sağ-sol çatışması olarak yorumlaması ilginçtir. Kavganın taraflarından sol düşünce gurubundaki pek çok kişi bu dönemin sorgulanmasına yönelik kendi yaşadıklarını ve düşüncelerini günce ve hatıra olarak yayımladılar. İdeolojik kamplaşmanın sağında bulunan ülkücüler ise yaşadıklarını sözlü olarak çevrelerine anlatmanın dışında pek bir yönteme başvurmadılar. Tabii bu camia içerisinde istisnalarında olduğunu hemen belirtmek zorundayız. İşte bu istisnalardan birisi de Oğuzhan Cengiz’dir.

Oğuzhan Cengiz’i kısaca birkaç cümle ile şöyle tanıtabiliriz: Cengiz, Milliyetçi-muhafazakâr çizgideki bir babanın çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelir. Soğuk Savaş yıllarının gençleri öğüttüğü ölüm değirmenlerinin yaşandığı 68–80 yılları arasında ülkücü olarak çatışmaların ortasında kendini bulur. Ülkücü kimliğiyle birçok olaya karıştığı için cezaevine konulur. Cezaevinden bir süre sonra birkaç arkadaşıyla birlikte firar eder, yaklaşık olarak 20 ay kaçak gezer. Daha sonra ihtilaldan birkaç ay önce babasının da isteğiyle teslim olur. İstanbul, Edirne ve Malatya cezaevinde toplam 11 yıl yatar. Cezaevi sonrası yarım kalan yaşamına kaldığı yerden devam eder. Önce askerliğini yapar, sonra evlenir. Ticaret ile meşgul olur. 1997–2000 yılları arasında MHP İstanbul İl yönetiminde bulunur. Daha sonra çocuklarının isimlerinden oluşan “Bilgeoğuz” yayınevini kurar. Bugün yayıncı ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir. Cengiz, cezaevi yıllarında ender olarak günce tutan ülkücülerden biridir. Cezaevi yöneticileri tarafından günlüklerinden bir kısmına el konulur. Kurtarabildiği günlüklerini “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” isminde birkaç yıl kadar önce yayımlar. 

YANIKKALE [1]

Günü gününe tuttuğu günlükler 1 Ocak 1982’den Edirne cezaevinden ayrıldığı 2 Haziran 1982 yılına kadar devam eder. Edirne Kapalı Cezaevi’nin halk arasında yürekleri yakan anlamındaki “Yanıkkale” ismini kitaba başlık olarak verir Cengiz. Bu kitapta topladığı günlükleri daha çok deneme tadında olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle adeta mahkûmun zihin dünyasını oluşturan cezaevi, siyasî mahkûm, af, özgürlük, sayım, volta, ziyaretçi, mektup kavramları üzerinde duygu ve düşüncelerini anlatmaya çalışır. Yazar, örneğin ziyaretçisi gelmeyen mahkûmun oldukça gergin ve öfkeli olduğunu belirtir. Kendisinin de ziyaretçisi çok az gelenler sınıfında olduğundan ziyaret saatlerini özellikle uyumaya ayırır. Mahkûm ziyareti hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklar: “Ziyaret ne efsunlu, cazibeli ve güzel bir kelime. Onun etrafında kurulan dünyanın düşleri, günlerin geçişini hızlandırır içerde. Her şey ‘ziyaret’ gününe endekslenir. Bütün sohbetler, konuşmalar onun etrafında kilitlenir. Ziyaretçisi gelen o günün kahramanı olur, ses tonu, davranışları, yürüyüşü bile değişir. Sanki güven tazeleme merasimidir ziyaret günü... Dışarıdan gelenler, özgürlüğün kokusunu getirirler içeri ama bunun farkına asla varmazlar.”(s.18)

