11 Ağustos 2009 Salı

II. MEŞRUTİYET’İN KLASİK PARADİGMALARI


Türk modernleşme sürecinin en önemli kilometre taşlarından biri de şüphesiz 1908 senesinde, 93 Harbi’yle süresiz olarak kapanan Meclis-i Mebusan’ın tekrar açılmasına neden olan II. Meşrutiyet’in ilanıdır. Tarihçilerin çoğunluğu Osmanlı Devleti’nin 1908–1918 yılları arasını Meşrutiyet döneminin sınırları olarak belirler. Meşrutiyet’e büyük umutlar bağlayan Osmanlı aydınlarının hayal kırıklığına uğraması uzun sürmez. Devrin büyülü havasında söylenen “Hürriyet”, “Müsavat” ve “Uhuvvet” sloganları havada kalır. Osmanlı Devleti’nin çözülüşü hızlanarak artar. Osmanlılık gömleği arka arkaya girilen Trablusgarp, I. ve II. Balkan ve I. Cihan Savaşları’yla parçalanır. İmparatorluğun ölümüne yakın yaşanılan trajedi ve travmalar birbirini kovalar. Osmanlı Devleti’nin bu dönemi çok yoğun, hızlı ve adeta parçalanarak geçirmesi günümüzde,  siyaset bilimine, sosyolojiye, fikir akımlarına ilgi duyan akademisyen ve araştırmacılar için çok zengin ve mümbit bir alan oluşturur. Meşrutiyetle başlayan yakın tarihimize olan ilgi her geçen gün artmaktadır. Özellikle 100. yılı dolayısıyla 2008 yılında ülkemizde “Meşrutiyet” birçok sergi, toplantı, konferans, panel gibi etkinliklerle; yayımlanan kitaplarla; dergilerin özel dosyalarıyla enine-boyuna masaya yatırılıp tartışılmıştır.[1]

Akademisyen Mustafa Gündüz tarafından hazırlanan –başlıkta ismi yazılı- doktora tezi 2007 yılında Lotus Yayınevi’nce yayımlanır.[2] Henüz haberdar olduğum, zevk alarak okuduğum, uzun bir emeğin ürünü olan çalışmayı ele almak istiyorum. Mustafa Gündüz Bey, II. Meşrutiyet’in Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık gibi fikir akımlarının temsil kabiliyeti yüksek, en önemli ve uzun ömürlü temsilcileri olan İçtihad, Sebilü’r Reşad ve Türk Yurdu mecmualarını çalışmanın sınırları içerisinde ele alır. Türk düşünce hayatının vazgeçilmez hareket alanlarını oluşturan bu mecmuaların “Eğitim”, “Kadın”, “Aile”, “Dil”, “Dilde Sadeleşme”, “Toplumsal Sorunlar ve Değişme” konularına yaklaşımını, ürettiği fikirleri masaya yatırır. Bu dergilerdeki metinleri karşılaştırmalı olarak inceleyip benzerlikleri ve farklılıklarını ortaya koyar.

Gündüz, bahse konu olan dönem (1908–1918 arası) itibariyle dergilerin çıkışını hazırlayan sebeplerden, dergilerin biçimsel özelliklerine; yazar kadrosundan, dönemin toplumsal sorunlarına, toplumsal geri kalmışlığın sebepleri ve çözüm yollarına; toplumsal değişmenin yönü ve niteliğinden, eğitim faaliyetlerine, medreseler hakkındaki düşüncelerine, yabancı okullar ve eğitim sorunlarına; Kadın, aile ve çocuğa bakış açısından, kadınların eğitilmesine, kılık-kıyafet tartışmasına, evlenme ve çok eşliliğe; dilde sadeleşmeden, alfabe tartışmalarına kadar daha sayamadığım birçok konuda mecmuaların bakış açısını ortaya koyar. Bununla da kalmaz üç derginin modernleşme ve eğitim alanındaki çalışmalarının benzer ve farklı yanlarını meydana çıkarır.

İncelemelerin sonucunda, fikir akımlarının temsilcisi olan bu mecmuaların yazar ve aydınlarının ülkenin kangrenleşmiş sorunlarına ve bu sorunların çözümlerine bakışındaki benzerlik azımsanamayacak kadardır. Abdülhamid’e muhaliflikleri, kullanılan konu başlıkları, toplumsal sorunlar ve bu sorunlara çözüm önerileri, toplumsal değişimin yönü ve rengi, toplumsal geri kalmışlığın sorumlularının kimler olduğu, eğitim sorunlarına ve yabancı okullarına bakışları tıpatıp benzeşmese de -ayrıntıda farklılık olmakla birlikte- büyük oranda örtüştüğünü söyleyebiliriz. Farklılıklarından birkaçını da kısaca şöyle belirtebiliriz. İçtihad tam bireysel teşebbüsün sonucunda, Sebilü’r Reşad ve Türk Yurdu daha organize çalışmanın sonucunda çıkarılmıştır. Türk Yurdu dışında bahse konu olan dergiler, zaman zaman İstanbul harici şehirlerde hatta İçtihad farklı ülkelerde de çıkarılmıştır. Sebilü’r Reşad’a hükümet ve meşihat tarafından verilen örtülü destek, Türk Yurdu’na Orenburglu Tatar zengini Mahmut Bay Hüseyinof’un himayelerini göz önünde bulundurarak İçtihad’dan farklılık arz eder. Türk Yurdu’nun Orta Asya ile bağlantısı, Sebilü’r Reşad’ın dünyanın özellikle de İslam coğrafyasının farklı bölgelerine muhabirler göndermesi, dergilere çok geniş coğrafyalardan haber toplama imkânı sunmuştur. Gündüz, aynı çeşitlilik ve genişliğin Abdullah Cevdet’in şahsî gayretleri ile çıkan İçtihad’da olmadığını belirtir. Biyografiler dergilerin vazgeçilmezidir. 44 biyografiyle Türk Yurdu başta gelir. Sebilü’r Reşad’ın biyografilerinde tek bir batılı ismin olmaması dikkat çeker. Daha çok İslâm tarihinin önde gelen tarihçilerinin, âlimlerinin ve düşünce adamlarının biyografilerini vizyona çıkarmıştır. Türk Yurdu Türklüğe hizmet etmiş olanları ön plana çıkararak Avrupa ve Doğu düşünce adamlarına yer vermiştir. İçtihad da Doğu ve Batı dünyasının düşünce adamlarının biyografilerine öncelik vermiştir. Üç derginin de batıya karşı açık muhalefeti olmamakla birlikte farklılıklarını Gündüz şöyle açıklar: “Kurtuluş çaresi olarak görülen yollardan en önemlisi sayılabilecek başlıkta farklılık vardır; bu başlık; ‘Batılılaşma’, ‘Avrupalılaşma” ve “Avrupa’dan nelerin alınıp alınmayacağı’dır. Temelde Avrupalılaşmaya karşı bir duruş yoktur ama, nasıl Avrupalılaşacağı konusunda ortaya çıkan bir süzgeç konulmuştur. Bu süzgeç İçtihad’da daha geniş ve geçirgen, Sebilü’r Reşad daha sık ve süzmecidir.”(s.511) Eğitim çalışmaları bakımından farklı biçimlerde ve alanlarda en fazla faaliyeti Türk Yurdu göstermiştir. Sebilü’r Reşad’ın yaptığı en önemli hizmet ise Heybeliada Sebilü’r Reşad Mekteb-i İbtidai’nin kurulmasıdır. Sebilü’r Reşad’ın dini ve sosyolojik yönü ağır basan dergi olmasına rağmen sanatsal yönünün çok cılız olduğunu, Türk Yurdu mecmuasının edebiyatın neredeyse bütün türlerindeki yazıların dergiye serpiştirildiğini, en çok çeviri yazıların ise Sebilü’r Reşad’da olduğunu belirtir yazar. İçtihad’ın eğitim alanındaki farklılıklarından biri de Osmanlı hanedanın eğitilmesi üzerinde durmasıdır. İçtihad ile Sebilü’r Reşad arasındaki en belirgin farklılıklardan ve tartışmalardan birisi ise tesettür konusudur. Birincisi örtünmenin bir iman esası olmadığını diğeri ise bu işin tartışılmayacak bir önemde bulunduğunu savunur. Harflerin ıslah edilmesinde hemfikirlerken, ıslahın şekli konusunda farklılıklar bulunmaktadır. İçtihad daha radikal bir şekilde Latin harflerine geçmeyi, diğerleri ise değişik çalışmaları önerir. Türkçe Kur’an, İbadet ve Hutbe konularında da oldukça farklılıklar bulunmaktadır. Türkçe Kur’an tercümesini İçtihad desteklerken Sebilü’r Reşad karşı çıkmıştır. Sebilü’r Reşad’ın Türkçe Kuran’a karşı muhalefetinin yanında Türkçe hutbe konusunda derginin bazı yazarları ortak dil üzerinde anlaşılması gerektiğini belirtirken derginin diğer yazarları hutbenin Türkçeye ya da başka dillere çevrilebileceğini belirtir. Kıyafet, Türkçe Kur’an, İbadet ve Hutbe konularında Türk Yurdu genelde çekimser kalmıştır.

