3 Nisan 2011 Pazar

ASİ’DEN GAZİ’YE KARİKATÜRLERDE ATATÜRK (1919–1938)

    

   Okuma alışkanlığının erken yaşlarda çocuk ve öğrencilere nasıl kazandırılacağını bizlere şair, akademisyen ve yazarların çocukluk hayatını anlattığı bazı söyleşi ve hatıra kitapları çok güzel anlatır.[1] Özellikle de taşrada çocukluğu geçen önemli sayıdaki yazarın anılarını dikkate aldığımızda, uğraş alanlarının darlığı, etkinliklerin yok denilecek kadar sınırlı olduğu çevrede kitaba sarıldıklarını ve kitabı bir daha ellerinden bırakmadıklarını yazarlar beyan eder. Yazarlar, kitaplar sayesinde ulaşılamayan dünyaya gedik açtıklarını belirtir. Buradan hareketle hayallerindeki ülke ve dünyanın önemli şehir, fikir ve devlet adamı, sanatçıları ile arkadaşlık ve dostluk kurduklarını söyler. Tabi söylemeyi unutmayalım söz konusu dönemler daha her eve televizyonun girmediği yıllardır. Her türlü iletişim araçlarının, oyun ve vakit öldürme aracı olarak kullanıldığı günümüzde o yazarların böylesi bir çocukluk geçirmesi söz konusu olsaydı acaba yine de kitap okuma alışkanlığını kazanabilir miydi? sorusunu zaman zaman kendimize sorduğumuzda tereddütsüz evet cevabını veremeyiz herhalde.[2]

     Görselliğin ön plana çıktığı, herkesin koşturmaca seline kendini attığı günümüzde kitaplar ve okurlar da bundan nasibini aldı. Nüfusa göre basılan kitap sayısında eğitim seviyesi artmasına rağmen oldukça düşüşler yaşandı. Kitapevleri özellikle de Anadolu’dan teker teker kovuldu. Hal böyle olunca ister istemez okur profili de değişti. Kitap okumanın öneminin farkında olan ama bir türlü okuma alışkanlığı kazanamamış Türkiye’de ciddi bir okur adayı kitlesi olduğunu düşünüyorum. Bunların kitap ile yollarının kesişmesi için başta yazar ve yayıncılara önemli görevler düşüyor. Kitapların ilgi çekici, albenili hale getirmeye yönelik görsel unsurları isabetli bir şekilde kullanması gerekir. Böylesi bir yaklaşımla kitabın isminden, kapak resmine kadar ciddi emek harcandığında bahse konu olan bu okur adaylarının en azından bazılarını kitapla buluşacaklarını tahmin ediyorum.

İstiklâl Savaşı’nın önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Mustafa Kemal Paşa ve icraatları hakkında Türk toplumunun bildikleri tabiri caizse devede kulak mesabesindedir. Neredeyse ortalama bir vatandaş bile Paşa’yı heykelleri dışında pek bir fazla bilmeyecek durumdadır.[3] Ciddi eğitim almış, belli formasyondan geçmiş eğitimlilerimizin çok önemli bir kesimi dahi ilkokul seviyesindeki “Atatürk, ülkemizi düşmanlardan kurtardı” sözünün dışında maalesef bir şey söyleyemiyor.


Mustafa Kemal Paşa, hakkında araştırma, inceleme, biyografi, söyleşi, hatıra vs. alanlarda hakkında binlerce makale ve kitap yazılmıştır. Ülkemizde karikatüristlerin diliyle Mustafa Kemal Paşa’yı okumak isteyenlere salık verilebilecek kaynak eser yok denilecek kadar azdır. Bu alanda yayınlanmış, çok önemli bir boşluğu dolduracağını umut ettiğim bir esere sözü getirmek istiyorum. Yazar, İsmail Şen’in ilk olarak 2003’te yayınladığı “Asi’den Gazi’ye Karikatürlerde Atatürk: 1919–1938” isimli çalışması hakkında bu yazıda bazı değerlendirmelerde bulunacağım.[4]

Kitapta Mustafa Kemal Paşa’nın 1919 ile 1938 yılları arasında muhtelif gazete ve dergilerde yayımlanan 245 karikatürü bulunmaktadır. Şen, bu çalışmayı yapmak için dönemin özellikle de mizah dergilerinin tamamına ulaşmaya çalışır. 31 süreli yayın taranarak hazırlanan eserde bazı dergilerin hiçbir sayısına, bazılarının da çok önemli sayılarına ulaşamadığını belirtir. 

Her karikatürün künyesi verilir. Bazı karikatürler imzasız çıkar. Karikatürlerin yanında genişçe açıklamalar mevcuttur. Ayrıca karikatürler hakkında geniş değerlendirmelerde bulunulmaktadır. Bunun yanında yayınlanan mizah dergileri, karikatüristler ve karikatürlere konu olan biyografiler ile dönemin olay kavramları hakkında doyurucu bilgiler sunulmaktadır.


Karikatürlerin ezici bir çoğunluğu İstanbul’da yayınlanmıştır. Çok önemli bir bölümü de Milli Mücadele ve akabindeki Cumhuriyet’in ilk yıllarına tekabül eder. Paşa’ya ait ilk karikatür Aka Gündüz tarafından çizilip 10 Ocak 1920’de Alay’da yayınlanır. Son karikatür ise Türkiye İran dostluğu üzerine Akbaba’da 1934’te çıkar. Atatürk’ün vefatı sonrası da Atatürksüz Cumhuriyet’e yönelik iki karikatür bulunmaktadır.