Yazar, cezaevindeki günlerini kitap, dergi ve gazete okuyarak, güncesini yazarak, ibadetlerin bir parçası olan Kuran-ı Kerim okuyarak kendisini yenilemeye, geliştirmeye çalışır. Kendisi bu durumunu aksiyon adamı olmaktan fikir adamı olmaya yöneliş olarak yorumlar. Okuma ve yazma beraberinde düşünme eylemini aktif olarak kullanmayı getirir. Özellikle dünya görüşünün sorgulanmasına ve yaşanılan olaylar hakkında o dönemin ilginç tahlilini yapar: “Türkiye, bu yıllarda bir ateş çemberinden geçti. Toz, duman ve kan içinde savrulup giden bir nesil vardı. Ülkemin kara göklerine bakarak, zaman zaman gözyaşı döken, zaman zaman mermiler kusan bir nesil. Nasıl bir çaresizlik içine düşülmüştü ki, ölüm çare oluyordu bazen, yok etmek çare, yok olmak çare oluyordu. Zor ve acımasız günleriydi ülkemin. Herkes kadar herkes kadar haklı, herkes herkes kadar haksızdı. Suçlu ve suçsuz kavramlarına inanmıyorum. O günün şartları içinde, olayları yaşamaktan, takip etmeye zamanımız kalmıyordu. Ne için ve kim için ölüyorduk, öldürüyorduk? Bu sorunun cevabını kendi şahsım adına biliyorum, ama bilmeyerek ölen ve öldüren yüzlercesini tanıdım. Sadece macera ve hareketin olduğu yere akan yüzlerce insan… Onlar için ideal, ülkü, ufuk gibi kavramlar yoktu. Öncelikle mensubiyet duygusunu yaşayarak, kendilerini bir yere mal ederek var olmanın yollarını arayan bir sürü insanın, siyasi aksiyon içine katılması seviyeyi müthiş düşürdü. İdeolojik militarizm, şahsî inisiyatifin eline geçmeye başladı. İhtiraslar, hesaplar karıştı işin içine. Kıyım işte bu noktada başladı ve hiçbir kabahati, günahı olmayan masumların canı yandı.”(s.132)

Edirne Cezaevindeki günlüklere göre siyasî mahkûmlar yetkililer tarafından herhangi fiziksel işkenceye tutulmaz. Koğuşlarda farklı görüşlerdeki mahkûmlar karışık bir şekilde bulunmamaktadır. Cezaevinde özellikle de kışın ısınma ile ilgili sorunların had safhada olduğunu günlüklerden öğreniyoruz.

KAPIALTI[2]

        Kapıaltı, yazarın Edirne Cezaevi’nden yola çıkıp Malatya Cezaevi’ne ulaşmasıyla başlayıp 11 Aralık 1986 yılına kadar ki günlüklerden oluşmaktadır. 83–84 yılları arasında tutulan güncelerde sadece yıl olarak yazılmış gün ve ayın tarihi belirtilmemiştir. Yazarın Malatya’daki Cezaevi günleri Edirne Cezaevindeki günlerine göre daha sancılı, zorlu geçmektedir. Özellikle Edirne’den gelmeleriyle birlikte işkence de başlamaktadır. Her ne kadar ülkücülerin ihtilal sonraki günlerdeki “Mamak” işkencehanesi kadar olmazsa da yaşanılanlar korkunç düzeydedir. Karıştır-Barıştır politikasının yansıması olarak farklı görüşteki mahkûmları aynı koğuşa konulur. Bundan dolayı da kavgalar sıradan hale gelmektedir. Misal olarak bazen kavga yapmamaları için yemekte kullanılan çatal, kaşık, bardak, sürahi ve benzeri eşyalar dahi ellerinden alınır, yemekler kaşıksız, çatalsız yenilir. İlk birkaç yıldan sonra işkence azalır, koğuşlardaki farklı görüştekiler ayrıştırılır. Cezaevindeki kavgalar sadece karşıt görüştekiler arasında olmaz. En yakın arkadaşlar ve dava arkadaşları arasında dahi olur. İlk yıllarda tutulan günlükler az olmakla birlikte yaşam koşullarının iyileşmesiyle birlikte güncelerin de düzenli olarak tutulması dikkat çeker. Kapıaltı günlükleri ile Yanıkkale günlüklerini karşılaştırdığımızda Malatya’daki güncelerde daha çok gündem ile ilgili haberler, okunan gazete, dergi ve kitaplar daha fazla yer tutar. Yazar, hoşuna giden, ilgisini çeken eser ve şiirler hakkında günlüğüne kayıt düşmektedir. Fahir Armaoğlu’nun “20. Yüzyıl Dünya Siyasi Tarihi”nden, İbn-i Haldun’un “Mukaddime” sine; George Orwel’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ünden, Osman Turan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne; Cemil Meriç’in “Mağaradikiler”den, Yavuz Sultan Selim’in ”Divanı”na kadar birbirinden farklı kallavi birçok kitap okuduğunu günlüklerden çıkarıyoruz. Bu okuma serüvenin ileriki yıllarda yayıncılık ve yazarlıkla sonuçlanacağı da iyi biyografi okurları tarafından sezebileceğini tahmin ediyorum.