Yazar, Kılıçzâde Hakkı ve Abdullah Cevdet’in dışındaki hiçbir yazarın ütopik fikirlerinin olmadığını, bahsi geçen dergilerin ikisinde ya da üçünde de yazan yazarların olduğunu, Türk Yurdu ile Sebilü’r Reşad arasındaki ideolojik yakınlığın Balkan Savaşlarından sonra daha keskin hale geldiğini, Meşrutiyet döneminin yazarlarının birçoğunun, birkaç yıl sonra yazdığın arkasında durmadığını söyler.(s.487)

Bu çalışmayı okurken günümüzdeki bu fikir akımlarının temsilcileri ile bahse konu olan dönemdeki yazarlar arasındaki farklılıklar hemen dikkatimi çekti. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabilirim. Günümüz İslamcı aydınların neredeyse tamamı “Abdülhamid, tartışılmayacak kadar büyük devlet adamı ve din adamıdır” şeklinde yaklaşırken devrin İslamcılarından örneğin Mehmet Akif 1909’da “İstibdâd” isimli şiirinde II. Abdülhamid’e “İblis” diyecek kadar muhaliftir. Yine aynı keza Meşrutiyet İslamcılarından Mehmet Fahrettin ve Mehmet Akif gibileri tabiri caizse “devletin kurtuluşu aynı zamanda dinin de kurtuluşudur” şeklinde yaklaşırken (s. 247) günümüz İslamcı aydınlarının devlete bakış açısı bu kadar sıcak olmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Abdullah Cevdet’in çıkarmış olduğu derginin ilk zamanlar kapağında “İslami dergidir” yazıldığını, Cevdet’in din bilgisinin çok yüksek olduğunu, yazdığı makalelerden hemen anlaşıldığını hatta Gündüz, Abdullah Cevdet’in “Cihân-ı İslam’a Dair” isimli makalesinin sanki bir din görevlisinin vaazını andırdığını bunun altındaki isimli imzanın görülmediği takdirde Sebilü’r Reşad’a yayınlanan bir makale olduğunu hemen herkesin söyleyebileceğini iddia eder. Günümüz Batıcılarının en azından azımsanamayacak kadarının din ve ilahiyat konularında tecessüsünün çok az olduğunu söyleyebiliriz. Türk Milliyetçilerinin Meşrutiyet döneminde eğitim hamleleri konusunda çok atik olduğunu, buna karşın günümüz Milliyetçi aydınlarının düşünce olarak belki aynı şekilde bakmasına rağmen pratiğe baktığımızda eğitim hamlelerinin diğer muarızlarına rağmen geri olduğunu belirtebiliriz. Öbür taraftan Türk Milliyetçiliği ile Marksizm arasında kan uyuşmazlığı hemen fark edilirken Meşrutiyet dönemindeki Türk Yurdu’nda Fransız Marksist Parvus müstear isimli A.İ. Helphand’ın “Milli ekonomi”, “Köylülerin gelişmesi” konusunda yazıları dikkat çeker. (s. 392)

DEĞERLENDİRME

Meşrutiyet döneminin fikir akımları ve temsilcileri üzerine geniş çaplı akademik araştırmaların olduğunu fakat daha ziyade siyaset penceresi açısından fikir akımları ya da fikri mimarlar üzerinde çalışmaların olduğundan haberdarız. Bu çalışmada Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi fikir akımlarının temsil kabiliyeti yüksek dergileri olan “İçtihad”, “Türk Yurdu”, Sebilü’r Reşad” gibi dergilerin modernleşme ve eğitime katkılarını, birbiriyle olan farklılık ve benzerliklerini ortaya çıkarmak için mukayeseli olarak incelenmiştir. Bu çalışmayı farklı kılan özelliklerden birisi de modernleşme ve eğitime katkıları anlamında Batıcının, Türkçünün ve İslamcının büyük oranda benzemesidir. Meşrutiyet döneminin, Cumhuriyet’in adeta veri tabanı olduğunu belirtir yazar. Türk Yurdu ve İçtihad Mecmualarının birikimlerinin Cumhuriyet döneminde uygulanmaya başladığını vurgulayabiliriz. Ayrıca Cumhuriyet dönemindeki inkılâplardan şapka dışındakilerin tamamının Meşrutiyet döneminin aydınlarınca tartışıldığını söyleyebiliriz. Neredeyse her sayfasından bir şeyler öğrendiğim bu çalışmanın yazarını tebrik ediyor, taşradaki bir üniversitede görev yapmasına rağmen önümüzdeki on yıllarda Kemal Karpat, Şükrü Hanioğlu ve Şerif Mardin gibi dünya çapında bir sosyal bilimci olacağına inanıyorum.[3] Bu alanda tecessüsü diri olanlara bu kitabı hararetle tavsiye ederim. 

               (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 11-13 Ağustos 2009)   
 
[1] Yaptığım küçük araştırmaya göre Divan, Türk Yurdu, Köprü, Toplumsal Tarih, Doğu- Batı, Türk Edebiyatı dergileri 2008 yılının muhtelif aylarında Meşrutiyet’in 100. yılı dolayısıyla kapak ve özel sayısı olarak Meşrutiyet’i masaya yatırdılar.
[2] Mustafa Gündüz, II. Meşrutiyet’in Klasik Paradigmaları: İçtihad, Sebilü’r-Reşad ve Türk Yurdu’nda Toplumsal Tezler, 614 sayfa, 2007, Ankara, Lotus Yayınevi, http://www.lotuskitap.com.tr/  
[3] Mustafa Gündüz’ün Abdullah Cevdet’in seçme yazılarından hazırladığı  “İçtihad’ın İçtihadı” isimli kitaba yazdığı takdim de Prof Kurtuluş Kayalı, Gündüz’ün çalışmaları ve eserlerine bakarak  “Türkiye’de sosyal bilimlerin gelişmesinde iz bırakacak bir noktaya götüreceğine inanıyorum” der. Gündüz’ün  “Osmanlı Mirası Cumhuriyet’in İnşası: “Modernleşme, Eğitim, Kültür, Aydınlar” isimli kitabına da Prof. Şükrü Hanioğlu bir takdim yazmıştır. Burada Gündüz, hakkında şu öngörüde bulunur: “Alanımızdaki çalışmaları bir bayrak yarışına benzetecek olursak, Dr. Gündüz bayrağı daha ileri götüren bir kuşağın en parlak temsilcilerinden birisidir ve çalışmaları hepimiz için gerçek bir iftihar vesilesidir.”   

28 Temmuz 2009 Salı

SAKIP SABANCI’DAN HAYAT OKULU DERSLERİ


Biyografi kitaplarının kahramanlarının kâhir ekseriyetinin okul hayatındaki başarısı hemen dikkat çeker. Öğretmenlerin “adam olacak çocuk”u derslerdeki notundan, başarısından, sorduğu sorulardan anladığını, hissedebildiklerini söyleyebiliriz. Gel gör ki öbür yandan okul hayatında başarılı olamamış hatta okul hayatı yok denilecek kadar az olanların içerisinden ne deryaların ne beyinlerin ne cevherlerin çıktığına da şahidiz. Bir eğitimci olarak okuduğum biyografi kitaplarından sonra sınıftaki öğrencilerin ahvaline bakıp “adam olacak çocuk” tahmini yapmanın zorluğunun farkına vardım. Okulda eğitim-öğretim boyunca öğreneceği bilgi, beceri ve davranışları daha sonraki dönemlerde kazananların hayat okulundaki başarısı artmaktadır. Türk Sanayicilerinin seçkin örneklerinden merhum Sakıp Sabancı da sağlık şartları[1] ve -o dönemki kendince makul şartlar dolayısıyla- liseden ayrılarak okul hayatına son verir. Sakıp Sabancı, ömrünün ilk 52 yılını, babası Hacı Ömer Sabancı’nın kişiliğini, iş hayatını, Sabancı Holding’in kuruluş hikâyesini, Sabancı Holding’in başarısını yazmış olduğu ilk kitabında anlatır.[2]

