bilimadamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimadamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2010 Salı

TELEFONUN MUCİDİ GRAHAM BELL HAKKINDA BİRAZ MALUMAT


        Okuma yolculuğumda biyografi, otobiyografi kitaplarından oldukça zevk almışımdır. Hele de ansiklopedilere giren fikir, devlet, bilim, düşünce insanlarının, sanatçıların ve mucitlerin yaşantısı hep ilgimi çekmiştir. Tarihte isim bırakmanın, başarılı bir şekilde anılmanın ipuçlarını bu kitaplar hemen vermektedir. Ülkemizdeki gençlerin ve öğrencilerin hatta aydınların dahi gerek bireysel gerek toplumsal özgüven sıkıntısı yaşadığı bu dönemlerde bu tür kitapların ilaç gibi geldiğini söyleyebiliriz. Biyografi ve otobiyografi geleneğinin ülkemizde Batı ve Avrupa ülkelerindeki kadar canlı olmadığını ama her geçen gün bu tarz kitapların okuyucu karşısına çıktığını birçok yayıncı belirtmektedir. TÜBİTAK Yayınları bilim dünyasında isim yapmış ve mucit kişilerden bazılarının hayat hikâyesinin anlatıldığı “Yaşamöyküsü Dizisi” kategorisinde kitaplar yayımlamaya yıllar önce başlamıştı. Bu diziden daha önce “Elektrik Çağının İcadı: Edison” isimli kitapla ilgili bir yazı hazırlamıştım. Telefonun mucidi Alexsander Aleck Graham Bell’in yaşamıyla ilgili bir kitapta[1] okuduklarımı paylaşmak istiyorum.

Alexander Aleck Graham Bell Kimdir?

        Bell’in babası ve dedesi mesleki yaşamları boyunca konuşma ve iletişim etrafında yoğunlaşır. Büyükbaba Alexander Bell yıllarca tiyatro oyunculuğundan sonra (günümüzdeki anlamıyla konuşma terapisti) “hatalı konuşmayı düzeltme uzmanı” olarak muhtelif yerlerde çalışır. Konuşma yeteneğini geliştirme ve ses konularında uzmanlaşır. Baba Melvile Bell de bu alanda kendisini yetiştirir. Erkek kardeşiyle birlikte Örnek Hatip isimli bir kitap yayımlar. Baba Bell İskoçya Edingburgh Üniversitesi güzel konuşma ve söylev sanatı öğretim görevlisi olarak atanır. Derken genç, sağır piyanist Eliza ile evlenir. Baba Bell, bir insanın çıkarabileceği bütün sesleri bir dizi yazılı sembole indirgeyen bir tür evrensel alfabe olan görülebilir alfabeyi yaratır.

Aleck Bell, böyle bir evde doğar. Bell ailesinin üçüncü kuşağı olarak aynı işi yapmaya karar verir. Çok küçük yaşta İskoçya’da Elgin’de Weston House Akademisi’nde öğretmenlik yapmaya koyulur. Babasının asistanı olur neredeyse. Güzel Konuşma bilimi üzerine ilk ciddi çalışmalarını yapar. Babasının ülke çapında kazandığı ünü yayılırken arka arkaya iki çocukları ölür. Yalnız Graham kalır, Graham yoğun çalışmalarından ötürü bitkin düşmesinden kaygılanır ebeveynler. Doktora koşarlar. Doktor, kendilerine “İklimi daha sağlıklı bir yere taşınılmadığı takdirde Aleck’in altı ay ile bir yıl arasında ömrü kaldığını” söyler. Bunun üzerine aile Kanada’ya taşınır. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra ABD’de sağır öğretmeni olarak göreve başlar. Aynı yıl ses profesörü olarak Boston Üniversitesi’nde Güzel Konuşma Sanatı Okulu’na atanır. Bir yandan işini yaparken diğer taraftan da arkadaşlarıyla Bell Patent Birliği’ni kurar. Arkadaşı Thomas Watson’la birlikte harmonik telgraf üzerine çalışarak sesin biçimini alan ilk elektrik akımını iletir. ABD’nin 100. kuruluş yıl dönümünde telefonun nasıl çalıştığını gösterir. Bu arada telefon patentini Bell’in alması bu işle uğraşıp emeğinin gasp edildiğini iddia eden birçok kişi tarafından mahkemeye taşınır. Bu davaların çoğunu kazanır. Bell telefon şirketini kurar. Ülke dışında birçok yerden çalışmalarından dolayı para ödülü alır. Bu paralar ile laboratuarlar kurar.