Karikatürist ve dergilerin kahir ekseriyeti Milli Mücadele lehine saf tutmuştur. Refik Halid’in Aydede’sinde Milli Mücadele’nin aleyhinde bir tavır takınılmaktadır. İbrenin tersine dönmesiyle birlikte Aydede dergisinin de Milli Mücadele taraftarı bir çizgiye kaydığı gözlerden kaçmaz. Karikatürlerde İstiklal Savaşı’nın lideri Mustafa Kemal Paşa tam bir kahramandır. Paşa karikatürlerde yerine göre diş çeker, şut çeker, kulak çeker, kılıç biler, düşmanı tekmeler, harman döver, sakal tıraşı eder, boks ve güreş yapar. Düşmanın boyunun ölçüsünü alır. Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Milli Mücadele’nin kazanılmasına yönelik işgal altındaki İstanbul’da çıkarılan gazete ve dergilerin gayretleri çok önemlidir. 

Örneğin Sedat Simavi’nin çıkarmış olduğu Güleryüz Dergisi’nin 5 Mayıs 1921 tarihli ilk sayısının kapağında çizilen karikatürde paşa oldukça karizmatiktir. Karikatürün altında yazılan şu dörtlük, halkı Milli Mücadele etrafında kenetlemeye bir çağrıdır:

“Nabzında bir iman vuran kanınla
Bu ziya görmeyen ufka yükseldin
Bilmem ki semadan yüksek alnınla
Güneşin doğduğu yerden mi geldin.” (s.48)

     Karikatürlerde özellikle de galibiyet sonrası zafer sarhoşluğu oldukça fazladır. Yunan yenilgisi hakkında iğneleme çok yoğundur. Karikatürlerin yıllara ve olaylara göre dağılımı çok dağınıktır. Milli Mücadele ve sonrası yıllara ait oldukça fazla karikatür vardır. Cumhuriyet’in kurulup inkılâpların yerleşmesine yönelik epey karikatür bulunmaktadır. Bilindiği üzre Paşa’nın ilk kez 1926’da heykeli dikilir. Bununla ilgili de bir karikatür vardır. Paşa’nın karikatürüyle birlikte karikatürlerdeki Mustafa Kemal Paşa artık resme doğru yol alır. Partiler üstü, dış olaylarla ilgili konulara göre karikatüristlerin konuğu olur. Tek Adam olduğu reel politikada ispatlandıktan sonra her geçen yıl karikatürler azalır. 30 sonrası sadece 4 karikatür vardır. Yazar bu durumu sorgulamaya çalışır. Özelikle de harf Devrimi sonrası basın yayın organlarının ciddi tiraj kaybına uğraması sonrası birçok gazete ve dergi kapıya kilit vurduğunu, bundan en çok da mizah dergilerin yara aldığını söyler. 


      Kahraman Gazi, bilindiği gibi ileriki yıllarda bir tabu haline gelir. Kişiliği ve fikirleri hakkında çok açık bir şekilde vasiyeti olarak yorumlanabilecek “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.” sözü bazı kesimlerce görmezlikten gelindi. Böylesi bir yanlış Atatürk ve Atatürkçülük algısının ilk izleri sayılabilecek birkaç karikatür vardır. Mustafa Kemal’in artık dokunulmazlık zırhına büründüğünü ima eden bir karikatür mevcuttur.(s.211) 5 Mart 1924 tarihli Karagöz dergisinde Mustafa Kemal Paşa’nın muhtemelen mecliste yaptığı bir konuşmayı eline alan Karagöz aynen şunları söylemektedir: “Müsaade et, ağzını öpeyim paşam. Ben muskaya aldırmam ama, bu nutkunu muska yapıp boynumda taşıyacağım.-muskanın üzerinde “Nutuk” yazmaktadır.-“ (s.228)

      İç politikayla ilgili oldukça fazla karikatür bulunmaktadır. Lozan’ın ve Cumhuriyet’in bir an önce neticelenmesi beklenmektedir. Karikatürlerde sık vurgulanan bazı kavramlar da şöyledir. Cumhuriyet bebeğe, fidana; işgal altındaki İzmir üzüme benzetilmiştir. Hıristiyan ileri gelenleri ve Kral Konstantin’eye çorbacı denilmektedir.

      Karikatürlerde Atatürk’e yönelik doğrudan eleştiri yok denilecek kadar azdır. Olan eleştirilerde de stratejik olarak zamanlama anlamında bazı eleştiriler vardır. Atatürk’ün çevresine yönelik de çok küçük ama önemli eleştiriler de mevcuttur. Ratip Tahir imzalı 1 Ekim 1924’te Akbaba’da yayımlanan bir karikatür zaferi istismar edenleri çok güzel işaret eder. Karikatür Dumlupınar Zaferi’nin yıl dönümü münasebetiyle çizilmiştir. Ortada Mustafa Kemal Paşa altında “zaferi kazandıran”, sağında Karabekir Paşa ve bazı Milli Mücadele’nin önemli komutanlarından bazılarının altında “zaferi kazananlar”, solunda da tam olarak ikisinin kim olduğu belli olmayan, diğer ikisinin de kim olduğunu anlayamadığım, 4 kişinin altında da “zaferden kazananlar” şeklinde yazar. (s.234) [5]

     Yazarın da belirttiği gibi okuma yazma oranın çok düşük olduğu bir dönemde Milli Mücadele’nin zafer haberlerini bekleyen vatanseverlere, mücadelenin kazanılmasına yönelik kamuoyu oluşturmada karikatürler çok önemli bir görevi yerine getirmiştir. Öbür taraftan Karikatürler eşliğinde Mustafa Kemal Paşa ve özellikle de Cumhuriyet’in ilk on yılı hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için eserin vazgeçilmez önemde olduğu kanaatindeyim.