“Hacı Ömer Sabancı Holding Anonim Şirketi”ne babalarının ismini vermeleri nezaketinin, babalarına duydukları ihtimamın çok ötesinde bir durum olduğunu kitabı okuyunca öğrendim. Kitapta Sakıp Sabancı’dan daha çok babası Hacı Ömer Sabancı’nın kişiliği, sanayi ve ticari yaşantısı daha öne çıkıyor. Babası Hacı Ömer Bey'in ibretlik yaşantısı bulunmaktadır. Cumhuriyetin doğumundan birkaç yıl önce Hacı Ömer çalışmak için Kayseri’nin Akçakaya Köyü'nden Adana’ya gelir. Fabrikada pamuk işçiliğinden başlayıp fabrikatörlüğe uzanan hayat hikâyesi boyunca durmak bilmeksizin çalışır. Oğlu Sakıp Bey'in deyimiyle “Hamuru tasarrufla yoğrulmuş, işine mecnun biridir.” Sakıp Sabancı’nın kişiliğinin ve çalışma ahlakının azımsanamayacak bir kısmını babasından aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Babasının “ticarette siyaset, siyasette merhamet olmaz.” sözünü kulağına küpe yapıp kendisini hiçbir zaman aktif siyasetin rüzgârına kaptırmadığını biliyoruz. Gayet mütevazı bir yaşantısı olan Hacı Ömer Bey'in yeri gelip üzerine bir yeni elbise almamasına rağmen antika eşyalara, sanat eserlerine çok para vermesinden sanata olan tutkusunu hemen sezebiliyoruz. Hatta antikacı ve müzayedeci Aret Portakal’ı[3] kendisine sanat danışmanı olarak alır. İşlerinin ve ikametgâhlarının Adana’da olduğu dönemde bile Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın Emirgan'da yaptırdığı, kendilerinin deyimiyle “atlı köşkü” Paşa’nın torunu İffet Hanım'dan satın alır. Bu köşk alındığı sırada oğul Muhliis Sabancı Bey 3000 m²lik evi değil de niçin 22000 m²lik köşkü alıyoruz sorusunu baba Sabancı’ya yöneltir. Hacı Ömer’in verdiği cevap gayet ilginçtir: “Büyük yer, büyük arsa her zaman iyidir. Büyük arsaya rahmet fazla yağar. Büyük yerde insan daralmaz. Evin büyüğü iyidir. Adamın büyüğü de iyidir. İnsan iş tuttu mu büyük tutmalı. Aile dediğin büyük olmalı. Büyüğü idare edenin kârı da büyük olur’ dediğini sonra da ‘…yalnız burnunu büyütmeyeceksin’ diye nasihat verdiğini” (s.83)  Bu köşkte birçok sanat, kültür, siyaset ve devlet adamı ağırlanır. Örneğin bu köşkte devrin Irak Kralı Faysal ile Başbakan Nuri Paşa gibi birçok yabancı misafir de ağırlanır.

Hacı Ömer döneminde açılan Bossa fabrikasının açılış töreninde konuşma yapan üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın: “Hacı Ömer, bu eseri meydana getirdiği için, böylesi eserlerin yapımına devam etmen için Allah benim ömrümden alıp senin ömrüne eklesin.” dediğini belirtir.(s.319) Sakıp Sabancı, babasını anlatırken en çok askerî ve bankacı mahfilinden arkadaşı olduğunu vurgular. Bu arada Sabancı Holding, bünyesinden epey siyaset ve devlet adamı da çıkarır. Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanlarımızdan Turgut Özal, Eski Başbakanlarımızdan Naim Talu, Eski Başbakan yardımcılarından Medeni Berk, Eski Ticaret Bakanlarından Ahmet Dallı ve Cihat İren, Eski Bayındırlık ve İskân Bakanlarından Safa Giray, Eski Devlet Bakanı Vehbi Dinçerler siyaset öncesi ve sonrası dönemlerde Sabancı Holding’de çalışmışlardır.

Gerek günümüz gerek Hacı Ömer Bey'in yaşadığı dönem itibariyle iş ahlakını çocuklarına aşılamaya çalışan baba ülkemizde ne yazık ki çok azdır. “Sabancı”nın bir dünya markası haline gelmesinin ipuçları Hacı Ömer Bey'in çocuklarına çocukluklarında iş ahlakı mayasını çalmasından gelir kuşkusuz. Sakıp Bey bu durumu şöyle izah eder: “Biz biraz büyüyünce, babam sabahın saat dördünde, gün ağarırken bizi kaldırır, pamuk almaya götürürdü. Taş köprünün başında sıcak bastırmadan Adana’ya pamuk getiren arabaların üzerine çıkar, pamuğun iyisini, kötüsünü ayırmaya çalışırdık. Arkadaşları ‘bu yaşta bebeler pamuktan ne anlar’ diye takıldıklarında babam ‘alışsınlar..’ derdi. Köprübaşından ahşap ve döküntü borsa binasına yönelirdik. İşimiz bittiğinde gün ağarmaya başlardı. Adana barlarında eğlenen, para yiyen toprak ağalarıyla onların çocukları yorgun, tükenmiş evlerine dönerlerdi o saatlerde.” (s.42)

Merhum Sakıp Sabancı’nın birçok kişinin bildiği gibi çocuklarından ikisi özürlüdür. İlk zamanlarda bu duruma oldukça üzülür. Çakı gibi duran, raprap yürüyen askerleri gördüğünde oğlunun durumu aklına geldikçe hüzünlenerek ağladığını beyan eder. Günlerden bir gün işyerinde kendini tutamayıp ağlayınca Yüksek Mühendis Muammer Dolmacı kendisine şunları söyler: “…'Bu Allah’ın çizgisi. Sen değiştiremezsin. Ama damdan düştün, bağrın yanıyor. Diğer damdan düşenlerin de bağrının yandığını bil. Sen imkânın olduğu için, tüm kapıları sonuna kadar zorlamış, en sonunda gerçeği öğrenmişsin. Ama imkânı olmadığı için tüm kapıları zorlayamayan, kapıların ardında ümit olduğunu sanıp yüreği yananlara yardımcı olmak senin görevindir.’ dedi.” (s.81) Bunun üzerine Türkiye’de spastik engelli çocuklar üzerine kafa yormaya başlar. Akabinde de Sabancı Vakfı bünyesinde “Erol Sabancı Spastik Çocuklar Tedavi ve Eğitim Merkezi”ni kurarlar.

Şirketleri kurumsallaşıp her geçen gün büyümeye başlayınca kendi bünyelerine ait bir vakıf kurmaya karar verir. Bu vakıf 1985 yılı itibariyle okul, öğrenci yurdu, kültür sitesi, kütüphane, spor tesisi gibi kalıcı 33 esere imza atar. Sakıp Sabancı bu vakfın doğum öncesinden bahsederken 1964 yılında Japonya gezisindeki Büyükelçimiz Melih Esenbel’in kendisine ettiği bazı nasihatleri unutmaz: “İşinde başarılı olmuş, işini yoluna koymuş bir iş adamının bazı sorumlulukları vardır. Ben işimi yapıyorum, benim görevim işimde başarılı olmak diyerek, toplumsal sorumluluklardan kurtulamaz. Bu sorumluluklardan ilki, seçimle gelinen yerlere en layık kimselerin oturmasına gayret etmektir. Japonya’da başarılı iş adamları öncelikle meslek kuruluşlarında, sonra mahalli idarelerde ve nihayet parlamentoda en lâyık kişilerin bulunmasına ilgi gösterirler.”(s.220) “…Mektep yapacaksın, üstüne yazacaksın, Sabancı Mektebi diye. O yazı sadece gösterişi amaçlamamakta… Bir davetiye çıkarma niteliğinde, o tarafının ağır bastığını kabul edeceksin. Mesajın 50 milyon insandan, milyonda bir kişiye ulaşsa, yılda 50 okul yapılır.”(s.248)

Prof. Dr. Siyami Ersek, Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Mümtaz Zeytinoğlu, İdil Biret, Suna Kan, Leyla Gencer, Cemal Reşit Rey, Hayati Tabanlıoğlu, Münir Nurettin Selçuk, Burhan Felek, Yaşar Doğu, Celal Atik, Adnan Kahveci gibi iş, tıp, sanat ve spor dünyasının önde gelen kişilerinin büstlerini İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’ne yaptırması da Sakıp Sabancı’nın babası gibi sanata düşkün olduğunu belirtisidir. Ayrıca gittiği tiyatro oyunlarında sanatçılara çiçek yaptırarak sanatçıları mutlu etmeye çalıştığını vurgular.

Sakıp Sabancı, kitabında, yaptıklarının dışında yapamadıklarını da açık yüreklilikle söyler. Burada da hantal bürokrasi karşısına çıkar. Kendisini yetiştirmeye çalışan Sabancı ömrü boyunca 13 kitap yazarak, birçok konferans vererek, radyo ve televizyon programlarına çıkarak birikimlerini kamuoyuyla paylaşır. Son olarak kendisine rahmet dileyerek gençlere ettiği 10 altın nasihatle yazımı bitiriyorum:

1. Sağlıklı olun.
2.    Manevi güce inanın.
3.    Birlik konusuna önem verin
4.    Bilgili olun, lisan öğrenin.
5.    Hedefinizi belirleyin
6.    İşinize sahip çıkın.
7.    Hangi işi yapacaksanız, o işi “en iyi bilenlerle” işbirliği yapın.
8.    Beraber çalıştıklarınıza güvenin.
9.    Kurumlaşın.
10.Tasarruf yapın. (s.308–311)

        (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 28-30 Temmuz 2009)



               


[1] . Lise yıllarında Zatürre hastalığına yakalanır. 3 yıl boyunca her okul döneminde 3-5 ayı yatakta geçtiği için 3 yıl üst üste sınıfta kalır. Daha sonra da okuldan ayrılır. 
[2] Sakıp Sabancı, İşte Hayatım, 367 sayfa, 2. baskı, Radar Reklam A.Ş. tarafından düzenlenip Aksoy Matbaacılık A.Ş.’de basılmıştır.
[3] Kitapta “Baba Portakal” diye bahseder. Bu aile yüzyıllık müzayedecilik ve antikacılıkla uğraşır. Bugün  “Portakal Sanat ve Kültür Evi”nin işletmesinin sahibi olan Raffi Portakal kızıyla birlikte bu işi yapmaktadır.  4 kuşaktır bu işi yaptığını bir gazete haberinden öğreniyoruz.   http://www.milliyet.com.tr/2002/03/21/pazar/apaz.html

