meclis başkanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meclis başkanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2009 Salı

YALNIZ DEMOKRAT’IN HAYAT HİKÂYESİ

                                                      
        Gazeteci Fatih Uğur ile gazeteci ve akademisyen İhsan Dağı, aktif siyasetten çekileli 31 yıl olan aksakallı siyaset ve devlet adamı Ferruh Bozbeyli’yi uzun soluklu konuşturmayı başarır. Timaş Yayınevi’nin hatırat dizisinin “Nehir Söyleşisi” olan “Yalnız Demokrat: Ferruh Bozbeyli Kitabı”[1] Haziran ayında yayınlanmıştı. Bozbeyli, genç kuşakların muhtemelen bilmediği, çok partili siyasi hayatımızın gençlik dönemlerine vakıf olanların hemen tanıyacağı bir politikacıdır. 27 Mayıs İhtilali sonrasında DP’lilerin yargılandığı Yassıada Mahkemesi’nde Demokrat Parti mebuslarından Osman Turan’ın avukatlığını yapan, Adalet Partisi’nin kuruluşunda bulunan, 4 dönem milletvekilliği, bir dönem grup başkanvekilliği, 3 dönem meclis başkanvekilliği ve başkanlığı, uzun süre Demokratik Parti başkanlığı ve muhalefet liderliği yapan Ferruh Bozbeyli’nin çocukluk, gençlik ve siyasi yaşam öyküsü bu eserde anlatılır.

        Daha iyi anlaşılabilmesi için eseri kabaca 2 bölüme ayırabiliriz. İlk bölüm Ferruh Bey’in siyasete atılmadan önceki yaşamıdır. Bu bölümde çocukluğu, okul hayatı, hayat okulundaki başarıları; fikri yapısının filizlenip dallanıp budaklanmasına sebep olan aile çevreleri, kitaplar, olaylar, arkadaş grupları, fikir ve gönül insanları ile tanışması, muhtelif kültür, din ve edebiyat mahfillerinde bulunması; öğrenci derneklerinden milliyetçi derneklere kadarki çalışmaları ve siyasete atılmasına da neden olan 27 Mayıs ihtilali ve hemen sonrasındaki gelişmeler anlatılır.

        İkinci bölümde ise Ferruh Bey’in Yassıada Duruşmaları’nda yaşadıklarından, 1978’de aktif politikadan çekilmesine kadarki politik yaşamı anlatılır. Gazeteci Metin Toker’in “Yarı silahlı yarı külahlı ara rejim dönemi” diye belirttiği 27 Mayıs’ın hemen sonrası, Adalet Partisi’nin doğumu, muhalefetteki Adalet Partisi, Süleyman Demirel’in siyaset sahnesine çıkması ve siyasî arenada boy göstermesi, 4, 5 ve 6ncı dönem cumhurbaşkanlığı seçimleri, parti içi çekişmeler, AP’den büyük bir gövdenin kopması, bu gövdenin parti haline gelişi,  İsmet Paşa önderliğindeki CHP’nin tahlili, 22 Şubat Darbe teşebbüsü, Demokratik Parti’nin girdiği seçimler, başarı ve başarısızlıkları vs. gibi birçok konu bölümün omurgasını oluşturur.

        Bozbeyli, İstanbul’a okumaya gelmesiyle birlikte birçok aydın, yazar ve gönül adamıyla tanışma fırsatı bulur, sohbetlerine katılır. Kendisini yetiştirirken özellikle bazılarından fikir alışverişinde bulunmayı alışkanlık haline getirir, muhtelif mahfillerde bulunur. Milliyetçi, muhafazakâr bir aydın olarak kitap ve dergiler dışında beslendiği fikir sakalarını da açıklar. Bu şahsiyetler şunlardır: Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Yücel Çakmaklı, Abdülaziz Bekkine Efendi,  Hasan Basri Çantay, Samiha ve Ekrem Ayverdi, kitapçı Garbis Efendi, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araz, İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey, Muhammed Zahit Kotku Hoca, Ali Fuat Başgil, kitapçı ve yayıncı Tahsin Demiray ve diğerleri. Bozbeyli’nin Samiha Ayverdi ile tanışmasına Garbis Efendi, Mehmet Akif Ersoy’u keşfetmesine de başka bir gayrimüslim Ohannes Efendi vesile olur. Garbis Efendi, Bozbeyli’nin entelektüel merakı, bilgi birikimi, beyefendiliği ve faalliği karşısında kumaşındaki farklılığı hemen fark eder ve Samiha Ayverdi Hanım’a takdim ederken şu öngörüde bulunur: “Hanımefendi size istikbâlde Cumhurbaşkanı olarak selamlayacağımız bir genç getirdim.” (s.67) Necip Fazıl hakkında iddia edilen “Kompleksli, gururu kibir noktasındaydı.” ithamlarına Bozbeyli de katılır.