[1] Bu konuda istifade ettiğim derli toplu bir kaynağı tavsiye edebilirim. (Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, 316 sayfa, 4. Baskı, 2003, İstanbul, Nesil Yayınları)
[2] Prof. İlber Ortaylı, bir konuşmasında öğrencilerin ders yüklerinin fazlalığı ve sınav şartlarının her geçen gün ağırlaşması hakkında düşüncelerini beyan ederken ilginç bir örnek vermişti. İstanbul Teknik Üniversitesi’ni 50–60 yıl önce dereceyle kazanan ve bitiren merhum Necmettin Erbakan ve Turgut Özal, Süleyman Demirel gibi politika ve devlet adamlarının dahi bugünün şartlarında bu üniversiteleri muhtemelen kazanamayacağını iddia etmişti.
[3] Heykeller üzerinden bilgi sahibi olmada bazen karışıklıklar olabiliyor. Atatürk heykelleri ile ilgili güzel bir hikâyeyi burada anlatmadan geçemeyeceğim. Bilindiği üzre Kırşehir’de ünlü sanatçı Şemsi Yastıman’ın elinde sazlı bir heykeli mevcuttur. Gariban, vatandaşın birisi bu heykeli ilk kez gördüğünde oldukça şaşırır, şu ilginç yorumu yapar: “Allah Allah Atatürk saz da mı çalarmış? Bunu vallahi bilmiyordum.”
[4] İsmail Şen, Asi’den Gazi’ye Karikatürlerde Atatürk: 1919–1938: Atatürk’ün Yaşadığı Dönemde Yayınlanan Karikatürlerinden Yansıyan Tarih, 383 sayfa, 2. baskı, 2010, İstanbul, Sarnıç Yayınları, www.sarnic.com.tr
[5] Yakup Kadri’nin hatıralarında bu mealde eleştiriler mevcuttur. Bu konuda yazar Kadri şöyle bir yorumda bulunur: “Kurtuluş Savaşımız sona erer ermez ön safta, orta safta, arka safta mücadeleye karışmış olanlar aralarında, zafer ganimetlerini paylaşma kavgalarını andırır bir şeref, derece ve makam rekabetine girişmişlerdir. Eğer bu rekabetler siyasi çekişmeler sınırını aşarak, yukarıda adı geçen kumandanlar arasında, bir askeri çatışma halini alsaydı- ki, Atatürk Büyük Nutuk’unda bir an gelip böyle bir tehlikenin belirmeye başladığını ifade eder- Türk Devleti bir “Tevaif-i Mülük” parçalanması akıbetine uğrayabilirdi. (Yakup Kadri, Politikada 45 Yıl, s.77, 3. Basım, 1999 İstanbul, İletişim Yayınları)
[6] Yazar İsmail Sarnıç’ın kurduğu, www.karikaturlerdeataturk.com isimli siteden söz konusu karikatürlerden 41’ine ulaşılabilir. 





20 Mart 2011 Pazar

KAMRAN İNAN’IN TÜRK SİYASETİ VE DİPLOMATLARINA YÖNELİK TESPİTLERİ

        25 yıl aktif politikanın birçok kademesinde bulunan, 22 yıl diplomatlık yapan Kâmran İnan, emeklilik günlerini tecrübe ve birikimlerini sürekli yazarak kayıt altına aldı. Özellikle de 47 yıllık mesleki birikimini anlattığı eserler bir külliyat oluşturacak hacimdedir. Kâmran Beyin bu kategoride yazdığı kitaplara bir yenisi daha eklendi. İnan, bu durumu güzel bir darbı mesel ile anlatır. Afrika’da yaşlı bir insanın öldüğünde söylenen “Bir kütüphane daha yandı.” sözüne atıfta bulunarak kendisi de yangının yaklaşmakta olduğunu, kütüphaneden devamlı eser kurtarmaya çalıştığını, bu gayretin neticesinde 12. eseri de kurtardığını beyan eder.

     Bahse konu olan “Bir Ömür” kitabı geçtiğimiz yıllarda yayınlandı.[1] Eserin isminden de anlaşılacağı üzere kitap hatıra türünde olmakla birlikte kendi kişisel tarihinden daha ziyade toplumsal olay ve olgular daha ön plana çıkar. 

    Kamran İnan’ın babası, kardeşi, yeğenleri ve birçok yakın akrabası farklı parti ve zamanlarda milletvekili olarak Meclis’te görev yapmıştır. Doğu’da, Bitlis’te doğan ve yaşayan herkesin kendisi kadar şanslı olmadığını, hayatı boyunca üretmek için daha çok çalıştığını, istatistik rakamı olmayı hep reddettiğini belirtir. 


TÜRK SİYASET VE SİYASETÇİSİNE DAİR

    27 Mayıs ihtilali sonrası, Kamran Beyin babası Selahattin İnan diğer DP Milletvekilleri gibi soluğu Yassıada’da alanlardandır. Babası kadar olmasa da Kamran Bey de çok sıkıntı çeker. 27 Mayıs sonrası Dışişleri Bakanlığı’na 2 çuval ihbar ve şikâyet mektubu geldiğini, bunlardan kendisiyle de ilgili aslı-astarı olmayan birçok şikâyet mektubunun geldiğini anlatır. Bunlardan bir şey çıkmadığını, ama moralini çok bozduğunu iddia eder.

Demokrasi hayatının en verimli yıllarının 50-57 yılları arasının olduğunu söyler. Türk demokrasisinin gıdası ve kronik hastalığının kamplaşma ve kavga olduğuna değinir. Meclis’te görev yaptığı zamanlar Meclis kütüphanesinden zaman zaman istifade eder. 3-4 müdaviminin dışında hiçbir vekilin olmadığını söyler.