        Cengiz, bunun dışında cezaevine düşmeden önceki ve firar günleri hakkında da zaman zaman bahsetmektedir. Kendisinin avukatının şimdiki DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk olduğunu, İstanbul’da yazar ve yönetmen Gani Müjde ile de kavga ettiklerini belirtir.


[*] Eğitimci- Eposta: ikizkuyu@yahoo.com 
[1] Oğuzhan Cengiz, Yanıkkale, 207 sayfa, 4. baskı, 2005, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları
[2] Oğuzhan Cengiz, Kapıaltı,  274 sayfa, 13. baskı, 2005, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları

15 Eylül 2009 Salı

BİR VATAN KURTARMA HİKÂYESİ

                              
        Son yıllarda ülkemizde kitap dünyasında “nehir söyleşi” ya da uzun söyleşi denilen kitap türü çoğalmaya başladı. Bu türün yaygınlaşması okuyucu kitlesinin de ilgisini çekmeye başladığının göstergesi olsa gerekir. Bu söyleşilerde okuyucunun merak ettiği muhtemel soruları söyleşiyi yapan kişiler yazara soruyor. Yazarın verdiği cevaplar objektif ve akademik olmasa da hatıra kitaplarına göre daha çekici olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nevi birbirinden farklı yerlerde yaşayan, okullarda okuyan ülkenin siyasi, sosyal ve kültürel tarihinde kilit noktalarda bulunan yazar, gazeteci, siyasetçi, akademisyen, sanatçı, bürokrat, devlet adamı gibi şahsiyetlerin hatıralarını, tecrübelerini anlatmaları, o dönemi merak eden, ama dönemde yaşamamış kişiler için çok cezbedici olabileceğini –en azından kendim için- söyleyebilirim. Bir nevi sohbet havasında dinliyormuş gibi geliyor insana.

 Bu yazıda anlattığım eser Ötüken Neşriyat’ın yanılmıyorsam uzun söyleşi türündeki ilk kitabıdır.[1] Yayınevi’nin kurucularından olan yayınevinin tarihine vakıf, 80 öncesinde MHP’de aktif siyaset yapan, kitaplarıyla milliyetçi camiaya yön veren Nevzat Kösoğlu ile Osman Çakır’ın yapmış olduğu söyleşilerden meydana gelmektedir bu eser. Osman Çakır’ın yaklaşık iki yıl kadar bir zaman diliminde yaptığı söyleşiler 43 bölümden oluşan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar hatıra eksenli bu eserde Kösoğlu’nun doğduğu 40’lı yıllardan günümüze kadarki hatıralarını Türkiye’nin tarihi, kültürel, siyasi ve sosyal yaşamına oturtarak anlatmaya çalışır. Yazarın memleketi İspir, çocukluğu, lise, üniversite yılları, gazetecilik, yayıncılık,  siyasetteki aktif yılları, 80’de ihtilala giden Türkiye, ihtilalın etkileri, tutukluluk yılları, Türk Yurdu Okullarının doğuşu, vakıf ve dernek çalışmaları, kültür hayatına katkıları, Yurt dışı ziyaretleri, kitapları hakkındaki düşünceleri, Said Nursi, Fetullah Gülen ve tesirleri, günümüze ait değerlendirmeler, milliyetçilik ve siyaset konuları hakkında düşünceleri, tahlilleri ve tespitlerinden oluşur. Söyleşinin yapılmaya başlandığı dönemde çocukluğu ve İspir’i anlattığı “Geçmiş Zamanın Peşinde Yahut Vaizin Söyledikleri” isimli kitabı çıkmak üzeredir. Bu söyleşilerden oluşan bir eser olsa da hammaddesi hatıra olduğundan kitapları arasında en çok bu esere atıf yapılmıştır.

KÖSOĞLU’NUN YAZARLIK SERÜVENİ

Kitabın iki ana lokomotifini kültür ve siyaset konuları oluşturmaktadır. Birinci lokomotifi oluşturan bu bölüm yazarın beslendiği kaynaklar, kitapları hakkındaki düşünceleri, kitaplarının Türkiye ve Türk dünyasındaki yansımaları, milliyetçi yazarların çıkarmış olduğu dergiler hakkında malumat, Türkiye’nin kültür politikası, Ötüken Neşriyat’ın kuruluş ve yükselme döneminin hikâyesi, gazetecilik günleri, Marmaratörlerin müdavimleri hakkındaki görüşleri, Türk Yurdu Okulları’nın kuruluş öyküsü, Gülen hareketi hakkındaki tespitleri, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi ve Büyük Türk Klasikleri’nin hazırlanış hikâyesi, vs. gibi konular oluşturur.