21 Temmuz 2009 Salı

KANUNİ DÖNEMİNDE BİR AVUSTURYA SEFİRİNİN TÜRKİYE GÖZLEMLERİ


Kitap okumayı alışkanlık haline getirdiğimden beri okuduğum alanların içerisinde sosyal bilimler genellikle köşe başını tutar. Tarihi kaynakların içerisinde de –tarihi araştırma ve akademik çalışmaların zihni daha fazla yorduğundan olsa gerek- bahse konu olan dönemin olaylarını yaşayan kahramanların, tarihi kişiliklerin hatta şahitlerin yazmış olduğu günlük, mektup, hatıra, seyahatname türü kitaplar oldukça ilgimi çeker. Türklerin yüzyıllardır sözlü geleneğinin çok kuvvetli olmasına rağmen; “yazı” ile arasında soğuk savaşın devam ettiğini söyleyebiliriz. Son 150 yıldır modernleşme ve sanayileşmenin sonucunda okur-yazar Türklerin şiir ve mektubun dışındaki alanlara el atması ve kayda değer birçok başarı elde etmesi şüphesiz sevindirici bir durumdur. Hal böyle olunca yabancı seyyah, diplomat, gazeteci ve ajanların; Türklerin kültürü, askerî, siyasî, dinî ve gündelik yaşamları hakkında yazdığı eserlerin vazgeçilmez önemde olduğunu belirtebiliriz.

Birçok tarihçinin “Türk Asrı” dediği 16. Yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin dünyada en çok sözünün dinlendiği, sesinin gür çıktığı asırdır. Diğer taraftan bu yüzyıl aynı zamanda Batı/Avrupa/ Hıristiyan âleminde Türk korkusunun zirveye tırmandığı yıllardır. Bu korku ve panik Türklerin başarısının yavaş yavaş sorgulanmasına; Türkler hakkında daha sağlıklı bilgilere ulaşılmasına neden olur. Osmanlı Devleti’nin sınırlarının Avusturya’ya kadar dayandığı Kanunî Sultan Süleyman döneminin son yıllarında Avusturya Sefiri olarak 8 yıl görev yapan Ogier Cheiselin De Busbecq, 1555–1562 yılları arasında Türkiye’deki gözlemlerinden oluşan 4 mektubu okul arkadaşı Nicholas Michault’a gönderir. Bu mektuplar daha sonra kitap halini alır.[1]

Bu mektuplar Türkler ve Osmanlı Devleti’yle ilgili gayet dolgun tespit ve rafine müşahedelerden oluşmaktadır. Aynı zamanda Avrupalı ve Hıristiyanların Türk imparatorluğuna bakışını da gayet net göstermektedir. Busbecq’un arkadaşına yazdığı mektuplarda devrin önemli siyasî olaylarından Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi, Düzmece Mustafa Olayı, Şehzade Beyazıd’ın isyanı, Osmanlı-İran ilişkileri tafsilatlı bir şekilde anlatılır. Eser, 16. yüzyıl Türkleri ve Türkiye’si hakkında birçok ilginç bilgi içerir. İstanbul’da olan depremler ve veba salgınları da dönemin büyük sosyal olaylarındandır. Yazar, Türklerin temizliğe, çiçeğe çok önem verdiğini; uğur ve talihi çok ciddiye aldığını, siyah rengin uğursuzluk olarak algıladığını; içki, kumar ve eğlence düşkünlükleri olmadığını, kâğıt ve zar oyunlarını bilmediklerini ifade eder. Gezdiği yerlerde ot, arpa, buğday ve yulafın çok az olduğunu vurgular.

Müellif, Türkler ve devleti hakkında değerlendirmelerde bulunurken sık sık kendi ülkesi ve insanlarının durumunu belirterek mukayesede bulunur. Örneğin, kabiliyet ve liyakate göre insanların –Padişahlık hariç- her makam ve mevkiye gelebileceğini oysa ki kendi ülkesinde böyle bir durumun olmadığını beyan eder. Gerek savaşta gerek savaş dışında Türk askerinin güç şartlara nasıl sabır gösterdiğine, gelecek için ne kadar fedakârlık yaptığını, her türlü yemeğe itiraz etmediğini, askerlerin sıhhatlerine dikkat ettiğini, giyim-kuşamının mevsime göre değişiklik gösterdiğinin altını çizer. Türk askerî sistemiyle Avusturya askerî sistemini kıyaslayarak durumun kendileri açısından ilerde ne kadar vahim olacağını şöyle anlatır yazar: “Bizim askerî sistemimizle Türk sistemini karşılaştırınca geleceğin bize neler hazırladığını düşünüp korkudan titriyorum. Karşılaşan iki ordudan biri galip gelecek –ki bu herhâlde Türk ordusu olacak- diğeri de mahvolacaktır. Çünkü Türk Ordusu sırtını kuvvetli bir imparatorluğun geniş kaynaklarına dayamış, zinde, tecrübeli, sarsılmamış bir kuvvet. Askerleri zafere alışmış, zor şartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam ve disipline riayetkâr, uyanık ve kanaat ehlidirler. Bizimkilerde ise umumi bir fakirliğe mukabil hususi bir israf, yıpranmış kuvvet, maneviyat bozukluğu, tahammül yokluğu ve idmansızlık var. Serkeş askerler, aza kanaat etmeyen subaylar. Disiplin kavramıyla alay ederiz. Başıboşluk, sarhoşluk, serkeşlik, zevke düşkünlük bizde alabildiğine vardır. Daha kötüsü yenilgiye alışmış bulunmamızdır. Bu durumda neticenin ne olacağı gün gibi aşikârdır. Herhalde şimdilik İran lehimize bir durum yaratmakla beraber, Türkler İran’la bir anlaşmaya vardıkları zaman onlardan ve diğer şark devletlerinden de yardım görerek bütün güçleriyle boğazımıza sarılacaklardır. Bu büyük tehlikeye karşı ne kadar gevşek ve hazırlıksız olduğumuzu düşündükçe içim ürperiyor.”(s.74)

Yazar, kendi memleketlerinden çok daha fazla sayıda dilencinin burada olduğunu söyler. Türklerin tarih hakkındaki bilgilerinin efsane olduğunu beyan ederek şu ilginç tespiti yapar: “…Türklerde tarih kavramı hiç yok. Bütün devirleri birbirine karıştırıyorlar. Neredeyse ‘Hazreti Eyüp, Kral Süleyman’ın teşrifat nazırı, İskender Başkumandanı idi’ diyecekler. Daha büyük saçmalıklara bile düşebilirler.”(s. 41) Devrin yemekleri hakkında ayrıntılı bilgiler vererek Osmanlıların sofra zevkine çok düşkün ve obur olmadıklarını belirtir. İstanbul ve Anadolu’da gördüğü hayvanları da anlatır. Atlar hakkındaki gözlemleri dahi iki sayfa tutar. Osmanlıların dünyadaki gelişmelere karşı açık olduğunu, kendilerinden gördüğü büyük küçük toplar vs. icatları hemen benimsediklerini ancak kitap basmak ve umumi saatler yapma konusunda duyarsız davrandıklarını belirtir.

Busbecq, İstanbul’daki güzellikleri anlata anlata bitiremez ancak beri yandan eskiden Hıristiyan toprakları olan bu yerlerin barbar Türklerin elinde olması karşısında oldukça üzgün ve mahcuptur. Bu durumu şu cümlelerle ifade eder: “Ne var ki, asil toprak, bakımsızlıktan şikâyetçi, bir Hıristiyan eli bekliyor gibi. Vaktiyle yarattığı medeniyeti bize aktarmış olan bu yerler, şimdi barbarlara karşı bizim yardımımızı diliyor, verdiğini geri istiyor. Fakat heyhat. Zira Hıristiyanları yönetenlerin akılları başka şeylerle meşgul. Esiri bulunduğumuz eğlence, oburluk, hasislik, kin ve hasret, bencillik yüreklerimizde öyle ağır bir yük ki başımızı kaldırıp gözlerimizi göğe çevirecek imkânı bulamıyor, temiz bir düşünceye, bir ideale erişemiyoruz. Sayısız menfaatler ve zenginlikler dolu güzel yerleri barbarların elinden almak dururken gözlerimizi Hindistan ve daha uzak yerlere dikmişiz. Çünkü oralardan daha kolaylıkla ve daha fazla ganimet elde etmek mümkün…”(s.33)

Yazarın satırlarında -Türkleri barbar olarak görmekle birlikte- Türklerin başarısı karşısında hayranlık ifadeleri hemen göze çarpar. Ülke ve dindaşlarının mevcut durumlarını daha başarılı hale getirecek birikimlerden yoksun olduğunu belirterek Türklerin üstün moral değerlerini özellikle vurgular. Büyük devletin başarısını irdelemeye çalışır. Son olarak eserin tercümesinin kimin tarafından yapıldığı ve başındaki takdim yazısının sahibi belirtilmemektedir. Bunun yanında devrin yerleşim yerlerinin yanına şimdiki isimlerinin bir kısmı yazılmış fakat yazılmayanların da hatırı sayılacak kadar olduğunu belirtebiliriz. Bir editör gözüyle gözden geçirilip Türk okuyucusunun karşısına çıkarıldığında daha isabetli ve verimli olabileceğini düşünüyorum.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 21-22 Temmuz 2009)