 Yazar, Türk siyasetinin kirli sokak, cadde ve mahallerini anlatmaktan çekinmez. Milletvekili ve Bakanlık dışında 1978’de Adalet Partisi’nin Genel Başkan adaylığına koyan Kamran Bey, siyasetteki en önemli tecrübesini bu dönemde kazanır. Aday olduğunda “Bana ne vereceksiniz?” sorusuyla gelenlerin oldukça fazla olduğunu, bu sorulara “Hiçbir şey. Ben vermemek için bu işe girdim.” Cevabıyla karşılık verir. 83 Senatör ve milletvekiliyle başladığı Genel Başkanlık yarışını 3 kişiyle bitirir.(s. 84) Meclis’te mahsup beyannamesini ilk kez kendisinin başlattığını belirtir.(s. 119)


İnan, Türk siyasetinin sağlıklı işlememesiyle ilgili çok güzel tespitlerde bulunur. Siyasi partilerin bir amme kuruluşu olmaktan daha ziyade şirket şeklinde kurulduğunu, vatandaşın da parti tercihini yaparken genelde partinin kazanma şansı ve menfaat dağıtma üzerinde durduğunu, kazanan partinin de devletin imkânlarını hisse senedi gibi temettü dağıttığını, en çok dağıtan liderin başarılı lider olduğunu beyan eder.(s. 122)

Kamran beyin, 1950’lerde eğitimli, önemli bir makamda bulunan birisinden duyduğu “köylüye yağ yemesini öğrettiler, yağ bulamıyoruz.” Sözünü de alıntılamak durumundayız.[2]

TÜRK DİPLOMATLARI KAPASİTESİ HAKKINDA BAZI DEĞERLENDİRMELER

Türkiye’yi temsilen NATO görevlisi olarak Paris ve Brüksel’de uzun yıllar görev yapar. Burada Türk diplomatlarının alışkanlıkları ve tavırları Türkiye’nin dışarıdaki itibarını ayaklar altına alacak cinstendir.

Milletlerarası bir kriz baş gösterdiğinde en geç gelenin Türkiye delegasyonu olduğunu, Genel Sekreter’in durum değerlendirmesi için bölüm başkanlarını toplantıya çağırdığında, ilk iş olarak milli delegasyonlara bilgi verilip verilmediğini sorduğunda değişmeyen cevap hep: “Türkiye delegasyonunda kimseyi bulamadık.” olmuştur. Delegasyon mensuplarının, büyükelçi dışında tam kadro toplandığı yerlerin barlar olduğunu söyler.[3]  Delegasyon sayısının Amerika ve Almanya’dan sonra Türkiye’nin geldiğini, İzlanda’nın 3 memurunun her toplantıya koşarken Türk diplomatlarının barlara koştuğunu belirtir. (s.71)

20 dakikalık konuşma için gelen bir Çalışma Bakanı’nın Cenevre’de 3 hafta kaldığından; yabancı dil bilmeyen müşavirlere, daimi delegelere ve hatta Milli Savunma ve Dışişleri Bakanı’na bile rastlanılabileceğine, Dış temsilciliklerimize karşı terörist tecavüzlerin yapıldığı dönemde, beş yıl süreyle evden dışarı çıkmayan Büyükelçilerin bile olduğunu söyler.

Dışişleri Bakanlığı’nın tutumunun aşağı-yukarı “Ne istenirse verin, ne söylenirse sineye çekin, yeter ki olay çıkmasın.” şeklinde özetlenebileceğini belirten yazar, bu zihniyet ile devamlı nerede ve nasıl çarpıştığını anlatır.

Türkiye’de devlet kesesinden dış seyahate gitmenin bir endüstri halini aldığını, yaptığı Meclis Araştırmasına göre yılda yaklaşık 15 bin kişinin devlet hesabına yurt dışına gittiğini, bunun da çok ciddi bir rakam olmakla birlikte yararlı olmadığını ifade eder. Türk diplomatları ile gelişmiş Batılı ülkelerin diplomatlarını Kamran Bey kıyaslar: “Onlar dış vitrine kaliteli mal koyar, biz de nazar değmesin diye, defolu mal, bazen de biberonlu çocuk koyuyoruz; sonra da çocuk gidip anne ve babasını yabancılara şikâyet ediyor.”(s.125) 

Kitapta birçok düşünce adamı ile diplomatın kitabına ve vecizesine atıfta bulunulur. Bunlardan ikisine değinebiliriz. İlk sözü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Hammersehöld, söylemiş: “Bazen hakikatin galip gelmesi için yalana başvurulabilir.” Fransız Filozof Pascal’ın (Düşünceler kitabı, s.868) Kanuni Sultan Süleyman hakkında söylediği oldukça ilginçtir: “Dünya’nın en güçlü Devletine hükmedip de yalnız kendi maaşı ile geçinen insan, Büyük Türk hükümdarıdır.” (s.83) 

 Ülkemizde gayet çarpık bir bakış açısı mevcuttur. Herkes adeta millet ve devletten alacaklı pozisyondadır. Batı ve Avrupa insanının her şeyi devletten beklemek şöyle dursun, fert olarak biz bu ülke ve devlete neler verebiliriz, sorusunu ciddi anlamda kendine soruyor. Yazar, bununla ilgili somut bir anekdottan bahseder.[4] İsviçre’nin bir dağına doğru yürürken, ellerinde kazma, kürek, yiyecek torbası bulunan bir grup genç ile karşılaşan Kamran Bey, merakını gidermek için hemen sorar. Gençler Turistlerin rahat yürümeleri için yolları tamir ve temizlediklerini söyler (s.127)

DEĞERLENDİRME

Kitapta Kamran Bey, kendi hayat hikâyesi etrafında beraber büyüdüğü ve yürüdüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin kat ettiği mesafe, ağır ve aksak giden demokrasi serüvenini masaya yatırır. Yakınan bildiği yabancı ülke ve insanlarına, diploması tarihinin önemli isimlerine ve bunların bazı kitaplarına atıfta bulunur. Karşılaştığı kaliteli Türk diplomatları belirtmekle birlikte çapsız, işini ciddiye almayan, ülkenin âlî menfaatlerini gözetmeyen Türk diplomatlarını sorgulamaya çalışarak çok önemli tespitlerde bulunur.  Siyasi ve diplomasi hayatındaki meslektaşlarının kronik hastalıkları, zaafları üzerine ısrarla durur. Partiler üstü ve milli menfaatler penceresinden bakmaya çalışan Kamuran İnan’ın tespit ve gözlemleri oldukça ilginçtir.  