        Yazar, 27 Mayıs sonrası özellikle de Yassıada Mahkemelerindeki hukuk dışı uygulamaları, insan hakları ihlalleri hakkında onlarca anekdot anlatır. Demokrat Partililerin verdiği savunmaları anlatırken Sabık Başbakan Adnan Menderes ile Sabık Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın tavrını karşılaştırır. Bayar’ın mahkeme heyeti karşısında çok diri duran, ezilmemiş bir insan portresi çizdiğini, buna karşın merhum Menderes’in ise sanki yumuşak bir tavır takındığı takdirde onların merhametini çağıracağı gibi bir ruh halinde olduğunu ifade eder. (s.127) 27 Mayıs savunucularının Demokrat Parti’lilere karşı tahammülsüzlüğünden bahsederken Demokrat Parti ve geleneğinden gelen birçok siyasetçi ve aydının görmezden geldiği bir durumu ifade etmekten kaçınmaz Bozbeyli: “Yalnız acaba Demokratlar, Halk Partilileri oraya tıksaydı, daha mı adil örnekler verilecekti diye de düşünüyorum zaman zaman. Evet diyemiyorum. Ve bundan ciddi şekilde müteessir oluyorum…”(s.123) Yassıada’ya dört yüz bin ihbar dilekçesi geldiğini, bunların bir kısmına Meclis Başkanı olduğu dönemde bakma fırsatı bulur. Durumun vahametini anlatırken bir lokantacının başka bir lokantacıyı; bir ayakkabıcının başka bir ayakkabıcıyı şikâyet noktasına kadar geldiğini söyler. CHP’nin kışkırtıcı ve tahripkâr politikalarından bahsederken DP’nin en büyük hatası olarak da seçim sonuçları sonucunda “yendik”, “mağlup ettik” şeklinde yaklaşması gerekirken “ezdik”, “bastıra bastıra ezdik” üslubunu seçim sonuçlarında değil bütün iktidar dönemi boyunca kullandığını ifade eder. (s.211) Askerin siyasete müdahalesinin yanlışlarını anlatırken 5. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AP ile CHP’nin ortak adayı olarak Cevdet Sunay’ın çıkarılıp seçilmesi hakkında sivillerin birbirlerine bu makamı layık görmediği için bu durumun oluştuğunu belirtir.(s.231)

        Cumhuriyet tarihinin en genç Meclis Başkanı olur. Meclis Başkanlığı öncesinde bulunduğu görevlerindeki ihtimam ve adaletli tavrı da göz önünde bulundurduğundan olsa gerek CHP, Bozbeyli’nin karşısına aday çıkarmaz. İsmet Paşa, yeni başkana başkanlık yaptığı süre boyunca “Genç Başkan” diye hitap eder ve Meclis kürsüsünden “Ben elli yıllık parlamenterim. Gelmiş geçmiş Meclis Başkanlarını tanırım. Bozbeyli’nin kıymetini bilelim, onun gibi başkan ilk defa geliyor.”(s.220) sözünü söylemekten geri durmaz. TBMM’de ilk mescidin açılışının ve ilk iftarın kendisi döneminde gerçekleştiğini,  CHP’nin bu duruma şiddetle karşı çıktığını belirtir. Bozbeyli’nin İsmet Paşa ile ilişkisi dikkat çekicidir. İsmet Paşa’dan kendisinin ve bizim öğreneceğimiz çok şey vardır. Atatürk’ün Millî Mücadele döneminde çok bunaldığı bir dönemde İsmet Paşa’ya: “Bu Meclis ile harp kazanılmaz. Meclis’i kapatmamız lazım” dediğini, İsmet Paşa’nın vereceği cevap ise Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edecek cinstendir: “Paşam, Sultan Abdülhamit de Meclis’i açan adamdır. Fakat tarihe Meclis kapayan bir adam olarak geçmenize razı olamam.”(s.242) İsmet Paşa’nın gazetecilerin aradığı manşetlik haberleri çok iyi sezdiğini ve bildiğini belirtir. (s.252)