Yazar kitap denilen cevheri erken yaşlarda keşfeder. Özellikle bazı kitaplar çocukluk çağında adeta kendisini kuvvetli bir mıknatıs gibi çeker. H. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ile Aptullah Ziya Kozanoğlu’nun romanlarından çok etkilenir. Özellikle lise yıllarından itibaren Toprak, Orkun, Büyük Doğu mecmualarıyla tanışır. Daha sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okumak için İstanbul’a gelir. Burada Milliyet gazetesinde Peyami Safa’nın yazılarını hiç aksatmadan takip eder. Birkaç kez de Safa ile karşılaşırsa da hayranı olmasına rağmen tanışamadığını söyler. Bir yazar olarak Peyami Safa’nın üslubunu çok beğenir. Gerek gençlik yıllarında birçok dernekte aktif görevleri olduğundan gerek gazetecilik ve yayıncılık yaptığı için gerek İstanbul ve Ankara’da yaşam sürdüğü için gerek İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğu için birçok yazar, akademisyen, şair, kültür adamı ve gazeteci ile tanışır. Bunların bir kısmıyla samimi olur, bir kısmının sohbetlerinde bulunur, bir kısmıyla hoca-öğrenci ilişkisi olur, bir kısmıyla hukukları olur. Bunların bazıları: Galip Erdem, Dündar Taşer, Ziya Nur Aksun, Mümtaz Turhan, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Mehmet Genç, Tarık Zafer Tunaya, Çetin Özek, Sulhi Dönmezer, Sıddık Sami Onar, Ali Fuat Başgil, Rasim Özdenören, Erol Güngör, Mehmet Niyazi, Nihal Atsız vs..  Ötüken Neşriyat’ın ilk çıkaracağı kitabın N. Fazıl’ın Reis Bey olduğu için N. Fazıl ile bu vesile ile tanıştığını belirtir. Eserde yazarın arkadaşlık ve dostluk kurduğu; övgüyle, saygıyla bahsettiği; dost meclisinde bulunduğu çoğunluğu sağ, milliyetçi, muhafazakâr birçok aydından oluşan bir portre galerisi de mevcuttur. Bu galerinin birbirinden renkli, farklı yüzleri şunlardır: Ali İhsan Yurt, Hilmi Oflaz(İşportacı Hilmi), Zaptiye Ahmet, Ayvaz Gökdemir, Acar Okan, Nuri Gürgür, Nurhan Alpay, Özer Revanoğlu, Fehim Üçışık, Mehmet Niyazi, Dündar Taşer, Ziya Nur Aksın, Vecihi Öğütçüoğlu, Emine Işınsu, İbrahim Metin, Ergun Göze, Mehmet Emin Alpkan, İsmail Dayı, İsmail Kahraman vs..

        Yazar, çocukluğunda -galiba ilkokul yıllarında- evlerine bir memurun misafir olarak geldiğinde,  bir eşyaya sarılmış bir şekilde gazeteyi ilk kez gördüğünü, bu gazetenin Tan, ilk okuduğu yazarın ise Aziz Nesin olduğunu söyler. İdeolojik olarak safların daha kalınlaştığı ve keskinleştiği dönemlerde dahi Aziz Nesin okumayı bırakmadığını belirtir. Kösoğlu, Aziz Nesin’e solun dışındakilerin bakış açısından çok farklı boyutta bakmaya çalışır. Nesin hakkında bir anekdot anlatır. “Ben Aziz Nesin’den bizzat dinlediğim şeyleri anlatayım. Televizyonların birisinde hayatı hakkında söyleşi yapılıyor. Gazeteci soruyor: ’Bir Nesin Vakfı kurmuşsunuz, diyor. Kimsesiz çocukların eğitimi için. Ama sizin de çocuklarınız var. Vakıf kurmakla onların hakkını gasp etmiş olmuyor musunuz, en azından onlara haksızlık etmiş olmuyor musunuz?’ Yoo, dedi. Niye öyle olsun ki. Ben onları okuttum. Hatta birer tane de ev verdim. Ondan sonrasını kendileri yapsınlar. “Beni sokaktaki bir çocuk olarak alıp da Aziz Nesin haline getiren bu millete hiç borcum yok mu benim?”(s.450) Herkesin milletten alacaklı olduğu bir dönemde bu davranışın asil bir davranış olduğunu vurgular.