[1] Ogier Chiselin De Busbecq, Türkiye’yi Böyle Gördüm, 134 sayfa, 2004, Ankara, Elips Kitap

14 Temmuz 2009 Salı

İŞGAL ALTINDAKİ TOPRAKLARA YOLCULUK


        Okuduğum tarih kitaplarına dayanarak Türklerde yüzyıllardır seyahat kültürünün olgunlaşamadığını, haftalık olarak mesire alanlarının dışında herhangi bir gezi alışkanlığımızın olmadığını, bunun için de Evliya Çelebi standardında aydınlarımızın yok denecek kadar az olduğunu söyleyebiliriz. Bu olgunun şüphesiz birçok sebebi vardır. Türklerin sosyo-ekonomik durumu ve alışkanlıkları hemen akla gelebilir. Anadolu insanının erkek nüfusunun azımsanamayacak kısmının sadece askerlik vesilesiyle yaşadığı coğrafyanın dışına çıkabildiğini en azından büyüklerimizden duymuşuzdur. Dolayısıyla yaşadığı yerleşim alanı kadar dünyası olan insanlarımızın hiç de az olmadığı bir tarihi dönemeçten gelmekte olduğumuzu belirtebiliriz. Son yıllarda Türk insanının, her yerinden tarih fışkıran, çeşitli kavim ve medeniyetlere beşiklik etmiş olan ülkemizi ve Osmanlı Devleti’nin asırlarca hüküm sürdüğü coğrafyaları merak etmeye başlaması şüphesiz sevindirici gelişmedir. Özellikle ülkemizde orta sınıfın gelişmesi, küreselleşmenin nimetlerinden Anadolu insanın da yararlanmaya başlaması sonucunda gerek ülkemizin gerek daha önceki devletimizin yaşadığı coğrafyalara tertip edilen gezilerin artmakta olduğunu söyleyebiliriz. Kendim de bir memur olarak imkânlar ölçüsünde ülkemizin nadide yerlerini Faruk Nafiz’in “El gibi dolaşma Anadolu’nda, / Arkadaş, yurdunu içinden tanı.” mısralarını ciddiye alarak gezmeye çalışıyorum. Yurtdışına şimdilik çık(a)madım, eğer Allah kısmet ederse hayalini kurduğum, türküsünü çığırdığım, düşünü gördüğüm tarihî şehir ve eserlere bir gün kavuşacağım. Birkaç yıldır yaz tatilinin gelmesiyle birlikte -kültürel gezilere çıkacak olan okur-yazarların çoğunun gezi yapacağı bölgeye ait kültürel, tarihi ve sosyal kitapları okuduğu- gibi gidemediğim ülke ve şehirler hakkındaki gezi yazılarını okumaya başladım.

        Haçlı Savaşları’nın esin kaynağı olan, Üç büyük dinin mabetlerinin olduğu, Osmanlı Devleti’nin iktidarı altında 401 yıl yaşayan Filistin topraklarını oldukça merak etmişimdir. Bu çerçevede gazeteci-yazar Harun Çelik’in İşgalci[1] isimli eseri zihin dünyamda güzel bir geziye çıkmama vesile oldu. Gazeteci-yazar Çelik, 14 yıllık gazetecilik birikiminin 5 yılını İran, Afganistan, Hindistan ve Pakistan’da kazandı. Doğu-İslâm toplumları hakkında sağlıklı gözlem ve tespitleri olan Çelik’in Filistin ile diğer gördüğü İslâm toplumları arasındaki farklar ilginçlik içerir.

        Yazarın onlarca yıldır genelde İslâm âleminin özelde Ortadoğu’nun kanayan en büyük yarası Filistin’e olan tecessüsü had safhadadır. Eser, yazarın vize almak için uğradığı İsrail’in Ankara Büyükelçiliği’ne gitmesiyle başlar. Çelik, İsrail ve Filistin topraklarındaki gezi boyunca gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini kaleme alır. Tarih boyunca İşgal altında yaşamayan bir milletin ferdi olan Çelik, işgal altındaki Filistin’de gezi boyunca işgal havasını teneffüs eder, Yahudi ve Dürzi askerlerin namlusunun gölgesinde Mescidi Aksa’da namaz kılmaya çalışır. Bütün dünyanın jandarmalarına inat İsrail’in yaptığı sistemli zulüm ve eziyetleri yakından görür. Filistinlilerin küçümsenemeyecek kısmının işgal durumuna kanıksamasına şaşırır. Yahudilerin kutsal Şabat günlerindeki etkinlikleri ve bir kısmının Müslümanlara olan tacizini belirtir. Yahudilerin ağlama duvarında kippa değil de bere takarak ibadetlerini anlamaya çalışır. İsrail’deki aşırı dindar kitlenin nüfusun çoğunluğu olmadığını ama çoğunluğunun sesi olduğunu, bunların İsrail kamuoyunda en çok sesi çıkanlar olduğunu belirtir. Özellikle belli Yahudilerin nüfusun çoğalmasına yönelik çok çocuk yapmaya çalıştığını ifade eder. Yahudilerin hepsinin asker olduğunu, sivilin yok denilecek kadar az olduğunu beyan eder. İsrail’in birçok ülkeden gelen Yahudilerce kurulduğunu bunlar arasında da siyasi çekişmenin olduğunu vurgular. Yazar, Filistin sorununa Arap âleminin gerekli hassasiyeti göstermediğini, Türkiye’nin ise aksine Filistin davasına çok da istenilen düzeyde olmasa da sahip çıktığını, birbirinden farklı görüşte bulunan bütün Filistinlilerin bu gerçeğin farkında olduğunu vurgular. Hamas ve El-Fetih arasındaki kan uyuşmazlıkları hakkında tafsilatlı bilgi sunar. Yazar, daha önceden Türkiye’de tanıştığı Filistinli arkadaşları vesilesiyle Filistin’de gündelik ve sosyal hayatın nabzını bu arkadaşların aileleriyle tutmaya çalışır. Burada Türk, Türkiyeli ve Osmanlı torunu olmanın geçer akçeliği karşısında de teselli bulmaya çalışır.

Yazarın kaleminin antiemperyalist bir çizgide olmasına rağmen İsrail askerleri tarafından Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına karşı çıkıp buldozerin önüne atılarak ölen Rachel Corrie’ne eseri ithaf ettiğini belirtebiliriz. Harun Çelik’in önsözünde belirttiği gibi kitapta birçok eksik ve takviye edilmesi gereken hususlar olduğunu ama samimiyet kokmayan bir cümle dahi olmadığına ben de katılıyorum. Bir duyarlı aydının “işgal” karşısındaki sancısını her satırında karşılaştığımız bu eseri merak edenlerin okumasını ümit ederim.

         (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 14-15 Temmuz 2009)

[1] Harun Çelik, İşgalci, 242 s., Ocak 2008, Ankara, İskenderiye Kitaplığı, Anekdot Yayınları.

9 Temmuz 2009 Perşembe

BOSNA’DA TÜRK KÜLTÜRÜNÜN İZLERİ


Osmanlı Devleti’nin “Hasta adam” olarak yatağa düşüp sonunun geldiği zamana kadarki yaşadığı felaketler unutulacak cinsten değildir. Savaşlardaki yenilgiler, meydan savaşında galip gelip masa başında kaybetmeler, kurşun atmadan teslim olunmalar, toprak kayıpları neredeyse kader haline gelir. Anadolu’dan başka gidecek yeri olmadığını düşünenlerin İstiklâl Savaşı’na dört elle sarılması bu yüzden olsa gerektir. İlber Ortaylı, Sakarya Savaşı’ndaki subay kadrosunun neredeyse yüzde 60’ının Balkanlardan dayak yiyerek, yüzyıllardır yaşadığı yerleri, evleri barklarını terk ederek gelenler olduğunu bir kitabında yazmıştı. Özellikle Balkanlardan tabiri caizse kovulma, o dönemi yaşayanların hafıza ve kişiliklerinden asla silinmemiştir. Öbür taraftan ardı sıra yapılan savaşlar, tehcirler, mübadele derken yaşanılan acıların kaydı ve yası tutulamamıştır. Genç kuşaklara da kaybedilen topraklarımızdan dolayı her yıl ülke haritasının değiştirildiği aktarılamamıştır. Son yıllarda ibrenin tersine doğru dönmekte olduğunu söyleyebiliriz. Yaşanılan toplumsal travmanın yası kuşaklar sonra tutulmaya; verilen can, akıtılan kan ve gözyaşının sebebi adeta sorgulanmaya başlanılmıştır. Bu kanaate varmamızı sağlayan saikleri de şöyle sıralayabiliriz: Özellikle son on yılda o dönemi anlatan tarih kitaplarının sayısında artış olduğunu yayıncılar belirtir. Kitapların ana fikri de yön değişmek zorunda kalmıştır. Milletimizin savaşlardaki kahramanlık ve fedakârlıktan daha ziyade insan ve toprak kayıplarımızın ne kadar olduğu sorulmaya ve sorgulanmaya başlanılmıştır. Çanakkale Şehitliği ve Sarıkamış’ı ziyaret edenlerin her geçen yıla göre arttığını yetkililer söylüyor. Konu olarak Balkanlardaki hüzünlü geri çekilişimizin hikâyesini anlatan televizyon dizileri geniş halk kitlelerince izlenmeye başlanılmıştır. Evlad-ı Fatihan topraklarına kültür turları düzenlenerek ecdadın yaşadığı yerleri yerinde görmeye gidenlerin her geçen gün arttığını belirtebiliriz. Akademisyenlerin de Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan ayağını konu alan araştırmalarını yaygınlaştırmaya başladığını söyleyebiliriz.