        Eserde, tabii olarak en çok bahsedilen siyasî lider eski genel başkanı Süleyman Demirel’dir. Eski Cumhurbaşkanı Demirel’in politik kurnazlıklarıyla ilgili birçok anekdot anlatır. Cemaat oylarının azımsanamayacak bölümünün Adalet Partisi’nde buluşmasında Sayın Demirel’in ustalığını vurgular. Bozbeyli, siyasette ‘uygun’ kelam etmenin her zaman ‘doğru’ söylemekten daha önemli olduğunu iyi bilen ve bunu ustalıkla yapan kişilerin başında Sayın Demirel’in geldiğini belirterek (s.281)  bununla ilgili bir olay anlatır. Süleyman Demirel’i Meclis kürsüsünden hırsızlık ve yolsuzlukla itham eden Millet Partisi’nin Kırşehir Mebusu Memduh Erdemir’in bir süre sonra AP’ ye geçecek olması gazetelerde yazınca Bozbeyli durumdan rahatsız olur. Demirel’e bu rahatsızlığını bildirir. Demirel’in verdiği cevap çok orijinaldir: “Adamın marifeti saldırmak. Karşımızda durursa bize saldırıyor. Yanımıza alırsak Halk Partisi’ne saldırtırız.”(s.398) Öte yandan Bozbeyli, eleştiri oklarını en çok Demirel’e fırlatmasına rağmen kendisinden her bahsettiğinde “Süleyman Bey” demesi, ne kadar nezaket sahibi bir beyefendi olduğunun göstergesidir.

DEĞERLENDİRME

        Eser, Bozbeyli’nin çocukluğundan siyasetten emekliye ayrıldığı döneme kadarki yaşamını anlatır. Bozbeyli’nin entelektüel merakının yüksek oluşu hemen göze çarpar. Mesleki bilgi, beceri ve kültürünün yüksekliğini eserin ilk bölümünde gösterdiği çaba, gayret ve çalışmalara borçludur. “Demokratik Sağ” kavramını da ilk ortaya atan kendisidir.[2] Siyasi yaşamıyla ilgili tecrübelerini anlattığı bir kitabını geçtiğimiz yıllarda okumuştum.[3] ”Yalnız Demokrat”ın içeriğinin daha geniş ve dolgun olduğunu, bu başarıda sorularıyla Ferruh Bey’i sıkıştıran gazeteci Fatih Uğur ile gazeteci ve akademisyen İhsan Dağı’nın payını da inkâr etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Siyasi atmosferin kızıştığı, hararetin yükseldiği bugünlerde gerek iktidar, gerek muhalefet partilerin yöneticilerinin yerinde olsaydım; Ferruh Bozbeyli’nin anlattıklarını ciddiye alırdım. Son olarak siyasi tecrübelerinden damıtılarak vecize haline getirdiği siyaset üzerine söylediği üç sözüyle yazıma son veriyorum.  “İnsanları ürküterek siyaset yapılmaz.”,”Siyaset ortak aklı bulma mücadelesidir.”, “Siyaset demek bazı insanları, bazı olayları zaman içerisinde sizin istediğiniz programın hizmetine sunmak için ayarlayabilme ustalığıdır.(s.362)”

        (Erzurum Gazetesi, 29 Eylül 2009)
                                                                      

       
                               
       



[1] Ferruh Bozbeyli, Hazırlayanlar: İhsan Dağı, Fatih Uğur, 415 sayfa, Haziran 2009, İstanbul, Timaş Yayınları.
[2] Bu kavramı şu kitabında derinlemesine açıklar: Ferruh Bozbeyli, Demokratik Sağ, 1976, İstanbul, Dergâh Yayınları.
[3] Ferruh Bozbeyli, Alaca Siyaset:(Siyasî Hikâyeler), 173 s., II. Baskı, 2000, İstanbul, Babıali Kültür Yayıncılığı.