Bell’in belki bilim adamlığı sorgulanabilirdi. Ama çeşitli alanlarda araştırmalarını sürdürmeye devam etmesi, diğer bilim alanlarının çalışmalarını desteklemesi, bilimsel araştırma sonuçlarını yaymak amacıyla dernekler kurması, yayınlar yapması dikkatlerden kaçmıyordu. Bell’in özgeçmişinden bahsederken sağırlar okulunda görev yaptığını belirtmeyi unutmuştuk. Tabii bu arada kader babasıyla kendisine aynı rolü biçer. Aleck Bell’de sağır olan Mabel ile evlenir. Mesleğini soranlara Bell her zaman “sağırların öğretmeni” diye cevap verir. Telefon ile ilgili işlerle uğraşmaya yoğunluk verip daha çok para kazandıktan sonra sağırlar ile ilgili okul açar, dernekler kurar, muhtelif daha başka çalışmalarda bulunur. Telefonun mucidi olarak gurur duymanın dışında diğer alanlardaki gayretlerinin daha evsafta olduğunu şu cümlelerle belirtir: “Sağırlara yönelik çalışmalarımın ve onların eğitimine gösterdiğim ilginin takdir edilmesi, beni her zaman telefon ile ilgili çalışmalarıma gösterilen takdirden bile daha fazla hoşnut etmiştir.”(s.107)

Bell, sadece telefonun mucidi olmanın dışında birbirinden farklı birçok alanda dünya çapında çalışmaların sahibi olur. Hava ve deniz taşımacılığı ayrıca enerji üzerine de birçok çalışması bulunmaktadır. Büyük uçurtmalar, çeşitli deneyler yapar. Uçan bir makine tasarlamaya çalışır. Kayaklı uçar tekne tasarımı üzerinde uzunca bir süre çalıştıktan sonra bu işi de başarır. Bunun patentini de arkadaşıyla birlikte alır. Zor durumda kalan balıkçıların susuzluktan ölmelerini engellemeye yönelik değişik çözümler üreten deniz suyundaki tuzu ayıran ve böylece suyu arıtarak içilebilir hale getiren aygıtı da kendisi icat eder. Bu alete üflenerek tuzlu su içme suyuna çevrilir.
Graham Bell, belleklerde telefonun bulucusu olarak yer etse de adının öne çıkmadığı çalışmaları da vardı. National Geographic Society Derneği’ni birçok arkadaşıyla kurar. O dönem dünyada büyük bir ilgi ile takip edilen bu derneğin yayın organı olan National Geographic dergisinde de yöneticilik yapar, yazıları yayımlanır. 1881 yılında silahlı saldırıya uğrayan ve ağır yaralanan ABD Başkanı Garfield'ın[1] bedenindeki kurşunların yerini belirlemede Bell’in ilk kez kullandığı endüksiyon terazisi kullanılır fakat istenilen sonucu vermez. Bu teşebbüs başarısız olur birçok kişi tarafından Bell alay konusu olur. Ama zamanla Röntgen'in X ışınları ile tanıyı geliştirilmesi konusunda bilim insanları daha fazla mesafe kaydeder. 

Ses bilimine yaptığı katkı onuruna, sesin şiddetini ölçen birime “bel” adı verilmiştir. (Ses ve iletişim aygıtlarında ölçü birimi olarak genellikle Desibel -dB, bir belin onda biri- kullanılır. Desi, metrik ölçü sisteminde onda bir anlamına gelen ön takıdır.) (s.25) 
Ömrünün son yıllarında –muhtemelen kendisine çalışmalarını ne zaman sona erdireceğini soran- bir gazeteciye söylediği sözler mezara kadar ilim öğrenmenin insanı zinde tutacağını beyan edecek cinstedir: “Gözlem yapmayı, gözlemlerini hatırlamayı, sonu gelmeyen nasıllar ve niçinlere cevap aramayı sürdüren bir kişinin zihni körelmez." Son olarak Alexander Graham Bell hakkındaki –büyük ihtimalle- tek Türkçe olan bu çalışmayı göz önünde bulundurarak model sıkıntısı yaşayan gençlerimize okumalarını tavsiye ederim.

(Erzurum Gazetesi, 13 Temmuz 2010)

[1] Naomi Pasachoff, Bağlantı Kurmak: Alexander Graham Bell, Tercüme: Leyla Uslu, 149 sayfa, 4. baskı, 2003, Ankara, Tübitak Yayınları.
[2] İnternet bağlantılı Vikipedia Özgür Ansiklopedisi’nin ABD Başkanları listesine göre 44 başkanından dördü suikast sonucu öldürülmüştür. James Abram Garfield suikasta uğrayan ikinci devlet başkanı olur. Günümüzde Amerika Devlet Başkanlarının güvenlik önlemlerinin fazlalılığını yorumlarken bilmiyorum bu pencereden de bakılabilir mi?