Bu çerçevede “Bosna’da Türk Kültürünün İzleri” adıyla bir eser yayınlanmıştır.[1] Eserin yazarı halen muvazzaf hizmette asker olan Şenol Alparslan, Osmanlı’nın hâkimiyet alanı içerisinde bulunan bu bölgelerde muhtelif görevlerde bulunmuş ve Bosna’da Türk Kültürü hakkındaki tecessüsü kendisini bu alanda doktora çalışması yapmaya sevk etmiştir. Bahse konu olan doktora çalışması 2004 yılında tamamlanır. Çalışma tamamlandıktan 4 yıl sonra kitaplaşır. Eser; Önsöz, Giriş, Sonuç, Ekler ve Kaynaklar bölümünün dışında 6 bölümden oluşmaktadır. “Balkan Coğrafyası ve Bosna Tarihine Bir Bakış” bölümünde Bosna’nın Osmanlı öncesi dönemden, Osmanlı ve sonrası 2000’li yıllara kadarki tarihi anlatılır. İkinci bölümde Boşnak toplumunun kimlik ve etnik yapısı ve nüfusu konuları incelenir. Üçüncü bölümde Boşnakların tarihi süreçteki İslamiyet öncesi ve sonrası yaşamı irdelenir. Dördüncü bölümde Boşnakça ve Türkçe arasındaki ilişki vurgulanır. Beşinci bölümde Osmanlı Döneminde yapılan Türk eserleri ve mevcut durumu konu alınır. Altıncı bölümde ise Boşnakların günlük sosyal yaşamı, aile, yeme-içme, giyim-kuşam ve insan ilişkileri masaya yatırılır.

Eser okununca Osmanlı şemsiyesi altında 415 yıl bulunan Bosna’da Türk kültürünün izlerinin bütün yobazlık ve nefrete rağmen silinemediğini, Türklerin sayesinde Müslüman olan Boşnaklara olan düşmanlığın asırlarca sürdüğünü ve son olarak 90’lı yılların başlarında bütün dünyanın gözleri önünde kırıma uğratıldıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kitabın yazarı, Türk devletinin sınırının ve Türkçenin çekilmeye başlamasıyla birlikte Boşnakların kendilerine yönelik düşmanlığın artmaya başladığını her geçen gün de katmerleşerek arttığını belirtir. Eserden Bosna’daki yerleşim yerlerinden bazılarının ülkemizdeki Fethiye, Kilis, Foça, Ilıca, Tuzla, Çardak, Bostan vs. gibi yerlerin aynısı olduğunu öğreniyoruz. Kitapta Türk Kültürünün İzleri’ni yansıtan görsel malzemelerin oldukça fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında da Türklere olan nefretin had safhada olduğunu gösteren bir anıt ve heykel de dikkat çeker. Kosava Savaşı’nın Sırplar tarafından unutulmaması için 1953 yılında yapılan bir anıtta Muharebede ölen Sırp Kralı Lazar’ın ağzından kendisiyle beraber savaşmayan Sırplar lanetlenir: “Sırp ve Sırp Ulusundan olup da Kosava Savaşı’na katılmayana asla ne erkek ne kız çocuk verme!...Elleri beyaz veya kırmızı şarap yapamasın…Bacakları tutmasın…”(s.21) Hersek Duvno bölgesinde bulunan çocuğu devşirme olarak alındığı için “sözde” eli belinde yas tutan Hıristiyan bir anneyi temsil eden iki metre boyundaki haç heykeli de (s.129) Osmanlı’nın devşirme politikasının Sırplar tarafından nasıl anlaşıldığını gösteren görsel bir malzeme olarak yorumlanabilir.

Kalemiyle kültürümüze de değerli bir hizmette bulunmuş kumandan paşaya, böylesi bir eser kazandırdığı için şükran ifade eder, benzeri diğer çalışmalarını da yayınlamasını temenni ederim. Türk çocuklarının da bu eseri okumasını ümit ederim.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 9-10 Temmuz 2009)


[1] Şenol Alparslan, Bosna’da Türk Kültürünün İzleri, 352 sayfa, Aralık 2008, İstanbul, IQ Yayınları.

30 Haziran 2009 Salı

ABDULLAH CEVDET'İN DOĞRU ANLAŞILABİLMESİNE DOĞRU

    Ülkemizde özellikle de son 150 yıldır muhtelif fikir akımlarının bazı temsilcileri, düşünürleri, anlatmak ve gerçekleşmek istekleri düşüncelerinin en azından ana fikrini toplumdaki okur-yazarlara aktarabilmişlerdir. Bu yazar ve düşünürlerin bahtiyar olduğunu söyleyebiliriz; ama bu bahtiyarlar kadar şanslı olmayan da birçok “düşünür”ümüzün olması oldukça düşündürücüdür. Nedendir bilinmez bazı yazar ve düşünürler fikirlerinden ve kişiliklerinden çok farklı boyutta kamuoyunda tanınır, hatta bazıları düşüncelerinin tam zıttı bir portreyle tarif edilir. Yanlış anlaşılması kuşaklar boyu devam eder. Ülkemizdeki bu talihsizler zincirinin en önemli halkalarından birisi de Abdülhamid, Meşrutiyet ve erken Cumhuriyet döneminin fikir sakalarından Abdullah Cevdet’tir. Gerek yaşadığı dönem gerekse ebedî âleme ayrıldığı dönemden beri Abdullah Cevdet kamuoyunda materyalist, Kürt milliyetçisi, dinsiz, “yurtdışından damızlık insan getirmek” isteyen vs. gibi hiç alakası olmayan düşüncelerle tanınır. Geçmiş yıllarda Abdullah Cevdet’in fikir dünyasını aydınlatmaya yönelik Şükrü Hanioğlu’nun özgün çalışması ve Cemil Meriç’in sağlıklı tahlilleri bulunmaktadır. Fakat bu tespitlerin düşünce arenasında çok ses getirdiğini söyleyemeyiz.

Abdullah Cevdet’in 3–4 kuşaktır yanlış tanınmasından ızdırap duyan -Abdullah Cevdet ve dönemine vakıf- bir akademisyenimiz bu sancısını dindirmek gayesiyle Abdullah Cevdet ve İçtihad Dergisi gibi özel konular üzerine araştırma yapanların dışındaki aydınlarımıza doğru bir “Abdullah Cevdet Portresi”nin ana hatlarını çizmeye yönelik bir çalışmaya imza atar. Akademisyen Mustafa Gündüz, Abdullah Cevdet’in muhtelif zamanlarda kahir ekseriyeti İctihat Mecmuasında yayımlanan yazılardan bir seçki oluşturur. “İçtihad’ın İçtihadı” isimli bir makalesini hazırladığı kitaba isim olarak verir.[1]  

Eser, Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı’nın yazdığı “Takdim”, Gündüz’ün yazdığı “İfade-i Meram” ve “Abdullah Cevdet ve Mecmuası” isimli Giriş yazısından sonra Abdullah Cevdet’in yazdığı seçkilerden oluşan birçok yazılarından oluşmaktadır.

Dr. Abdullah Cevdet birbirinden farklı birçok ülkedeki muhtelif dergi ve gazetede yazmıştır. Kendisiyle özdeşleşen en önemli eseri ise İçtihad Mecmuasıdır. Bu dergi 1904 yılından öldüğü 1932 yılına kadar dönem dönem kesintiye uğramakla birlikte İçtihad’ı çağrıştıran “Cehd”, “İşhâd”, “İştihâd”, “Âlem”, “Eski İçtihad” isimler adı altında Cenevre, Mısır ve İstanbul’da yayımlanır. Cemil Meriç, Abdullah Cevdet’in kültür ve birikimiyle “tek başına bir edebiyat fakültesi” mesabesinde olduğunu vurgular. Abdülhamid döneminde yurtdışında çıkarır İçtihad’ı. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İstanbul’a gelir. Bundan sonra artık dergi İstanbul’da çıkar. İlk zamanlarda İttihatçılar ile iyi geçinir. Daha sonra İttihatçıların icraatları ve fikirlerini eleştirdiği için dergisi sık sık kapatılır. Kendisi tehdit edilir, bu tehdit sonunda 1915’te dergiyi tatil eder. Gündüz Beyin ifadesine göre Abdullah Cevdet’in İstanbul’a gelmesinden 1918’e kadar hemen hemen her faaliyeti, söyledikleri ve yazdıkları tenkit edilir.