Kösoğlu, eserin birkaç yerinde Milliyetçi camianın kalem kudretinden mahrum olmasını dile getirir. Bu yargısını güçlendirecek birkaç anekdot anlatır. Kitap Şuuru isimli kitabını yaklaşık 80 arkadaş ve dostuna (bu sayının tahmini olarak belirtir.) imzalayıp gönderdiğini buna karşılık hiçbir cevabın, eleştirinin olmadığını hatta bir teşekkür dahi edilmediğini bundan sonra istisnalar dışında kimseye kitap imzalayıp göndermediğini söyler. Bir kitap fuarındaki imza gününe sadece 3 kişinin katıldığını vurgular. Camianın bu alanlardaki kuraklığına üzülmesine karşın 15-20 yıldır bazı yazılarının, bir takım üniversitelerde yardımcı kaynak olarak, bir kitabının da üniversitelerimizin birinde ders kitabı olarak okutulduğunu söyleyen yazarın bahtiyar olduğunu seziyoruz. Yazarın hazırladığı “Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi” isimli çalışmanın Türk dünyasında çok ses getirdiğini, televizyonlarda program yapıldığını, özel tanıtımlar yapıldığını kültür ve edebiyat gündeminde epey gündemde kaldığını, Kırım’da üniversitede ders olarak hâlâ okutulduğunu buna karşılık Türkiye’de ise bu esere yayımlanmamış muamelesi yapıldığını belirtir.
       
YAZARIN GÜLEN HAREKETİ VE OKULLARI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ
       
        Kösoğlu, bilindiği üzerine Said Nursi hakkında geçmiş yıllarda bir araştırma kitabı yayımlamıştı. Bu söyleşilerde kısaca Said Nursi hakkında şunları anlatır. İslam milliyetçisidir ama bu milliyetçilikte Türklere özel yer ayırır. Türklerin Allah’ın kılıcı olduğunu, İslâm uğruna en fazla şehit verenlerin Türkler olduğunu, bu millete karşı kılıç çekilemeyeceğini, Mekke’de doğsam dahi İslam’a hizmet için Türkiye’ye gelirdim dediğini, belli bir zamandan sonra yanına gelip Kürtçe konuşanları reddettiğini, benimle Türkçe konuşun dediğini belirtir. Gülen Hareketi hakkında da ilginç tespitlerde bulunur. Özellikle de yurtdışında açılan okulların ülkeye katkısının inanılmaz boyutlarda olduğunu söyleyerek, karşı çıkanlara çok tepki gösterir. İsmail Gaspralı’nın zamanında açılan okullara da aynı tepkinin verildiğini belirterek bu okullarda yapılanların adı şeklen olmasa da içerik olarak Türkçülük olduğunu ifade eder. Yazarın bu harekete, liderine ve icraatlarına sempatisi gözle görülenin üstündedir. Kendisinin bu fikirleri açıkladığı için milliyetçi camia tarafından acımasızca eleştirildiğini belirterek söylediklerini ve yazdıklarını çürütecek fikirler ortaya konulmadığını belirtir. Dinler arası diyalog konusunda da millet ve Müslüman olarak bizleri rahatsız edecek bir şeyin olmadığını söyleyerek kaçarak savaşın kazanılmayacağını söyler.