21 Ekim 2008 Salı

ALACA SİYASET: SİYASÎ HİKÂYELER


        Ferruh Bozbeyli, 1961–1977 yılları arasında 4 dönem Milletvekilliği, Adalet Partisi’nde bir dönem Meclis Grup Başkanvekilliği, 3 dönem TBMM Başkanvekili ve Başkanlığı ve 1970 -1978 yılları arasında Demokratik Parti’nin genel başkanlığını yapmış bir siyaset ve devlet adamıdır. Bozbeyli, siyasî hatıraları “Alaca Siyaset: Siyasi Hikâyeler” isimli kitapta yayınlandı.[1] Aktif siyasetin zirvesindeyken yaşadığı ilginç hatıraları birer hikâye şeklinde bizlere sunar. Kitabın sonunda Bozbeyli’nin dönemin yerli ve yabancı devlet adamlarıyla çekilen 6 fotoğrafı da bulunmaktadır. Bunun dışında Bozbeyli, Meclisteki değişik görevlerde bulunduklarında çeşitli heyetlerle yurt dışına ziyaretlerine gider. Buradaki gözlem ve değerlendirmeleri de kitabın azımsanamayacak yekûnunu oluşturur.

        Kitap, yukarıda belirttiğimiz dönemde başarılı bir siyasetçinin gözünde “sağduyulu halk”, “ dürüst siyasetçi”, “ahlaksız siyasetçi”,  kavramlarıyla örtüşen onlarca tiplemeyi çok güzel bir şekilde yansıtır. Bozbeyli kitapta, “Koltuk olsun da büyük-küçük, sağlam-çürük, dar-geniş, renkli-renksiz, kendisini taşıyıp-taşımayacağı, kendisine yakışıp-yakışmadığı hiç önemli olmayan, sadece o koltuğa oturmak misyonuna kilitlenen” siyasetçileri kitabında ustaca anlatır. Yalnız Bozbeyli bahsettiği bu kişilerin ismini vermemeye özen gösterir. Zaman zaman mecliste vekillerin üzerine düşeni yapmadıklarında –en azından bunların içinde vicdansız olmadıklarını kanaat getirdiklerim-, vicdanlarının sesine neden kulak vermezler diye düşünüyordum. İşte Bozbeyli merak ettiğim bu sorunun kısmen cevabını verir: “...Bir yanlışlıktan, bir haksızlıktan yararlananlar, haksızlığa karşı koymak gereği duymazlar. İşte demokrasiyi hiçe sayanların gücü buradan geliyor. Bazı kimseler, haklıyla beraber olmaktansa, güçlüyle beraber olmayı daha avantajlı bulurlar. Haklıyla beraber olmak zordur. Emek ister, fedakârlık ister. Çileli iştir vesselâm. Oysa güçlünün hizmetine girmek rahatlıktır. Güçlünün gölgesinde ona da bir şemsiyelik yer düşer. Kusuruna bakılmaz, eksiği görülmez. Sadakati her lekeyi örter.” (s.10)
       
        Bozbeyli, Türk siyasetinin neden çıkmaz sokaklarda dolaştığını kendince anlatmaya çalışır. Parti içi demokrasinin işletilmemesiyle ilgili önsözünde şu ilginç yorumu yapar: “...Kendileri demokrasiden yararlandılar, demokratik basamakları kullanarak yükseldiler ama arkalarından gelecek, gelebilecek olanların yollarını kesmek için, kendi çıktıkları merdiveni yukarı çektiler, çekiyorlar.” (s.9)