Yazarın, Dr Abdullah Cevdet’in fikir dünyasının iskeletini doğru bir şekilde anlatabilmek düşüncesiyle hareket ettiğini üst paragraflarda belirtmiştik. Onlarca yıldır yanlış bilinmesine yol açan “damızlık insan getirmek fikri” gibi bir düşüncesi olmadığını beyan eder. Yanlış anlaşılmasına müsait olan fikrini açıkladığı makaleleri de kitapta bulunmaktadır. Bu kötü yargının hammaddesi şöyle oluşur. 1919 yılında Sıhhıye Müdürlüğü görevindeyken bir Fransız dergisine Anadolu’nun yoksul ve cahil halkının eğitilebilmesi için Balkanlardan gelen eğitimli göçmenlerin uygun yerlere yerleşmesini öneren içerikte bir demeç verir. Bütün fırtınalar bunun üzerinden çıkarılır. Kamuoyunda 1925 ve 2005 yılında özellikle gündemi işgal eder. Gündüz, Abdullah Cevdet’in yaşamı ve düşünceleriyle “tezatlar ma’şeri” ve “fikir çapkını” olarak görüldüğünü beyan eder. Cevdet’in düşüncelerini sert bir üslup ile anlatması da yanlış anlaşılmasına katkı sağlamıştır şüphesiz.

Dr. Cevdet aynı zamanda şairdir. 1931 yılında şiirlerini “Karlı Dağdan Ses” adıyla kitaplaştırır. Gündüz, Cevdet’in şair yönüne vurgulamak amacıyla her yazı ve makalesinin başına bir dörtlüğünü koyar. Bu kitaptaki makaleleri İslam âleminin ve Osmanlı Devlet ve toplumunun geriliği, Anadolu’nun yoksulluğu, cehaleti ve fakirliği konuları önceliklidir. Yazar, Abdullah Cevdet’in kendi yazdığı makalelerin dışında tercüme yönüne dikkat çekmek amacıyla Ernest Renan’ın bir makalesinin tercümesini, Celal Nuri ve Süleyman Nazif ile ilgili polemikleri dolayısıyla bu yazarların birkaç makalesini ve Tıbbiye yıllarında Peygamberimize yazdığı bir naatını da kitaba koymuştur. “Cihan’ı İslâm’a Dair” gibi birçok makalesini okuyanların bu makaleyi Mehmet Akif, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh yazmıştır diyebilir. “Mutmain Değilim” gibi birçok makalesine bakanların bu yazının sahibinin Yusuf Akçura, Ziya Gökalp yazmıştır sanabilir. Abdullah Cevdet düşmanlarının ezici çoğunluğunun dahi bu kitaplardaki makalelerinin büyük çoğunluğunun altına imza atacağını düşünüyorum. Neticede dün Cevdet’in çözüm olarak sunduğu fikirlerin azımsanamayacak kadarı bugün hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Bugün birbirinden farklı dünya görüşüne sahip fikir namusu taşıyanların aynı paydada buluşacağını kolaylıkla söyleyebiliriz. Ayrıca Dr. Abdullah Cevdet’in fikirlerini beğenmesek veyahut kabul etmesek dahi o dönemin aydınlarının çoğundaki idealist ruha hürmet göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu kitaptaki Cevdet’in makalelerinden dikkatimi çeken husus da dönemin illet haline gelmiş bütün problemlerinin masaya yatırılmasından her zaman için “çuvaldızı kendimize, iğneyi karşımızdakine batıralım” fikrini benimsemiştir. Kitabı hazırlayan Mustafa Gündüz’ün Abdullah Cevdet’in makale ve yazılarının özüne dokunmadan daha iyi anlaşılmasına yönelik birçok gerekli tavzihte bulunduğunu belirtebiliriz. Son olarak Abdullah Cevdet’in seçme yazılarından bu kitap hazırlanırken “Abdullah Cevdet Kürt Milliyetçisi, bölücü bir yazardır” iddialarını çürütecek bu konular hakkındaki makalelerinden birkaçı da olsaydı daha güzel olabilir diye düşünüyorum.

(Gaziantep Oluşum Gazetesi, 30 Haziran–1 Temmuz 2009)



[1] Abdullah Cevdet, İçtihad’ın İçtihad’ı (Abdullah Cevdet’ten Seçme Yazılar), Hazırlayan: Mustafa Gündüz, 241 sayfa, 2008, Ankara, Lotus Yayınevi, www.lotuskitap.com

9 Haziran 2009 Salı

DAĞI DELEN IRMAK: H. KEMAL KARPAT


Türkiye’de beyin göçünün bir asırdır hızla artarak devam ettiğini söylememiz bilinenlerin tekrarı olarak görülebilir.[1] Ülkemizde bilimsel ve akademik çalışma yapacak rahat ortam bulunamadığını gerekçe göstererek daha gelişmiş ülkelere göç eden aydınlarımızın bu durumunu anlayışla karşılaşabiliyorum; fakat buradan bağlarını koparanları, bir daha ülkesinden tarafa yüzünü dahi dönmeyenleri anlamakta zorlanıyorum. Büyüklerimizin birkaç kuşaktır sorduğu “giden gelmiyor acep nedendir” sorusunu zaman zaman kendime sormuyor değilim. Birkaç yıl yurtdışında -özellikle de ABD ve Avrupa ülkelerinde- bulunan kadim bir dostum, buradaki gözlemlerini anlatırken Türkler hakkında ilginç ve bir o kadar da acı tespitte bulunmuştu. “Uzun zamandır dışarıda yaşayan sosyo-ekonomik, kültürel ve eğitim durumu düşük olan vatandaşlarımız Türk televizyon kanallarının dışındakileri izlemiyor. Bunun karşısındaki durumlara sahip olan aydınlarımız da bulunduğu ülkenin veya yabancı kanalların dışında bir Türk televizyon kanalı izlemiyor.” Geçen haftalarda Ermeni Sorunu hakkında bir kitabı[2] okurken bana göre ilginç, çarpıcı bir bilgiyle karşılaşmıştım. I. Cihan Harbi’nde Ruslarla birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan Gönüllü Ermeni birliklerin içerisinde ABD’den gelenlerin de olduğunu öğrenmiş oldum. Bu birliklerle ilgili bir fotoğraf beni etkilemişti. Bunların en azından bir kısmının Anadolu’daki misyoner okullarını bitirdikten sonra Amerika’ya göç eden Ermeni aydınlar olduğunu tahmin ediyorum. Devletimize ve ülkemize düşman olan bu Ermeni aydınların tavrına imrendiğimi söyleyebilirim.

Yurtdışında bulunan okur-yazarlarımız hakkında karamsar bir tablo çizdikten sonra bizleri bahtiyar kılacak olanların da olduğunu peşinen vurgulamak durumundayız. Sosyal bilimler alanında dünyanın ehil kalemlerinden Prof. Dr. Kemal Karpat, bunlardan biridir.  Ömrünün kahir ekseriyetini doğduğu memleket ve vatandaşı olduğu ülkelerin dışında geçirmesine rağmen nabzı her zaman ülkesinde atmıştır. Sözü bu bilim adamının yaşam öyküsünün anlatıldığı kitaba getirmek istiyorum. Emin Tanrıyar’ın Kemal Karpat ile yapılan söyleşilerden oluşan eser Türkiye İş Bankası Kültür yayınlarının nehir söyleşi dizisi kapsamında hazırlanmasına rağmen son anda -kamuoyuna açıklanmayan ama Karpat’a göre muhtelif sebepler dolayısıyla- yayınlanmaktan vazgeçilir. Daha sonra bu eser İmge Yayınevi tarafından yayımlanır.[3]

        Kitabın ilk bölümünde yazar, 200 yıldır Türklerin Balkanlardan ricatının acı öyküsünü kendi ailesi ekseninde anlatmaya çalışır. Memleketi Babadağ’ın nüfus kompozisyonun Türkler aleyhine nasıl değiştirildiğini, dedesinin zaman zaman Türkiye’ye geldiğini, hatta buraya zamanla gelip yerleşiriz düşüncesiyle Bandırma’dan arazi aldığını, babasının da Türkiye’ye 7 kez geldiğini, Türkiye’ye göç etmek istediğini ama buna ömrünün yetmediğini belirtir. Daha sonraki yıllarda ülkenin Komünist rejime geçmesiyle Türkler daha da mağdur olur. Karpat 1946’da, annesi Zübeyde Hanım da 1967’de TC vatandaşı olur. Şimdi Babadağ’da birkaç evin dışında hiçbir Türk’ün kalmadığını belirtir.