(Not: Bu yazı Türk Yurdu Dergisi'nin Haziran 2011 sayısında yayınlanmıştır.)



[1] Kamran İnan, Bir Ömür, 160 sayfa, 2010, Ankara, Berikan Yayınevi
[2] Buna benzer bir anekdotu yaşlı bir büyüğümüzden dinlemiştim. Köylülerin şehri keşfetmediği dönemlerden bir gün, ağanın tasarruf sahibi olduğu köylüler birbirine girer. Olay büyür, ağa da haliyle vaktinin önemli bir bölümünü Mütercim Asım’ın memleketinde Tahmis Kahvesi’nde birçok ağa ve eşraf ile oyun oynayarak vaktini heba etmektedir. (Bunlar şehirli olup toprak sahibi daha doğrusu birkaç düzine köyün sahibidirler. Genelde şehirde de yaşarlar.) Köyde Ağanın Vekili kavga yapanları tutup ağaya getirir, duruma el koymasını ister. Ağa, köylülere bir miktar para verip barıştırır. Birer helva dürümü ısmarladıktan sonra hiç durmadan hemen köye yol almalarını söyler. Köylüler kahveden ayrılır ayrılmaz masada bulunanlardan birisi “yahu köylüler bir gün şehirde kalsaydı ne olur. Hemen köye geri gönderdin” diye arkadaşı ağaya çıkışır. Ağanın cevabı oldukça zekicedir: “Bunlar şehrin nimetlerinden istifade etmeye görsün. Alışırlarsa yarın şu lambanın ışığını gören kepenek gibi çoğalırlar. O zaman da bizim köydeki işlerimizi kim tutar.”
[3] Tarihçi Orhan Koloğlu ile yapılan söyleşiden oluşan bir eserde Koloğlu, 7 dil bil bildiğini, 15 ülkenin arşivinde çalışmalar yaptığını belirtir. Bu birikime nasıl ulaştığını izah ederken Basın Ataşesi olarak muhtelif ülkelerde görev yaparken zamanını verimli bir şekilde kullanarak dil öğrendiğini ve arşiv çalışmalarında yoğunlaştığını ifade eder. Boş zamanları çok olan birçok diplomat ve ataşenin zamanını çok iyi kullanmadığını beyan eder. Beyrut’ta görev yaptığı sırada görevini ihmal edip Avrupa’ya kaçtığı tarzda ihbarlar sonucunda, Ankara’ya geri çekildiğini, kısa süreli birçok mağduriyetler yaşadığını anlatırken İnan’ın söylediklerini destekler mahiyette bazı tespitlerde bulunur: “…İşin acı tarafı şuydu: Beyrut’taki tüm elçilik mensupları öğleden sonra gazinoya giderken, gazinoya hiç gitmeyen, arşivlere giden ben ihbar edilmiştim” (Orhan Koloğlu ile Söyleşiler: Bilimselden Medyatik’e Tarih,  Söyleşiyi yapan Barış Doster, s. 33, Ekim 2009,  İstanbul, Destek Yayınevi)
[4]  Uzun yıllar Almanya’da okuyan ve çalışan bir doktor yakınımdan dinlemiştim. Bazı emekli memurların büyük hastanelerde gönüllü olarak haftanın belli gün ve saatlerinde, gelen hastalara danışmanlık hizmeti verdiğini belirtmişti.

13 Mart 2011 Pazar



FOTOĞRAFLARLA 20. YÜZYILIN İLK ÇEYREĞİNİN SOSYAL TARİHİ


Ülkemizde verilen tarih ve sosyal bilimler derslerinin maksadına hâsıl olmadığını onlarca yıldır söylenegelmektedir. Tarihi sadece savaş ve antlaşmalardan ibaret gören bir bakış açısının sonucu bugün istemediğimiz tablo ile karşılaşmaktayız. Kendi mahallesi ve köyüne, şehrine, ülkesine, tarihine yabancı kalan, -özellikle de yüksek eğitim almış gençler- azımsanamayacak durumdadır. Eğitim Fakültesinde okurken Hataylı bir arkadaşımdan dinlemiştim. Üniversiteye gelene kadar Yozgat’ı, Kars’ın komşu şehri olduğunu, Bursa’yı Doğu Anadolu Bölgesi’nde zannettiğini itiraf etmişti.[1] Buna benzer milyonlarca örnekle günlük hayatta karşılaşılmaktadır. Bu durumdan rahatsız olmayanların önemli bir kesimi, cehaletini savunmak durumunda kalırken bazen şu örneği verir: “Yahu canım, Amerika’da da ortalama bir Amerikalı kesinlikle Türkiye’yi daha duymamıştır. Türkiye’nin yerini haritadan gösteremez vs…” Oysaki o ülkenin insanlarının Türkiye’yi tanımamasının, bilmemesinin kaybedeceği çok şey yoktur. Ancak bizim için aynı şeyler geçerli değildir.

 Okul dönemlerinde sosyal bilgiler ve tarih ders kitaplarının iticiliği, tarih öğretmenlerinin tarihi sevdirmek şöyle dursun, bıkkınlık verdiğini birçok kişiden duymuşuzdur. Ülkemizin yetiştirdiği en önemli, dünyada ismi ve sözü geçtiğinde saygıyla karşılanan, yaşayan tarihçilerimizden Prof. İlber Ortaylı bile lisede okurken tarih derslerini sevmediğini söylüyorsa burada çok ciddi bir sorun vardır diye düşünmek gerekir.[2] Bunun önlemleri alınmadığı için “sosyal bilimleri, özellikle de tarihi sevmeyenler” gün geçtikçe “sevmediğim tarihin gerekliğine de inanmıyorum” noktasına gelmiştir. Akademi ve üniversitelerde sosyal bilimler üvey evlat muamelesi görmeye başlamıştır. [3]

Lafı uzatmadan öğrenci ve gençlere tarih şuuru verilmesi gerektiğine inananların, sorumluluğu başkasına yansıtmadan, atmadan, herkesin elini taşın altına koyarak, tarih ve sosyal bilgilerin çekici hale getirilmesi yönünde gayret göstermesi gerekir. Ülke genelinde bu anlamda bir seferberlikle değindiğimiz sorunların aşılabileceğini umut ediyorum.