        Yazar, karşılaştığı diplomasız bir arifin -bana göre kitabın en güzel anekdotu olan- kallavi değerlendirmesine oldukça şaşırır. Bu arifin cümlelerine hayran olmamanın mümkünatı olmasa gerek. Bir bayram günü Ferruh Bey evinde arkadaşları ile siyasette seçim kanunlarının yetersizliği, seçme seçilme hakkında, seçilenlerin sorumluluğu vs. üzerine sohbet etmektedir. Misafirlerden biri halkın seçimde yanlış kişileri seçtiğini bunun da çok sakıncalı sonuçlar doğurduğundan bahseder. Bozbeyli, buna şiddetle karşı çıkar. Bunun yanlış bir düşünce olduğunu anlatmaya çalışır. Halkın iradesine her ne olursa olsun saygı duyulması gerektiğini belirtir. Tam bu sırada parkın bekçisi bayramlaşmak için kapıyı çalar. Ev sahibi ve misafirler ile bayramlaştıktan sonra oturup, muhabbete katılır. Bu sırada çocuklar yaramazlık yapıp, gürültü yapınca Bozbeyli, çocuklara çok kızar:

         - Haydi çocuklar! Ya sokağa, ya odanıza… Yaramazlık yok, dedim. Bir sessizlik oldu. Yozgatlı park bekçisi:
- Efendi, dedi. Şimdi bu çocukların akılları tabanlarının altındadır. Zamanla dizine, beline, midesine çıkar. Sonra da başlarına varır. Bazen hızlı çıkar, başlarının bir karış üstünde kalır. Bazen başlarına yetişemez, midelerinde kalır. Ana-babanın vazifesi bu çocukların tabanlarının altındaki akılları- başlarına gelinceye kadar, onlara yardım etmektir. Bayramdır, çocuklara dokunma…
Bir sessizlik oldu… biri
- Ne güzel şeyler söylüyorsun. Kimden öğrendin bunları? Dedi.
Babam rahmetli söylerdi. Ama biz aklımızı başımıza alıp da okuyamadık. Öğüdü tutmak, öğüdü vermekten daha zor oluyormuş.
- Aklı başında adam olmak… Yetişmişlik, işte budur. Aklı midesinde kalmış olan insan, okusa da okumasa da aynıdır. Aklı midesinde kalan veya başından bir karış yukarda duran insanlarla birlikte politika yapmak, milletin derdine, ızdırabına çare aramak, havanda su dövmek gibi bir şey.. öyle ya, aklın yeri, baştadır.(s.19-
20)

        73 seçimleri öncesi Ege’ ye seçim geziler yaparlar. Ege’de Aydın’ a uğrarlar. Burada partinin il İdare Kurulu üyesinin birinde kahvaltı yaparlar. Yazar, bu kahvaltıda basit ama önemli bir gözlemini bize anlatır. İsmini ve unvanını açıklamadığı kişinin sofraya davet edilmeden önce oturduğunu, gelen pidelerin etli taraflarını kendisi yiyip kalan kenarlarını da yanındakilerin tabaklarına koyduğunu belirtir. Kendisinin yaşlı olduğu için kenarını yiyemediğini söyler. Bütün bu olanları genel başkan nasıl anlatır:  “Sofrada Türkiye’mizin meselelerinden, haktan, adaletten, sıradan, saygıdan söz ettik. Başka siyasetçilerin kusurlarını anlattık, birbirimize. İşte, böyle arkadaşlarla çıkmıştık, millet yoluna.. Adı büyük, gönlü küçük, açısı dar..Şimdi bizden uzaktalar...Pideleri nasıl paylaştıklarını bilmiyorum.” Bozbeyli, o zaman yanlış gördüğü bu davranışa neden müdahale etmediğini ve sessiz kaldığını şöyle ifade eder: “Bu ve buna benzer olaylar bize birer öğüt olmalıydı ama, hele dur bakalım, her kusuru görmemeli, belki sonu iyi olur, diyerek teselli bulmaya çalıştık. Atalar demişler ki: ‘Her zarar bir öğüt, ne zarar tükenir ne öğüt.’ öyledir. Öğüt, öğütten anlayanlar içindir.” (s.107)