        Yazar, Balkanlardaki Türklerin sistematik bir şekilde devam eden göçünün sosyal ve siyasi sebepleri üzerinde geniş izahatlarda bulunur. Edebiyatçı olmayı çok istediğini, buna hazırlandığını ama kendini bir anda sosyal bilimler alanında bulduğunu belirtir.(s.565) Edebiyatçı olsaydı ne kadar başarılı olurdu bunu bilemeyiz ama göç konusunda hafızasından silinmeyen, 12-13 yaşlarında yaşadığı bir olayı öyle ustalıkla anlatır ki okuyanların çarpılmaması mümkün değildir. Aynı zamanda muhacirliğin ne hazin bir trajedi olduğunu insanın gözleri önüne serer. Yazar, 8–10 arabayla Anavatana göç etmek için hazırlanan akraba ve köylülerin köyden ayrılma sahnesini şöyle anlatır:

“ O civarlarda. Nihayet diğer köylerden arabalar da geldi. Yol kenarına dizildiler. Tanımadığım insanlar, çocuklar, hatta köpekler, kediler arabadan indiler, ‘Hadi hazır mısınız, vatana göçüyoruz, gidelim’ dediler. Babadağ’da oturan ve imamlık yapan uzaktan akrabamız Salim Hoca, tam hareket edilecekken, ‘Durun!’ dedi. O zaman ilk defa tarihle göçün, acının kaynaştığını gördüm. Salim Hoca’nın geçmişinin ne olduğunu, bilgisinin nereden geldiğini bilmiyorum, fakat orada çok etkileyici bir nutuk çekti: ‘Biz bu topraklara gelmişiz, burada herkesle kardeş gibi yaşamışız. Dedelerimiz, büyük dedelerimiz yüzlerce yıl burada yaşamış, hepsi burada gömülü. Bu topraklar bizim kanımıza işlemiş ve şimdi biz kurbanız. Gidiyoruz, vatanımıza dönüyoruz. Bir rüya varmış bir zaman, rüya bitti, dönüyoruz vatana. Buraları terk ediyoruz. Mağlup olarak dönüyoruz!’ Heyecanlanarak devam etti: ‘Gerçi yenildik ama yok olmadık. Şimdi yeni bir geleceğe doğru gidiyorsunuz. Ve siz geleceğin kahramanları, hadi çıkarın kalpaklarınızı!’ Rumenler, Bulgarlar toplanmış seyrediyorlar; ‘Hadi kalpaklarınızı çıkarıp bu adamlara selam verin’ diye bitirdi. Kalpak çıkarmak orada hürmet ifadesidir, herkes kalpağını çıkardı ve sonra tekrar taktı. Salim Hoca, ‘Hadi yürüyün artık’ dedi ve arabalar yavaş yavaş yola koyuldu. Yola koyuldular ama yavaş yavaş, yolda biraz bayır yukarı ya, atlar sanki gitmek istemiyorlarmış, sanki o toprakları terk etmek niyetinde değillermiş gibi adımlar ağır ağır, gönülsüzce atılıyor. Ve kafile yavaş yavaş köyümüzden çıkmaya başladı; köpekler havlıyor, gitmek istemiyorlardı…Yurdundan ayrılmak ne kadar acıymış!... Kim olursa olsun, Allah korusun… Zorla kopar gibi, arabalar gıcırdayarak, atlar istemeyerek, kadınlar ağlayarak, çocuklar sızlayarak, erkekler başı öne eğik arkaya bakmamaya gayret ederek Köstence’nin yolunu tuttular. Ormana giden yol, mezarlığın yanından geçiyordu. Sanki emir verilmişçesine bütün arabalar mezarlıkta durdu. Herkes arabadan indi, çoluk çocuk mezarlığa doğru avuçlarını açarak dua ettiler. O manzara hiçbir zaman gözümün önünden silinmez. Yurduna, her şeyine veda edip giden bir sürü insan durmuş, dua ediyor… Sonra kervan tekrar yola koyuldu ve yavaş yavaş tozlar içerisinde eridi gitti. Nereye? Anadolu’ya. Sonra akşam hayat dolu o evler kapkaranlık, bomboş kaldı. Baykuşlar geldi hemen, sanki oradan ölü çıkmış gibi acı acı bağırdılar. Bir süre göçmenleri takip eden köpekler bir yerde durup, sılaya, terk ettikleri yere dönüp havlayarak sahiplerini aradılar. Sahipleri ise çoktan Anadolu yolunu tutmuşlardı. Havladılar, havladılar… Kimse onlara kapı açmadı, yemek vermedi. Etraf bomboştu. Ondan sonra geldikleri yola dönerek, giden arabalara ulaşmaya çalıştılar. Bazıları ulaştı, bazıları yolda ölüp kaldı. Yani köpek dahi doğduğu yeri terk etmek istemiyordu.” (s.44)

Yazar tarihçi olması hasebiyle bulunduğu yörenin tarihini ince ayrıntısına kadar anlatır. Memleketi Babadağ’ın kuzeyinde, Sakça- Tuna yolu mevkiinde 1855 yılındaki Rus savaşından kalma “Arap Tabya”sının bulunduğundan bahseder. 10 yaşlarındayken buralardan geçerken yanında bulunan arif bir büyüğüne gece karanlığında ışık saçan alevlerin neler olduğunu merak ettiğinden sorar. Tabi sonradan bunun ateşböceği olduğunu öğrenir. Verilen cevabı ömür boyu unutamaz: “Nuri Ağa bana dönerek, ‘Allahın şehitlerimize yaktığı kandillerdir’ dedi. Ben sarsıldım. Hâlâ o his içimdedir. Sıradan bir adamdı Nuri Ağa; halktan biriydi. Orada gelip geçmiş savaşları, ölenleri hatırlatıyor. ‘Ateşböceği’ deyip geçebilirdi ama halk oraya bir anlam yüklemiş: ‘Bizim burada şehitlerimiz yaşıyor.’ Onlar da her vesile ile bunu hatırlatıp yaşatıyorlar. Bunu düşünseniz de bulamazsınız; içinde din de var mistizm de… Hayal de var, güzellik de var, şairlik de var.” (s.25)

Hayatı boyunca bir fikir akımının, bir siyasi partinin, bir ideolojik düşüncenin etkisinde kalmamasının emarelerini eserden anlayabiliyoruz. Örneğin doğduğu Babadağ’ın Osmanlı’nın izlerini taşıyan muhtelif etnik grup ve dinlerden oluşan bir yapısı bulunmaktadır. Babası aynı zamanda şarap satan bir imamdır. Babasının dünyevi İslâmcılığının kendisine de yansıdığını görürüz. Babasının çocuk yaşlarda kendisine anlattığı cennet ve cehennem kavramı gayet makul ve mantıklıdır: “İki çeşit cennet ve cehennem vardır. Birincisi kitapların yazdığı cennet cehennem ki onları Allah yaratmıştır; ikincisi ise insanların yeryüzünde yaşarken yarattıkları cennetler ve cehennemlerdir. Müslüman’ın vazifesi bu dünyada cennetler yaratmaktır.”(s.30) Romanya’da azınlık vatandaşı bir Türk olarak yaşadıkları unutulacak cinsten değildir. İmamoğlu olarak kısa süre imamlık yapar. Mecidiye Medresesi’nde öğrenim hayatına devam eder. Buradaki öğrendiği İslami yorum diğer eğitim aşamalarında daha net bakış açıları kazanmasına neden olur.

DEĞERLENDİRME

Prof. Dr. Kemal Karpat’ın yaşamı kendisinin belirttiği, Tanrıyar’ın vurguladığı, yayınevi editörünün kitabın ismi haline getirdiği gibi “Dağı Delen Irmak”ın başarısı gibidir. 86 yıllık ömrüne birkaç ömür sığdırabilmiş beyinlerimizdendir. Karpat’ın yaşamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğduğu 1923 yılında Romanya’nın Dobruca şehrinde başlar. 1946’da TC vatandaşı olur, 1950’den sonra da akademik yaşamına ABD’de devam eder. Wisconsin Üniversitesi’nden emekli olan Karpat üniversitenin bulunduğu Madison kentinde yaşamını sürdürür. Kalbi, gönlü ve ayağının tekinin daima ülkemizde olduğunu söyleyebiliriz. Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel ile arkadaşlık hukukları olduğunu, annesinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmesinde sayın Demirel’in yardımlarını vurgular. Türk siyasi yaşamına ilgisi hiç ama hiç sönmemiştir. Birkaç yıl önce Başbakana bir mektup yazdığını, “Kendini koyu Atatürkçü sayan kesime de güven vermek zorundasınız. Herkesin sizinle aynı fikirde olması şart değil.” diyerek bir akil adam olarak tavsiyelerde bulunduğunu biliyoruz.[4]

        
         (Gaziantep Oluşum Gazetesi, 9-11 Haziran 2009)



       
       
       

       



[1] Uzun yıllar önce bu konuyla ilgili Berrak Kurtulmuş’un  “Amerika Birleşik Devletleri’ne Türk Beyin Göçü” isimli akademik çalışmasını okumuştum. Bu eserde bir asırdır ABD’ye “göçen beyinlerimiz” in niçin, hangi sebeplerle göçtüğü sorgulanmaya çalışıldığını ve istatistik rakamlar verildiğini; bu rakamların korkutucu boyutta olduğunu üzülerek okuduğumu hatırlıyorum. (Berrak Kurtulmuş, Amerika Birleşik Devletleri’ne Türk Beyin Göçü, 1999, Alfa Yayınları)
[2] Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkanı Tuğgeneral L.M. Bolhovitinov, 11 Aralık 1915 Tarihli Resmi “Ermeni Raporu”, Hazırlayan: Mehmet Perinçek, s.125, Mart 2009, İstanbul, Doğan Kitap.
[3] Emin Tanrıyar (Söyleşiyi yapan),  Dağı Delen Irmak: H.Kemal Karpat Kitabı, 622 sayfa, Ekim 2008, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları.
[4] 1 Haziran 09’da Milliyet gazetesinde Kemal Karpat’ın Devrim Sevimay’a vermiş olduğu mülakatta bu durumdan bahseder.