15 Haziran 2010 Salı

ELEKTRİK ÇAĞININ MUCİDİ: EDİSON

         ‘Thomas Alva Edison kimdir?’ sorusuna, ansiklopedilere son yıllarda da internete bakınmadan “Ampulü icat eden bilim insanıdır.”ın dışında cevap veremeyenler kategorisinde olduğumu düşünüyordum. Oysaki Edison hakkında birçok soru zihnimi kurcalamaktaydı. Bu bilim adamı mıdır? Nasıl bir mucit haline gelmiştir? Ampulü bulana kadar hangi aşamalardan geçmiştir? Hangi ülkede yaşamıştır? Nasıl bir kişiliğe sahiptir? Bilim insanlarının çocukluğu nasıldır acaba? Bu ve buna benzer soruların cevabına başlıkta ismi verilen kitabı okuyarak büyük oranda ulaşmaya çalıştım.[1] Öğrenci ve gençlerimizin doğru modele ulaşamama sıkıntısı çektiği bir dönem itibariyle dünya mirasına katkıları olan bu mucit bilim insanlarının yaşantısından -dinlemek isteyen kulaklara, izlemek isteyen gözlere -ibretlik dersler olduğunu düşünüyorum.

THOMAS ALVA EDİSON KİMDİR?

Alva Edison, 19 yy.’ın ortalarında Amerika’da bir evin son çocuğu olarak doğar. Küçük Edison’un başı alışılmışın dışındaki büyüklüktedir. Bu durum –Alva’dan önceki kardeşlerinin üçünün 7 yaşına ulaşmadan vefat etmesi- ebeveynlerini oldukça tedirgin eder. Edison’un bebekliği ve çocukluğu sağlık açısından normal bir seyir izler. Ancak yaramazlıklarına katlanmak büyük sabır gerektirir. Anne Nancy, samimi bir dindar ve iyi eğitimli bir annedir ama Edison’un başını belaya sokma becerileri anneyi oldukça korkutur. Bir defasında kanalda boğulmaktan, yine bir keresinde tahıl asansörünün içine düşüp boğulmaktan kıl payı kurtulur. Babasının ambarında yangın çıkarır. Bunun sebebi sorulduğunda açıklaması daha ilginçtir: “Yalnızca neye yol açacağını görmek istedim.” (s.8) Merak küpünün içerisine batırılmış gibi sürekli sorular yönetir çevresindekilere. Yaramazlıkları karşısında verilen tepkiler ve dayaklar bu soruları azaltmaz aksine çoğaltır. Annesine kazların neden yumurtaların üzerine oturduğunu sorar. Nancy: “İçlerinden yavru çıkması için” cevabını verir. Hemen komşusunun ambarına gidip kaz ve tavuk yumurtalarının üzerine kıvrılıp yavru çıkartmaya çalışır. Okul hayatına başlar ama öğretmenleri de ebeveyni gibi Edison’dan ikrâh eder. Bir gün sınıf arkadaşıyla birlikte okulun ikinci katın pencerelerinin birinden sarkıttığı oltayla bir tavuğu yakalayıp yukarı çekerler. Yaramaz doğası öğretmenlerince anlaşılamaz. Bir öğretmenin kendisi hakkında “ahmak” demesine kulak misafiri olur. Bunu annesine anlatır. Anne buna oldukça alınır, okuldan çıkarır, özel okula yazdırır. Bu süre zarfında anne eğitimli ve kültürlü biri olarak çocuğuna özendirici ve özel dersler vermeye çalışır. Bu arada okuma alışkınlığını kısmen kazanır. Richard Gren Parker’in temel bilim metni olan “Okullar için Doğal ve Deneysel Felsefe Kitabı” isimli eserden oldukça etkilenir. Bu kitaptaki deneylerden çoğunu yapmaya çalışır. Okul ile ruhunun uyuşamamasına daha fazla katlanamayınca annesinin bütün itirazlarına rağmen 12 yaşında okuldan ayrılır. Edison’un okul hayatının tamamı bundan ibarettir.