        Bozbeyli’nin siyasi hayatta yaşadığı ihanetler rahmetli Bölükbaşı’nın yaşadıklarından hiç de geri kalmayacak türdendir. Ahlaksız olan insanların bir kısmı bu davranışlarını gizlemede çok maharetlidir. Ancak yatsının gelebilmesi için şartların ve zeminin de müsait olması gerekir. Bu üçü bir araya geldiği takdirde bu insanların ipliği pazara çok rahat bir şekilde çıkar. Yazar, pazarda her türlü ipliğin satıldığını, nelerinde satılabilecek durumda olduğunun ipuçları sayılabilecek birçok olayı bize çok güzel bir şekilde anlatmaya çalışır:

         “…bir arkadaşımız daha vardı. Gayretli, çalışkan, aldığı her işi canla başla yapmaya çalışan, güler yüzlü, esprili, sevimli bir arkadaştı. Cümlelerinin sonunda kafiyeli kelimeler bulmaya çalışırdı. …Nutuklarının münasip bir yerinde, halkın kendisine inanmasını sağlamak için: “Ben müftüyüm, Camiden çıkmış müftüye mi, meyhaneden çıkmış Zühtü’ye mi inanacaksınız?” derdi.
        1973 seçimlerinden bir müddet sonra, özellikle AP’nin halkın vermediğini, diğer partilerden almağa çalıştığı bir dönem başlamıştı. Adam ayartma ve adam ayarlama ilmini oldukça geliştirmişlerdi. Çeşitli vaatlerin yapıldığı, paranın döndüğü rivayet ediliyordu. Bir grup milletvekili de partimizden ayrılmışlardı. Gidenlerin arkasından kızgın sözler söyleyenler vardı. Bir gün:
        - Arkadaşlar, ben gözümle görmedim. ‘gördüm’ diyene de rastlamadım. Pazarlıkta da yoktum. Bir şey söyleyemem dedim. Bir Konya milletvekili: “Ben derim sayın Başkan! Bunlara her yerde satılmış derim. Aksini kendileri ispat etsinler.” demişti. Sonraları, kendi de AP’ye gitti. Ne şartlarda gitti, bilmiyorum.
        Bir gün, teşkilat meclisi toplantısında söz alan Isparta il İdare Kurulu üyesi Muammer Songür, şöyle konuşuyordu:
- Ben bir bakkalım. Benim, Allah’a karşı da, insanlara karşı da, tek borcum teraziyi doğru tartmaktadır. Siz de “devlet terazisini doğru tartacağız” dediniz,  sizin arkanıza düştük. Isparta’da yüz adamdan yetmişine sor, “AP’liyim” der. Benim gibi bir bakkal AP’li olmuş veya olmamış ne çıkar? Ama bir türlü peşimi bırakmadılar. Evimi taşladılar, çocuğumun üstüne araba sürdüler. Rızkımızla oynamaya kalktılar, olmadı. Ben Demokrat Partiliyim. Acaba, bu milletvekili ağabeylerin başına gelenler, benim başıma gelenlerden daha ağır, daha dayanılmaz şeyler miydi ki, partimizi bırakıp gittiler. Bilmiyorum.
Muammer Songür de bilmiyordu. O da, bilmek istiyordu. Son dönemlerde, Türkiye’deki siyasî ortam, hemen her sınıf ve meslekten insanın meclislere girmesine imkân tanıdı. General, profesör, gazeteci, işçi, köylü, imam, avukat, doktor, mühendis, esnaf, öğretmen her zümreden milletvekili ve senatör vardır. Büyük iş sahipleri, bu işe pek heves etmezler. Onların milletvekili ve senatörlerden ahbapları ve arkadaşları vardır.

Türkiye’de, hemen her sınıf ve meslekten insanlar, siyaset sınavından geçmiştir. “Ben öğretmenken, ben üniversitedeyken, daha hür çalışırdım. İşlerimi vicdan rahatlığı içinde görürdüm. Şimdi kendimi kısıtlamış, büzülmüş hissediyorum.” diye yakınanları bilirim.