Tarihi sevdirmeye yönelik fotoğraf ve karikatür gibi sanat dallarına müracaat edilmesi işleri biraz daha kolaylaştırabilir. Bu anlamda istifade ettiğim bir eser hakkında öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. [4]  

Getty İmages, dünya’nın önemli fotoğraf ve görüntü koleksiyonun arşivine sahiptir. Arşivde, foto muhabirliğinin ilk günlerinden günümüz basın fotoğraflarına, spor, sosyal tarih ve coğrafya gibi birçok alanda 70 milyonu geçen fotoğraf ile 30 bin saatlik film yer almaktadır. Editör Nick Yapp, Getty İmages’in arşivinden seçici çalışmaları sonucunda yaklaşık 4000 fotoğrafla 20 Yüzyılı anlatmaya çalışmıştır. Nick Yapp’ın hazırladığı “Fotoğraflarlar 20. Yüzyılın Sosyal Tarihi” isimli çalışma Literatür Yayınları tarafından 10 cilt halinde 2005’te Türkçeye çevrildi.

Her 10 yıllık zaman dilimini bir ciltte anlatılmıştır. 1900 ile 1930 yılları arasının anlatıldığı ilk 3 cildini inceleyebildim. İlk üç cilt hakkında ulaştığım bazı bilgi, tespit ve değerlendirmeler şöyle sıralanabilir.

1900’lerin anlatıldığı ilk cilt 15 bölümden oluşur. Diğerlerinde olmayan konu başlıkları “Krallar ve Halk”, “Göçmenlik” ve “Halklar”dır. 1910 ile 1920 arasının anlatıldığı ikinci ciltte, Birinci Dünya Savaşı ve hemen akabindeki gelişmelerine yönelik “Çatışmalar”, “Batı Cephesi”, “Cephe Gerisi”, “Genişleyen Savaş”, “Hava ve Denizde Savaş”, “Barış” ve “Devrim” gibi konu başlıkları vardır. 1920’lere gelindiğinde büyük savaşın yaralarının sarılmaya başlanılmasına yönelik, tahribat sonrası inşaya yönelik çalışmalar 3. ciltte öne çıkar. İlk iki bölümde olan savaş ve çatışmalar artık azalıp bitme noktasına gelmiştir. En az konu başlığı bu bölümdedir. Üçünde de ortak olan konu başlıkları ise şunlardır:  “İşte İnsan”, “Çocuklar”, “Spor”, “Ulaşım Araçları”, “Eğlence Dünyası”, “Sanat ve Moda”, “Boş Zaman Keyfi”, “Çalışma Hayatı”, “Bilim” 1. ve 3. ciltte ortak olan bölüm ise “Zenginler ve Yoksullar”dır. 

Her kitabın başında iki sayfayı geçmeyecek kadar 10 yıllık zaman diliminin özeti verilmiştir. Her konu başlığı bölümün başında 3-4 paragraf ile açıklanmıştır. Ayrıca her fotoğrafın altında da fotoğrafın künyesi hakkında ve bazı kallavi değerlendirmeler de 3-4 cümle ile kısaca belirtilmiştir. Ayrıca fotoğraf albümü Türkçe, İngilizce ve Fransızcadan oluşmaktadır.

Fotoğrafların büyük bir bölümü İngiltere ve Amerika oluşturur. Savaşların, çatışmaların ve darbelerin olduğu bölümlerde Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerine ait fotoğraflar mevcuttur. Bilim, sanat, moda vs. gibi alanlarda Müslüman ve Doğuluların katkısı olmadığı için olsa gerek haliyle buraya yönelik fotoğraf neredeyse yoktur. Örneğin, birinci ciltte Osmanlı Devleti’ne ait sadece Mevlevilerin gösterildiği bir fotoğraf mevcuttur.  Fotoğraf makinelerinin üretici ve kullanıcı pozisyonundakilerin yaygın bir şekilde batılı olması hasebiyle Doğuya yönelik pozlar biraz daha az. Örneğin Yoksulluk ve Zenginlik bölümündeki fotoğraflar bile dünyanın en zengini ile en fakir ülke insanları karşılaştırmaktan daha ziyade aynı ülkelerin fakiri ve zengini kıyaslanmıştır.

Bir Türk olarak fotoğrafların genelinde şu gerçek karşımıza daima çıkmaktadır: “Ekonomik, siyasi, kültürel, bilimsel, teknik ve en önemlisi de zihniyet alanındaki rekabette Batı dünyası ile genelde Doğu ve Müslüman toplumları, özelde ülkemizi kıyasladığımızda birincilerin lehine bir durumun herkes farkındadır. Ama aradaki makas tahmin ve tasavvur edilenden çok daha fazladır.” Medeniyet tahterevallisini ters çevirmeye yönelik idealı, rüyası olanların bu durumdan haberdar olup daha fazla çalışması gerektiğini düşünüyorum.

Yukarıdaki ifade etmeye çalıştığım gerçekler ışığında, 1200 fotoğrafın içerisinde bazıları beni aldı, götürdü. Üzerinde epey düşündüm. Abartısız emsali birkaç kitapta öğrenebileceklerimi, bu fotoğraflar neredeyse zihnime kazıdı.  Bunlara kısaca değinebiliriz. 