Edison, ilk olarak demiryollarında gazete, elma ve sandviç satmaya başlar. İstasyondaki en çok merak duyduğu bölüm ise operatörlerin trenlerin hareketlerini diğer istasyona bildirdiği telgraf bürosudur. Diğer yandan kendisinin kimya merakını anlayışla karşılayan kondüktör Alexander Stevenson trenin bir köşesine Edison’un malzemelerini yerleştirir. Kazara havaya maruz kalan bazı fosfor çubukları tutuşup eşya vagonunun zeminine sıçrayınca seyyar laboratuvar yanar. Bunun üzerine bir daha trene konulmama cezası verilir. Bir rivayete göre bunun üzerine Stevenson Edison’un kulağına bir tokat atar. Başka bir rivayete göre de yine aynı kişiyi Edison peronda gazete satmak için durdurur. Bu sırada tren hareket eder, trene yetişemeyen kondüktör gelip kulaklarından çekerek tokat atar. Bunun üzerine daha önceden kulaklarından ufak-tefek sorun yaşayan Edison tamamen sağır olur.

Alva, bir yandan muhtelif kitapları okuyarak zevk alır. Diğer yandan da boş zamanlarında deney yapmaya çalışır. Trendeki işiyle de ticaret becerisini geliştirir. Kendi çapında mahalli gazete çıkarmaya başlar. Fakat istenilen sonucu alamaz. 16 yaşındayken, istasyon şefi kendisine telgrafçılık dersi vermeye başlar. Yaklaşık 5 ay boyunca bu dersler verimli bir şekilde geçer. Telgrafçılığını geliştirmek için daha farklı yerlerde iş aramaya koyulur. Yaptığı deneylerin başarısızlığa uğraması sonucu birçok işten kovulur. Örneğin bir telgraf ofisinde pil asidiyle dolu kabı yere döker. Asit zemini delip alt kattaki ofiste bulunan halı ve mobilyaları mahveder. Patronu, şirketin “deneycilere değil, operatörlere ihtiyacı olduğunu” söyleyerek kendisini işten atar. (s.28) Kader kendisini İngiliz bilim adamı Michael Faraday ile buluşturur. Faraday’ın başarılarından oldukça etkilenir. Bu olaydan sonra arkadaşı Milt Adams’a dönerek: “Şu anda yirmi bir yaşındayım. Elli yaşına kadar yaşayabilirim. Onun başardığı kadar başarabilir miyim? Yapacak çok işim var ve yaşam çok kısa. Acele edeceğim.” der.(s.35)
Edison, elektrikli oy kayıt makinesini icat ederek 1869 yılında ilk patentini alır. Bununla birlikte çift kanallı telgrafı icat eder. Gazetelerde bu çalışmalardan bahsedilir. Ama devlet yetkililerinden bir karşılık gelmez. Çift kanallı telgrafa yaptığı yatırımın karşılık bulmaması sonucu borç batağına saplanır. Daha sonra bir şirkete ortak olur. Borsa telgrafını yaparak çokça satar. Bu arada yaptığı çalışmaların devlet ve kamuoyu nezdinde itibar görmemesi karşısında çalışma azminden zerre eksilme olmadığını söyleyebiliriz. İşleri daha büyüdükçe bu ortaklıktan vazgeçer. Farklı bir memlekette kendi laboratuarını kurar. Bu arada evli olmasına rağmen günde 16 saat çalışır. Evinin laboratuara birkaç yüz metre mesafede olmasına rağmen kendisini işine o kadar çok kaptırırdı ki, sık sık eve gelmeden günlerce laboratuarda kalır. Gecenin geç saatlerine kadar deney yapmaya çalışır. Uyumak istediğinde de eski gazete yığının üzerine yığılır. Edison’un yaşamı boyunca yaptığı icatların çoğu şu ya da bu şekilde elektriğe bağlıydı. Bunların içerisinde de fonograf en çok sevdiği ve değer verdiği icadı oldu. Bunun hakkında bir muhabire: “Bu benim bebeğim, büyük adam olup yaşlılığımda bana bakacağını umuyorum.”(s.64) Nitekim hakikaten daha sonraki yıllarda milyarlarca dolarlık müzik kayıt endüstrisinin temeli olacak bu aletten çok para kazanacaktır.