Yazar, Gülen hareketi hakkında çok ümitli olmakla beraber ilkesel ve teorik olarak bazı korkularının da olduğunu üstüne basarak söyler. Hareketin içinden doğabilecek olan tehlikelere dikkat çekmeye çalışarak olması muhtemel gelişmeleri çok güzel bir şekilde tahlil etmeye çalışır. “ Cemaat, kendi iç dayanışmasıyla çevre tesirlerini asgariye indirerek kendi iç düzenini kuracaktır.. Yani, kendi dışına kapanma temayülünde gelişecektir. Bu durumda, cemaat mensuplarının kendi mensuplarına karşı sevgi ve dayanışmaları artarken, cemaat dışına karşı yabancılaşmaları, soğumaları söz konusu olacaktır. Cemaatin büyüme isteği böyle bir psikolojik dirençle karşılaşacaktır. Aşılması gereken çelişki buradadır: Cemaat içi dayanışma, fedakârlık duygusu, gayret artarken, cemaat dışına karşı soğuma, ilgisizlik ve marjinal olarak husumetler başlar.(...) Cemaat asabiyeti milli ve dini asabiyetin yerini alır. İşte aşılması gereken nokta burasıdır: cemaat asabiyetinin mutlaka milli asabiyete dönüştürülmesi gereklidir. İslam tarihinde bu seviyeyi aşamamış sayısız denemeler vardır. Bugün, millî devletler halinde yaşama zorunluluğumuz olduğuna göre, bu cemaat gerilimi, milli gerilime yükselmedikçe, başarıları ne ölçüde yaygın olursa olsun, Hoca Efendinin inandığı, beklediği medeniyet hamlesini gerçekleştiremeden söner. Bu hareket hakkında olumsuz tavır takınanların birçoğunun, isimlendirmeseler de bu cemaat asabiyetinden huylandıklarını, kendilerini itilmiş hissettiklerini ve öfkelendiklerini gözlemlemişimdir.

İkinci olarak ateş parlaklığını kaybettikçe hareketin, İslamiyet’in ritüellerine hapsolması, gittikçe daha da gelenekçileşmesi ve ahlaki öz ve hedefin kaybolması ihtimalinden korkuyorum.(…) Üçüncü olarak da yukarıdakilerle bağlantılı olarak çeşitli Müslüman ülkelerde esen siyasal İslam sapmalarından etkilenme ihtimalidir.(…) Hoca Efendiden hiçbir endişem yok; ama toplumsal yönelişler ne kadar denetlenebilir; bundan emin değilim ve camianın bilgi birikimine güvenemiyorum.” (s.400–401)

YAZARIN SİYASİ GÖZLEM, TESPİT VE TAHLİLLERİ

Nevzat Kösoğlu, 1973- 1980 yılları arasında MHP’de genel sekreter yardımcısı, 77–80 yılları arasında Erzurum Milletvekili olarak görev yapar. 80 İhtilalında ise idamdan yargılanır, 1.5 yıl tutuklu kalır. Bu aktif siyasetçilik yaptığı dönemlerden önce de partiyle yakından ilgilendiğini, partinin eğitim ve kültür gündemiyle yakından ilgilendiğini, genel başkanla sık sık görüştüğünü eserden öğreniyoruz. Dolayısıyla 80 İhtilalı öncesi Türkiye’de bir fikir akımının mücadelesinin içinde bulunmuş, o dönem itibariyle partide resmi görevi olan bir yazarın söylediklerine kulak kabarttığımızda ilginç tespitlerle karşılaşırız. Gündemin teröre endekslendiğini, konuyla ilgili yaşadığı somut bir örneği vererek söyler. Milletvekili olarak mecliste kültürel konulardan Türk müziğinin durumu, arabeskin popülerliği ile ilgili bir konuşma yaptığını, bu konuşmanın gerek kendi camiası gerek muarızlarınca dahi tepki topladığından bahseder. 80 öncesi ülkücülerin verdiği mücadelenin rotasının sağlam, kıblesinin doğru olduğunu, bu mücadeleyi Alparslan Türkeş dışında birinin başaramayacağını, bu ruhun bir kurtuluş hareketi olduğunu ısrarla vurgular. Geriye dönüp o dönemin şöyle tahlilini yapmaya çalışır:“… Ülkücü Hareket mikro planda yani müşahhas olaylar seviyesinde ve çerçevesinde birçok yanlışlar yapmıştır, istismarlara uğramıştır. Kişisel öfkeler, kişisel problemler ülkücülüğe yansıtarak çözülmeye çalışılmıştır; bunların ben müşahhas örneklerini de bilirim. Fakat makro düzeyde, işin bütününe baktığın zaman, yüzde yüz haklı olan, yüzde yüz milli olan, yüzde yüz olması gereken, Ülkücü Hareketti; ben bugün buna, dünkünden daha derin inanıyorum.”(s.232)