Editör Nick Yapp’ın fotoğraflar hakkında oldukça kısa yazmasına rağmen yazılanlar oldukça etkileyici ve çarpıcıdır. 1916 yılına ait fotoğrafta Fransız Piyadeleri savaş hattının gerisinde akşam yemeklerini masa olarak kullandıkları tabutların üzerinde yerler. Yapp, şöyle yazar: “Savaş sırasında kara mizah” (İkinci Cilt, s.92)  23 Haziran 1915 tarihli fotoğrafın altında aynen şu yazmaktadır: “Bir Rus alayının bandosu, cepheye giden birliklere eşlik ediyor. Alayların çoğunun kendi bandoları ve papazları var. Bandoların mı yoksa papazların mı daha fazla moral verdiği bilinmiyor.”( İkinci Cilt, s.130)

Zorunlu askerliğin ilk kez I. Dünya Savaşı’nda uygulandığı İngiltere’de bir vicdani retçinin özel olarak yapılmış, üzerinde “Burası hainler içindir” yazılmış sıraya oturduğu fotoğraf oldukça ilginçtir. Bu savaşta İngiltere’de Kadın Yedek Ordusu oluşturulduğunu, bir tabur kadın askerin askere alınma yürüyüşünü gösteren bir fotoğraf bize öğretmektedir. Lenin’in Bolşevik Devrimi’ndeki fonksiyonunu, Lenin’in bir fotoğrafının altında yazılan “Devrimin ebesi” sözü çok daha güzel açıklıyor.

3. Ciltte “Olaylar ve Aktörler” bölümünde 1920’lerin başında Almanya’nın savaş sonrası içler acısı durumu, Hitler’in iktidara gelme serüveni, Sovyet Devrimi’nin bebeklik ve çocukluk çağı ve Türk İstiklal Savaşı gibi önemli olaylar yorumlanır. I. Dünya Savaşı’nın mağluplarından Almanya’nın antlaşma koşulları bilindiği üzere çok ağırdır. Buna yönelik iki fotoğraf durumu çok güzel özetler. Antlaşma gereği atıl durumda kalan bir tankı birisi kaynakla parçalıyor. Diğer fotoğrafta ise Alman Hava Kuvvetlerini oluşturan avcı uçaklarının pervanelerini bir çocuk balta ile diğer adam da testere ile kesip odun yapıyor. Almanya’da bu dönemde yaşanılan enflasyon ve ardı ardına gelen krizlerle paranın değeri düşer. Çocuklar kağıt para destelerini tuğla gibi dizip oyun oynuyor. Duvara kağıt paralar süs olarak asılıyor.

Londra’nın Hyde Park’tan Gren Park’a doğru Piccadilly boyunca güdülen 600 koyunun olduğu sürü gözlerden kaçmaz. Batı’da 1920’de sanayileşme ciddi noktalara ulaşmıştır. Fabrikalarda binlerce kişi artık çalışmaktadır. Sendika, işçi hareketi Batı’da palazlanmıştır. Dönemin en büyük grevlerine yönelik güzel fotoğraflar bulunmaktadır. Grev öncesi polislere dağıtılmak üzere tahtadan yapılmış onlarca copta vardır.

Nihayet en çok etkilendiğim iki fotoğrafa sözü getirmek istiyorum. 24 Ağustos 1916’te çekilen fotoğrafın altında aynen şunlar yazıyor: “Britanya Savaş Kitaplığı’ndaki gönüllü işçiler, cephedeki askerlere gönderilmek üzere kitap paketleri hazırlıyor. Okumanın, siper savaşının sıkıcılığıyla baş etmeye katkısı oluyordu.” Diğer resimden anlaşıldığına göre Almanya’da esir düşen İngiliz askerlerine gönderilenler arasında kitap ve dergilerin yoğunluğu dikkat çeker. Yukarıda ifade ettiğim Batı zihniyetiyle ülkemiz insanın arasındaki aleyhimize olan mesafe hakkında bir de bizden örnek vermek istiyorum. Okuduğum kaynağı tam hatırlamıyorum. İstiklal Savaşı’na destek için İstanbul’dan Ankara’ya gelen gazeteci ve yazarlardan bazılarını cephede mektup yazmaları için görevlendiriyorlar. Galiba Ruşen Eşref’ti. Sabahtan akşama kadar okuma-yazma bilmeyen erlere mektup yazmadan kollarım koptu diye bahsediyor.[5]