Dünyadaki asıl büyük şöhretini elektrik ampulünü icat etmesiyle kazandı. Bunun için laboratuardaki arkadaşlarıyla birlikte çok çalıştılar. Edison daha sonra bu başarının sırrını anlatırken: “Elektrik ampulü, üzerinde en fazla çalıştığım icattı ve çok ayrıntılı deneyler gerektiriyordu. Şahsen benim hiç cesaretim kırılmadı ve başarı konusunda umutsuzluğa kapılmadım. Aynı şeyi tüm çalışma arkadaşlarım için söyleyemem.”(s.74) diye bahseder. Bu çalışmalarının, yurt dışında bile ses getirmesi, Edison’un işini daha da büyütmesine vesile olur. Laboratuarda çalışan sayısı 65’e çıkar. Laboratuarın yanına bir ampul fabrikası kurar. Edison fonograf cihazından biraz farklı kinetoskop verilen bir cihazı icat eder. Daha önceki belirttiğimiz gibi fonografileri daha geliştirmeye çalışarak bu alanda yoğunlaşır. 20. yüzyıla yaklaşıldığında Edison’un fabrikasında bin kadar işçi çalışır. Edison, sinemanın gün yüzüne çıktığı dönemde bu alana da el atar. 10 dakika kadar süren, ilk konulu sinema filmi “Büyük Tren Soygunu”nun yapımcısı da kendisidir. Bu arada devlet tarafından farkına varılması ise 1914’tedir. Amerika Birleşik Devletleri Donanmasının Danışma Kurulu Başkanlığı’na getirilir. Burada denizaltı gemisi E2’de denemeler yapar. Fakat bu görevde sadece birkaç yıl bulunur. Aradığı ve istediği çalışmaları sergileyecek alt yapıdan yoksun olduğunu görünce buradan ayrılır. 1920’lere gelindiğinde montaj hatları da dâhil fabrikalarında 10.000’den fazla işçi çalışır. Hayatının son zamanlarında laboratuvarında çalışmalarına devam ederken oğullarına görevini devretmenin mutluğunu yaşar. Yaşının ilerlemesi ve hastalıklarının had safhada olması karşısında 1931’de 84 yaşında vefat eder. Kitabın yazarı Edison’un ölümünü: “Thomas Alva Edison, belki de hayatında ilk defa yenilgiyi kabul etti.”(s.136) şeklinde anlatır. Amerika Başkanı Hover’in mucide yaklaşır bir şekilde saygı duruşu öneren fikri kabul edilir. Akşam saat 10’da ülke çapında lambalar söndürülür.
DEĞERLENDİRME

Ülkemizde sadece ampulün mucidi olarak tanınan Edison’un büyüklü-küçüklü buluşlar için 1100 patent başvurusunda bulunduğunu, bu sayının yazar Gene Adair’e göre diğer bütün mucitlerinkinden çok daha fazla olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Böylesi bilim insanlarının yaşamlarının günümüz gençliği, öğrencileri ve okuyucuları için okunmasının elzem olduğunu düşünüyorum. Edison’un özellikle mücadeleci kişiliğinin güçlü olmasını, lügatinde “yenilmek”, “kaybetmek”, “teslim olmak” gibi sözcüklerinin bulunmamasını; azminin hep diri, ideallerinin devamlı zinde olmasını, hayat okulunda başarılı olmak isteyenler için alınacak en önemli ders olarak görüyorum. Kitapta bulunan onlarca fotoğrafın hem bilim insanı Edison’un yaşadığı dönemin iyi anlaşılması için yardımcı olduğunu hem de esere renk kattığını düşünüyorum. Özellikle Edison’un laboratuvardaki bir çalışma masasının üzerinde yatarken çekilen fotoğrafının beni oldukça etkilediğini söyleyebilirim. Öbür taraftan bir eğitimci olarak öğrencilerimize ve çocuklarımıza doğru, çalışkan ve başarılı insanların yaşamını okutarak bu topraklardaki özgüvensizlik ruhunu kovabileceğimizi umut ediyorum. Son olarak kitabın çok edebî bir kıvamda olmadığını ama teknik olarak ayrıntısına kadar anlatılarak daha iyi anlaşılabileceğini tahmin ediyorum.
(Erzurum Gazetesi, 15 Haziran 2010)



[1] Gene Adair, Elektrik Çağının Mucidi: Thomas Alva Edison, Tercüme: A. Sinem Çağlayan Tokur, 151 sayfa, 2007, Ankara, Tübitak Yayınları, Not: Kitabın başlığı “Elektrik Çağının İcadı: Edison” çevrilirken yanlış çevrilmiş olabilir.  “Elektrik Çağının Mucidi: Thomas Alva Edison” isminin daha anlamlı olacağını düşünüyorum.     