Yazar, Türk siyasi hayatının liderleri hakkında en çok yakından izleme fırsatı olduğundan olsa gerek Alparslan Türkeş hakkında yorumda bulunur. Özellikle kendisinin lider yönünü vurgular. Kendisinin en zor şartlarda dahi inancını yitirmediğini, bununla ilgili birkaç anekdot ile anlatır. Kendisinin milletvekili olduğu dönemler itibariyle, Merhum Türkeş’in Meclis çalışmalarını çok ciddiye almadığını, mecliste sadece bir kez konuştuğunu, parti binasında daha aktif çalıştığını söyler. Taban olarak DP tabanının acılarını paylaştıklarını, DP’nin halefi partilerle hiçbir sorunu olmamasına rağmen kendilerinin siyasi fikrini anlatmakta zorlandıklarını belirtir. Türkeş’in 60 İhtilalında MBK üyesi olmasının ve “Menderes’i astıranların içindedir” propagandasının birçok yerde karşılarına çıktığını, bunlara karşı kendilerini anlatamadıklarını, halkın kendilerine yakınlık göstermesine rağmen oya dönüştüremediğini kayadan parça koparır gibi milletten oy aldıklarını söyler.

Eserin müellifi, son 50 yılın Türk siyasetçilerinin zirve isimleri hakkında ilginç, çarpıcı tahlillerde bulunur. Turgut Özal’ın bürokrasi kökenli olduğu için birikiminin çok fazla olduğunu ama nutuk atma ve mitinglerde halk kitlelerini etkileme anlamında çok fukara olduğunu söyler. Süleyman Demirel’in çok zeki, siyasi iskeletinin çok sağlam olmadığını ama birçok kişinin ısrarla görmezlikten geldiği öğrenme kabiliyetini hiç ama hiç yitirmediğini, hala bu yaşta bile öğrenme gayreti içinde olduğunu vurgular. Tayip Erdoğan’ın çok etkileyici bir hitabet ve karizmadan daha ziyade sıcak bir Anadolu insanı havası ve doğallığı olduğunu, merhum Bülent Ecevit’in siyasi gelişmelerde, kamuoyunda, kokuyu çok iyi alan bir adam olduğunu bu mealde 90 sonrası milliyetçiliği çok güzel kullandığını belirtir. Rahmetli Alparslan Türkeş’in iç kararını ve kıblesini değiştirmemekle birlikte yeni söylemler geliştirmediğini, nutuk üslubunun çok kuvvetli olmadığını, iyi bir müzakereci olmadığı belirtir. Celal Bayar’ın en az İsmet Paşa kadar tecrübeli olmasına rağmen, İttihatçı bir siyaset adamının hele hele Meşrutiyet ve Cumhuriyet’te aktif görevlerde bulunmuş siyaset ve devlet adamının 27 Mayıs’a giden süreci sağlıklı bir şekilde değerlendirip okuyamadığını belirtir.

Kösoğlu, soğuk savaş döneminin bütün yoğunluğuyla ülkemizde kendisini hissettirmeye başladığı zamanda, sol düşünceye sahip olan aydınların büyük bir kısmının Rusya’nın 4 yüzyıldır milletimize karşı beslediği milli politikadan, son birkaç yüzyıldır yaptığımız büyük savaşların çoğunluğunun Rusya ile yapılmasından bihaber olmasından özellikle Kars, Ardahan ve Batum’u babalarımızın kavgasıyla alındığını II. Dünya savaşı sonrası Rusya’nın buraları bizden tekrar isteme taleplerini görmezden gelmelerini tam bir gaflet olarak yorumlar. Sultan Abdülhamid’in “tarihi düşman” sözünü her Türk aydınınca bilinmesi gerektiğini belirtir. Bu şartlar altında Marksizmin aldığı mesafeyi havsalasının almadığını söyler. Yazar sol hareket daha doğrusu Sosyalist hareket içerisinde Mehmet Ali Aybar ve Hikmet Kıvılcımlı’ya daha sempatik bakar. Türkiye’deki sosyalizmin savunucularının kahir ekseriyetinin kıblelerinin Çin, Rusya vs. olmasına rağmen Aybar’ın Türkiye’ye özgü bir sosyalizme inandığını belirtir. Kıvılcımlı’nın Marksizmin klasik yorumundan biraz daha farklı ve özgün açılım yapmaya çalıştığını belirterek şunları vurgular: “Hâlbuki H. Kıvılcımlı buna, ülkücü insan unsurunu sokuyor. Tabiri de o: Ülkücü insan. Sosyal sınıfların mücadelesi vardır. Bunlar bir birikim oluştururlar, fakat tarihteki sıçramayı gerçekleştirenlerin ülkücü insanların hareketidir, der. Ülkücü insanlar olmazsa sınıfların mücadelesi hiçbir sonuç vermez.”(s.125)