Bu siyaset sınavından, hocalar, imamlar da geçti. Hâlâ kan-ter içinde sınav salonunda sırasında bekleyenler vardır. Yukarıda sözünü ettiğim, cümlelerini kafiyeli düşürmeye çalışan, müftülükten gelme, milletvekili arkadaşım bir gün bana geldi: “Sen,bu satılma işini gözümle görmedim.” diyorsun ya, benim başımdan bir iş geçti dedi. Uzun bir süre peşimi bırakmadılar. Bir gün evime birkaç sakallı geldi. Hepsi de tanıdığım, sevdiğim, hürmet ettiğim kimselerdi. Aldılar beni kısaca.” Bundan şu çıkar, şundan şu çıkar.” diye, lafı döndürüp dolaştırıp benim Demokratik Parti’den istifa etmeme getirdiler. “İstifa et de, AP’ye geçme, o da olur.” dediler. Terazinin bir kefesinde ben, bir kefesinde de bir milyon vardı. İçimden bir muziplik geçti. “Peki, dedim. Ben bu parayı alsam bile, karımla, çocuğumla beraber yiyeceğim. Karımı içeri çağırıp onunda fikrini alalım.” Bizim hanım geldi. Kendisine olup bitenleri anlattım. “Bu parayı alırsam, ekmek edip yer misin?” diye sordum. Bizim hanım: “Ben seninle müftüyken evlendim. Şimdi de kendimi, milletvekili karısı değil, müftü karısı biliyorum. Paraya ihtiyacın varsa, kendini satacağına evi sat.” dedi.

Adamlar da arkalarına baka baka çıkıp gittiler. Müftü efendi sevdiğim bir arkadaştı. Bir gün o da bizi ve davayı bırakıp gitti. Evine gelenlerin söylediği gibi, partimizden ayrıldı ama, AP’ ye girmedi. Belki de o yetiyordu. Ben bunları müftü efendiden dinledim. “Camiden çıkan müftü varken, meyhaneden çıkan Zühtüye” inanacak değildik ya. (s.92-93)

        Bozbeyli, 1973 seçimlerinde Demokrat Parti’nin Genel Başkanı olarak girdiği seçimlerde 45 milletvekili kazanır. Parti bunu başarısızlık olarak görür. Herkes bundaki sebepleri irdelediği, 1975’teki kısmi senato seçimlerine laf gelince 73 seçimlerinde kaybeden bir arkadaşı bu konuyla ilgili şunları söyler:
        - Valla Sayın Başkan, dedi. Ben bu seçimlerde, yeniden senatör seçilmezsem, benim aile şerefim kaybolur. Bozbeyli, de: “sen aile şerefini, senatör seçildiğin gün kazanmamıştın ki, dedim. Seçimi kaybeden bu kadar insan var. Hiçbirisi sırf bu sebeple aile şerefini kaybetmemiştir.”(s. 98) Bozbeyli, daha sonra bu kişinin Demokratik Parti’den ayrılıp, seçilebileceği bir partiye gittiğini söyler.


DEĞERLENDİRME

        Ferruh Bozbeyli’nin aktif siyasette olduğu dönemlere yetişemedim. Dönemi yaşayan kişilerden kendisi hakkında hep iyi şeyler duydum. Çok yakın bir akrabası olan Abdulmüttalip Bulguroğlu’nun bana anlattıklarından yola çıkarak siyasi nüfuzunun zirvede olduğu zamanlarda, öğretmen olan kardeşi öğretmenliğe; Emlak Bankası’nda memur olan kardeşi memurluğuna devam etmiştir. Bunda ne var? Olması gereken değil mi? diyebilirsiniz. Yaşantısında kırık çizgilerin, alnında kara lekelerin, arkasında hiçbir şaibenin olmadığı şahsiyetlere Süheyl Ünver’in dediği gibi “gıpta ile bakmalıyız.” diyorum. Özellikle kitabında satır arası çok ince mesajlar gönderiyor. Dinlemek isteyen kulaklar, anlamak isteyen beyinler, görmek isteyen gözler, bunları ciddiye alması gerekir diye düşünüyorum. Hele de siyasette faal olanlara, kendilerine yol haritası sayılabilecek bu hatıraları özellikle okumalarını tavsiye ediyorum.
               
(Kayseri Erciyes Gazetesi, 21 Ekim 2008)


[1] Ferruh Bozbeyli, Alaca Siyaset (Siyasî Hikâyeler), 173 sayfa, II. Baskı, 2000, İstanbul, Babıali Kültür Yayıncılığı