9 Haziran 2009 Salı

DAĞI DELEN IRMAK: H. KEMAL KARPAT


Türkiye’de beyin göçünün bir asırdır hızla artarak devam ettiğini söylememiz bilinenlerin tekrarı olarak görülebilir.[1] Ülkemizde bilimsel ve akademik çalışma yapacak rahat ortam bulunamadığını gerekçe göstererek daha gelişmiş ülkelere göç eden aydınlarımızın bu durumunu anlayışla karşılaşabiliyorum; fakat buradan bağlarını koparanları, bir daha ülkesinden tarafa yüzünü dahi dönmeyenleri anlamakta zorlanıyorum. Büyüklerimizin birkaç kuşaktır sorduğu “giden gelmiyor acep nedendir” sorusunu zaman zaman kendime sormuyor değilim. Birkaç yıl yurtdışında -özellikle de ABD ve Avrupa ülkelerinde- bulunan kadim bir dostum, buradaki gözlemlerini anlatırken Türkler hakkında ilginç ve bir o kadar da acı tespitte bulunmuştu. “Uzun zamandır dışarıda yaşayan sosyo-ekonomik, kültürel ve eğitim durumu düşük olan vatandaşlarımız Türk televizyon kanallarının dışındakileri izlemiyor. Bunun karşısındaki durumlara sahip olan aydınlarımız da bulunduğu ülkenin veya yabancı kanalların dışında bir Türk televizyon kanalı izlemiyor.” Geçen haftalarda Ermeni Sorunu hakkında bir kitabı[2] okurken bana göre ilginç, çarpıcı bir bilgiyle karşılaşmıştım. I. Cihan Harbi’nde Ruslarla birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan Gönüllü Ermeni birliklerin içerisinde ABD’den gelenlerin de olduğunu öğrenmiş oldum. Bu birliklerle ilgili bir fotoğraf beni etkilemişti. Bunların en azından bir kısmının Anadolu’daki misyoner okullarını bitirdikten sonra Amerika’ya göç eden Ermeni aydınlar olduğunu tahmin ediyorum. Devletimize ve ülkemize düşman olan bu Ermeni aydınların tavrına imrendiğimi söyleyebilirim.

Yurtdışında bulunan okur-yazarlarımız hakkında karamsar bir tablo çizdikten sonra bizleri bahtiyar kılacak olanların da olduğunu peşinen vurgulamak durumundayız. Sosyal bilimler alanında dünyanın ehil kalemlerinden Prof. Dr. Kemal Karpat, bunlardan biridir.  Ömrünün kahir ekseriyetini doğduğu memleket ve vatandaşı olduğu ülkelerin dışında geçirmesine rağmen nabzı her zaman ülkesinde atmıştır. Sözü bu bilim adamının yaşam öyküsünün anlatıldığı kitaba getirmek istiyorum. Emin Tanrıyar’ın Kemal Karpat ile yapılan söyleşilerden oluşan eser Türkiye İş Bankası Kültür yayınlarının nehir söyleşi dizisi kapsamında hazırlanmasına rağmen son anda -kamuoyuna açıklanmayan ama Karpat’a göre muhtelif sebepler dolayısıyla- yayınlanmaktan vazgeçilir. Daha sonra bu eser İmge Yayınevi tarafından yayımlanır.[3]

        Kitabın ilk bölümünde yazar, 200 yıldır Türklerin Balkanlardan ricatının acı öyküsünü kendi ailesi ekseninde anlatmaya çalışır. Memleketi Babadağ’ın nüfus kompozisyonun Türkler aleyhine nasıl değiştirildiğini, dedesinin zaman zaman Türkiye’ye geldiğini, hatta buraya zamanla gelip yerleşiriz düşüncesiyle Bandırma’dan arazi aldığını, babasının da Türkiye’ye 7 kez geldiğini, Türkiye’ye göç etmek istediğini ama buna ömrünün yetmediğini belirtir. Daha sonraki yıllarda ülkenin Komünist rejime geçmesiyle Türkler daha da mağdur olur. Karpat 1946’da, annesi Zübeyde Hanım da 1967’de TC vatandaşı olur. Şimdi Babadağ’da birkaç evin dışında hiçbir Türk’ün kalmadığını belirtir.

        Yazar, Balkanlardaki Türklerin sistematik bir şekilde devam eden göçünün sosyal ve siyasi sebepleri üzerinde geniş izahatlarda bulunur. Edebiyatçı olmayı çok istediğini, buna hazırlandığını ama kendini bir anda sosyal bilimler alanında bulduğunu belirtir.(s.565) Edebiyatçı olsaydı ne kadar başarılı olurdu bunu bilemeyiz ama göç konusunda hafızasından silinmeyen, 12-13 yaşlarında yaşadığı bir olayı öyle ustalıkla anlatır ki okuyanların çarpılmaması mümkün değildir. Aynı zamanda muhacirliğin ne hazin bir trajedi olduğunu insanın gözleri önüne serer. Yazar, 8–10 arabayla Anavatana göç etmek için hazırlanan akraba ve köylülerin köyden ayrılma sahnesini şöyle anlatır:

“ O civarlarda. Nihayet diğer köylerden arabalar da geldi. Yol kenarına dizildiler. Tanımadığım insanlar, çocuklar, hatta köpekler, kediler arabadan indiler, ‘Hadi hazır mısınız, vatana göçüyoruz, gidelim’ dediler. Babadağ’da oturan ve imamlık yapan uzaktan akrabamız Salim Hoca, tam hareket edilecekken, ‘Durun!’ dedi. O zaman ilk defa tarihle göçün, acının kaynaştığını gördüm. Salim Hoca’nın geçmişinin ne olduğunu, bilgisinin nereden geldiğini bilmiyorum, fakat orada çok etkileyici bir nutuk çekti: ‘Biz bu topraklara gelmişiz, burada herkesle kardeş gibi yaşamışız. Dedelerimiz, büyük dedelerimiz yüzlerce yıl burada yaşamış, hepsi burada gömülü. Bu topraklar bizim kanımıza işlemiş ve şimdi biz kurbanız. Gidiyoruz, vatanımıza dönüyoruz. Bir rüya varmış bir zaman, rüya bitti, dönüyoruz vatana. Buraları terk ediyoruz. Mağlup olarak dönüyoruz!’ Heyecanlanarak devam etti: ‘Gerçi yenildik ama yok olmadık. Şimdi yeni bir geleceğe doğru gidiyorsunuz. Ve siz geleceğin kahramanları, hadi çıkarın kalpaklarınızı!’ Rumenler, Bulgarlar toplanmış seyrediyorlar; ‘Hadi kalpaklarınızı çıkarıp bu adamlara selam verin’ diye bitirdi. Kalpak çıkarmak orada hürmet ifadesidir, herkes kalpağını çıkardı ve sonra tekrar taktı. Salim Hoca, ‘Hadi yürüyün artık’ dedi ve arabalar yavaş yavaş yola koyuldu. Yola koyuldular ama yavaş yavaş, yolda biraz bayır yukarı ya, atlar sanki gitmek istemiyorlarmış, sanki o toprakları terk etmek niyetinde değillermiş gibi adımlar ağır ağır, gönülsüzce atılıyor. Ve kafile yavaş yavaş köyümüzden çıkmaya başladı; köpekler havlıyor, gitmek istemiyorlardı…Yurdundan ayrılmak ne kadar acıymış!... Kim olursa olsun, Allah korusun… Zorla kopar gibi, arabalar gıcırdayarak, atlar istemeyerek, kadınlar ağlayarak, çocuklar sızlayarak, erkekler başı öne eğik arkaya bakmamaya gayret ederek Köstence’nin yolunu tuttular. Ormana giden yol, mezarlığın yanından geçiyordu. Sanki emir verilmişçesine bütün arabalar mezarlıkta durdu. Herkes arabadan indi, çoluk çocuk mezarlığa doğru avuçlarını açarak dua ettiler. O manzara hiçbir zaman gözümün önünden silinmez. Yurduna, her şeyine veda edip giden bir sürü insan durmuş, dua ediyor… Sonra kervan tekrar yola koyuldu ve yavaş yavaş tozlar içerisinde eridi gitti. Nereye? Anadolu’ya. Sonra akşam hayat dolu o evler kapkaranlık, bomboş kaldı. Baykuşlar geldi hemen, sanki oradan ölü çıkmış gibi acı acı bağırdılar. Bir süre göçmenleri takip eden köpekler bir yerde durup, sılaya, terk ettikleri yere dönüp havlayarak sahiplerini aradılar. Sahipleri ise çoktan Anadolu yolunu tutmuşlardı. Havladılar, havladılar… Kimse onlara kapı açmadı, yemek vermedi. Etraf bomboştu. Ondan sonra geldikleri yola dönerek, giden arabalara ulaşmaya çalıştılar. Bazıları ulaştı, bazıları yolda ölüp kaldı. Yani köpek dahi doğduğu yeri terk etmek istemiyordu.” (s.44)

Yazar tarihçi olması hasebiyle bulunduğu yörenin tarihini ince ayrıntısına kadar anlatır. Memleketi Babadağ’ın kuzeyinde, Sakça- Tuna yolu mevkiinde 1855 yılındaki Rus savaşından kalma “Arap Tabya”sının bulunduğundan bahseder. 10 yaşlarındayken buralardan geçerken yanında bulunan arif bir büyüğüne gece karanlığında ışık saçan alevlerin neler olduğunu merak ettiğinden sorar. Tabi sonradan bunun ateşböceği olduğunu öğrenir. Verilen cevabı ömür boyu unutamaz: “Nuri Ağa bana dönerek, ‘Allahın şehitlerimize yaktığı kandillerdir’ dedi. Ben sarsıldım. Hâlâ o his içimdedir. Sıradan bir adamdı Nuri Ağa; halktan biriydi. Orada gelip geçmiş savaşları, ölenleri hatırlatıyor. ‘Ateşböceği’ deyip geçebilirdi ama halk oraya bir anlam yüklemiş: ‘Bizim burada şehitlerimiz yaşıyor.’ Onlar da her vesile ile bunu hatırlatıp yaşatıyorlar. Bunu düşünseniz de bulamazsınız; içinde din de var mistizm de… Hayal de var, güzellik de var, şairlik de var.” (s.25)