Nevzat Bey, 40’lı, 50’li yıllarda memleketi İspir ile ilgili dönemden bahsederken o yılların yokluk, sefalet yılları olduğunu, özellikle Cumhuriyet’in fakirlik ve yoksulluğun üzerine kurulduğunu belirtir. Burada I.Cihan Harbi’ne kayıtsız, şartsız Almanların safında girdik diyenlere karşı çok ilginç bir bakış açısını yansıtan bir tespit yapar: “Şimdi Birinci Dünya Savaşı’nı şuradan buradan tenkit edenlerin hiç söylemedikleri bir şey var. Birinci Dünya Savaşı’na Alman parası ile girdik. Alman silahı ile harp ettik. Almanya’nın bize göndermediği gün biz memurumuza, subayımıza maaş ödeyemedik. Hatta harbe girişimizin sebeplerinden birisinin de bu olduğunu söylerler. Şimdi bu yoksulluk içinde biz I. Dünya Savaşı’nı yaptık; yetmedi, ardından bir de İstiklâl Savaşı’nı yaptık…”(s.26)

Kösoğlu, özellikle tek parti döneminde yapılan haksız uygulamalardan bazılarını anlatarak, bu milletin Yunan’ın Ermeni’nin yaptığını unuttuğunu ama bu dönem yapılanları unutmadığını belirterek Anadolu’da CHP’ye karşı olan önyargının kolay kolay silinmeyeceğini iddia eder.
               
DEĞERLENDİRME

        Osman Çakır’ın Milliyetçi camianın yaşayan en büyük entelektüellerinden olan Nevzat Kösoğlu ile yaptığı söyleşilerden oluşan eser, 1940’lı yıllardan günümüze kadar ki Türkiye’nin siyasi, kültürel ve sosyal tarihine ışık tutacak hatıralardan oluşmaktadır. Eser milliyetçi bir fikir adamı ve kalem erbabının gazetecilik, yayıncılık, siyaset, sivil oluşum alanlarında aktif görevlerde bulunması dolayısıyla güzelce yaptığı tespit ve tahlillerden ve edindiği çarpıcı tecrübelerden oluşmaktadır. Milliyetçi bir aydının gözüyle 80 ihtilaline giden süreç, 80 ihtilali ve ihtilalin etkileri, yurt dışı gezi izlenimleri, Türk Yurdu Okulları’nın doğuşu, Ötüken Yayınevi’nin kuruluşu ve büyümesinin hikâyesi, 80 öncesi milliyetçilerin vermiş olduğu mücadelenin ruhu, Türk Ocakları Eğitim Kültür Vakfı’nın kuruluşu, Gülen hareketi ve okulları hakkındaki düşünceleri, MHP, milliyetçilik ve siyaset, Günümüze ait değerlendirmeleri, kitapları hakkındaki düşünceleri, milliyetçi ve muhafazakâr fikir ve siyaset adamları anlatılmaya çalışılmıştır.
       
        Bu zamana kadar okuduğum eserler arasında en fazla hatıra ve otobiyografi türünü okuduğumu söyleyebilirim. Bu eserlerde –okuduklarımın en azından büyük bir kısmı için-yazarlar her ne kadar objektif olsalar da bahsedilen dönem itibariyle tarihin büyük öznesi olarak kendilerini göstermeye çalışırlar. Kendilerine olması muhtemel tarihi rollerden daha fazlasını yansıtmaya çalışırlar. Bu kitabı okuyanların bana göre dikkatini çekeceği en önemli özelliklerinden birisi de yukarıda bahsetmeye çalıştığım yazarların düştüğü hataya asgari bir düzeyde düşmesidir. Yazar hatıralarından bahsederken mütevazı, temkinli cümleler kurmaya çalıştığı hemen göze çarpar. Hatırlamadığı dönemler için kaynaklara bakmak gerektiğini, söyleşiyi yapan kişinin bu tarz sorularını bazen geçiştirmeye çalıştığını, bazen cevaplamamaya özen gösterdiğini, bazen de fülû cevaplar verdiğini, dolayısıyla kitabı bilgiler vermemeye de dikkat ettiğini söyleyebilirim.

         (Erzurum Gazetesi, 15 Eylül 2009)     


[1] Osman Çakır, Nevzat Kösoğlu ile Söyleşiler: “Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma Hikâyesi”, 462 s.,İstanbul, 2008, Ötüken Neşriyat, http://www.otuken.com.tr/