Hayatı boyunca bir fikir akımının, bir siyasi partinin, bir ideolojik düşüncenin etkisinde kalmamasının emarelerini eserden anlayabiliyoruz. Örneğin doğduğu Babadağ’ın Osmanlı’nın izlerini taşıyan muhtelif etnik grup ve dinlerden oluşan bir yapısı bulunmaktadır. Babası aynı zamanda şarap satan bir imamdır. Babasının dünyevi İslâmcılığının kendisine de yansıdığını görürüz. Babasının çocuk yaşlarda kendisine anlattığı cennet ve cehennem kavramı gayet makul ve mantıklıdır: “İki çeşit cennet ve cehennem vardır. Birincisi kitapların yazdığı cennet cehennem ki onları Allah yaratmıştır; ikincisi ise insanların yeryüzünde yaşarken yarattıkları cennetler ve cehennemlerdir. Müslüman’ın vazifesi bu dünyada cennetler yaratmaktır.”(s.30) Romanya’da azınlık vatandaşı bir Türk olarak yaşadıkları unutulacak cinsten değildir. İmamoğlu olarak kısa süre imamlık yapar. Mecidiye Medresesi’nde öğrenim hayatına devam eder. Buradaki öğrendiği İslami yorum diğer eğitim aşamalarında daha net bakış açıları kazanmasına neden olur.

DEĞERLENDİRME

Prof. Dr. Kemal Karpat’ın yaşamı kendisinin belirttiği, Tanrıyar’ın vurguladığı, yayınevi editörünün kitabın ismi haline getirdiği gibi “Dağı Delen Irmak”ın başarısı gibidir. 86 yıllık ömrüne birkaç ömür sığdırabilmiş beyinlerimizdendir. Karpat’ın yaşamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğduğu 1923 yılında Romanya’nın Dobruca şehrinde başlar. 1946’da TC vatandaşı olur, 1950’den sonra da akademik yaşamına ABD’de devam eder. Wisconsin Üniversitesi’nden emekli olan Karpat üniversitenin bulunduğu Madison kentinde yaşamını sürdürür. Kalbi, gönlü ve ayağının tekinin daima ülkemizde olduğunu söyleyebiliriz. Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel ile arkadaşlık hukukları olduğunu, annesinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmesinde sayın Demirel’in yardımlarını vurgular. Türk siyasi yaşamına ilgisi hiç ama hiç sönmemiştir. Birkaç yıl önce Başbakana bir mektup yazdığını, “Kendini koyu Atatürkçü sayan kesime de güven vermek zorundasınız. Herkesin sizinle aynı fikirde olması şart değil.” diyerek bir akil adam olarak tavsiyelerde bulunduğunu biliyoruz.[4]

        
         (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 9-11 Haziran 2009)



       
       
       

       



[1] Uzun yıllar önce bu konuyla ilgili Berrak Kurtulmuş’un  “Amerika Birleşik Devletleri’ne Türk Beyin Göçü” isimli akademik çalışmasını okumuştum. Bu eserde bir asırdır ABD’ye “göçen beyinlerimiz” in niçin, hangi sebeplerle göçtüğü sorgulanmaya çalışıldığını ve istatistik rakamlar verildiğini; bu rakamların korkutucu boyutta olduğunu üzülerek okuduğumu hatırlıyorum. (Berrak Kurtulmuş, Amerika Birleşik Devletleri’ne Türk Beyin Göçü, 1999, Alfa Yayınları)
[2] Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkanı Tuğgeneral L.M. Bolhovitinov, 11 Aralık 1915 Tarihli Resmi “Ermeni Raporu”, Hazırlayan: Mehmet Perinçek, s.125, Mart 2009, İstanbul, Doğan Kitap.
[3] Emin Tanrıyar (Söyleşiyi yapan),  Dağı Delen Irmak: H.Kemal Karpat Kitabı, 622 sayfa, Ekim 2008, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları.
[4] 1 Haziran 09’da Milliyet gazetesinde Kemal Karpat’ın Devrim Sevimay’a vermiş olduğu mülakatta bu durumdan bahseder.