[1] Arkadaşın Bursa’yı ülkemizin batısında ve çok önemli bir şehir olduğunu öğrenmesi de oldukça traji-komiktir. Üniversite sınav sonuçlarına göre kendisi Atatürk Üniversitesi Erzincan Eğitim Fakültesi’ni, arkadaşı da Uludağ Üniversitesi’nin -hatırlayamadığım bir bölümünü- kazanır. Arkadaşına moral verir bizimkisi. “Moralini bozma dostum Bursa’yı kazandım diye.” Arkadaşı da kendisine moral vermeyi anlatırken öğrenir acı hakikati.
[2] İlber Hoca, bu konuyla ilgili görüşlerini serdettiği bir kitapta, lise yıllarındaki Tarih kitabı ve dersi hakkındaki görüşlerini kısaca şu şekilde anlatır. Ahmet Refik, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Rasim gibi yazarların dışındakilerin hoş bir üslubu olmadığını, üslup edinmemiş kişilerin hazırladığı ders kitapları sayesinde tarihin bir bela halini aldığını, kendisinin de tarih ders kitabı okumadığını, tarihten nefret ettiğini beyan eder. (Zaman Kaybolmaz: İlber Ortaylı Kitabı, Nehir Söyleşi no 19, Mülakatı yapan: Nilgün Uysal, I. Baskı, 2006, s. 71, İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları)
[3] Sinan Çuluk, konuyla ilgili bir makalesinde çok önemli bir veriden bahseder. Bu rakamları doğru olarak kabul ettiğimizde üstteki yargımızın acımaz olmadığı söylenebilir.  YÖK’ün resmi internet sitesinde “2005 yılında devlet ve vakıf üniversiteleri tarafından yayımlanan yayınların alanlara göre dağılımı” diye bir liste mevcuttur. Buna göre 77 adet devlet ve vakıf üniversitesinin toplam 18855 adet yayının 9225’i Fen bilimleri, 8505’i, Sağlık Bilimleri, 642’si Sosyal Bilimler alanında gerçekleşmiştir. Yine aynı sitede yer alan YÖK’te mevcut tezlerin (kapsadığı yıl aralığı verilmemektedir) istatistiklerinde daha ilginç sonuçlara ulaşıyoruz. 62.101 adet yüksek Lisans tezinin 1238’i, 16680 adet doktora tezinin 343’ü tarih dalında yapılmıştır. (Sinan Çuluk, Türk Arşivciliği Üzerine Bir “zihniyet” tahlili, s.17, Arşiv Dünyası Dergisi, Ocak 2007, sayı 9)
[4] Nick Yapp, Fotoğraflarla 20. Yüzyılın Sosyal Tarihi: 1900’ler, Çeviri: Zeynep Sirer, 400 sayfa, 2005, İstanbul, Literatür Yayınları
Nick Yapp, Fotoğraflarla 20. Yüzyılın Sosyal Tarihi: 1910’lar, Çeviri: Rahmi Öğdül, 400 sayfa, 2005, İstanbul, Literatür Yayınları
Nick Yapp, Fotoğraflarla 20. Yüzyılın Sosyal Tarihi: 1920’ler, Çeviri: Rahmi Öğdül, 400 sayfa, 2005, İstanbul, Literatür Yayınları
[5] Konuyla alakalı bir anekdotu 1950’lerin başında Karaköse’de askerlik yapan amcamdan dinlemiştim. Kendi imkânlarıyla okuma-yazma öğrenen amcam 300 kişilik askeri birlikte 21kişinin okuma-yazması olduğunu, bunların okuma-yazma bilmeyenlere öğretmek için görevlendirildiklerini bahseder. Ümmi olanların mektuplarını çok yazdığını, bunun artması sonucunda yorulduğunu, bazılarının da ısmarladıkları yemek ve tost karşıladığı mektuplarını yazdığını belirtmişti.    





5 Mart 2011 Cumartesi

   İKİ ARAP GAZETECİNİN ANLATIMIYLA MUSTAFA KEMAL PAŞA



Türk İstiklal Savaşı’nın akıbeti sadece ülkemiz insanları tarafından değil tüm milletlerce özellikle de bağımsızlığın hayalini kuran bütün doğu toplumlarınca merak edilip yakından takip edilmiştir. Türklerin İstiklal Savaşı’nı kazanması için muhtelif Müslüman toplumlarının -özellikle de Hint Müslümanlarının- maddi ve moral desteği dönemin görgü tanıklarınca ifade edilmektedir. Bazı Hint ve Endenozya Müslümanları İstiklâl Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal Paşa’ya karşı inanılmaz sevgi ve muhabbet beslemiştir.[1]

Türklerin hayat-memat mücadelesi verdiği yıllarda Türklere maddi ve nakdi yardım eden; Türklerle birlikte ağlayan, sancı ve azap duyanların bir kısmından günümüz Türk kamuoyu haberdardır. Son yıllarda Pakistan’ın yaşadığı felaketlere en önde koşan, Türk milleti ve devleti olmuştur. Türkiye’nin Pakistan ve Pakistanlıların acısını paylaşmaya yönelik iyi niyetli teşebbüslerin temelinde ahde vefa vardır.

Uzun bir tarih diliminde birlikte yaşadığımız, bağımsızlıklarını yitiren, yanımızda ve yakınımızdaki Arap âlemi Türklerin bağımsızlık için verdiği mücadeleyi nasıl karşılamıştır? Milli Mücadele’ye katkıları olmuş mudur? Olmuşsa nasıl ve ne kadardır? İstiklâl Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal Paşa, Arap aydınlarınca nasıl algılanmıştır? Bu ve buna benzer sorulara sınırlı sayıdaki akademisyen ve yazarın dışında doyurucu cevap veren çıkmamıştır. Türk milletinin yaşadığı kötü günlerde desteklerini esirgemeyen, Türklerin başarısı karşısında sevinç gözyaşı döken bazı Arap aydın ve toplulukları tanıtmaya yönelik çırpınan Prof. Zekeriya Kurşun Hocamızın önemli bir icraatına sözü getirmek istiyorum.

Osmanlı son dönemi Türk-Arap ilişkileri alanında yoğunlaşan, aynı zamanda Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği Başkanı olarak tanınan Prof.Dr. Zekeriya Kurşun, Mustafa Kemal Paşa hakkında 1922’de Mısır’da yayımlanan çok önemli bir kitabı Türkçeye çevirdi. Emin Muhammed Said ve Kerim Halil Sabit’in Eylül 1922’de Mısır’da yayımlanan “Siret-i Mustafa Kemal Paşa ve Tarih ül-Hareke et- Türkiye el- Vataniye fi Anadol” isimli kitabı geçtiğimiz aylarda “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi” ismiyle Türkçeye çevrildi.[2]
  
ARAP YAZAR SAİD VE SABİT KİMDİR?

Sayın Kurşun, sunuş yazısında yazarlar hakkında kısaca bilgi verir. Buradan hareketle yazarlar hakkında birkaç cümleyle şunlar söylenebilir. 1890’da Suriye’de doğan Muhammed Said, gazeteci ve tarihçi olarak tanınır. Gerek eğitim için gerekse muhtelif sebepler yüzünden sık sık Mısır’a gider. Burada da ikamet eder. Çağdaş Müslümanların Hâkimleri ve Devletleri kitabının önemli bir bölümünü Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye’ye ayırır.

Kerim Halil Sabit, Mısır’da edebiyat eğitimi aldıktan sonra Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışır. Kahire’de yayımlanan “el Mukaddem” gazetesinde başyazarlık yapar. Emin Said ile burada çalışırken arkadaş olurlar. Bahse konu olan kitabı bu dönemde birlikte hazırlarlar. Halil Sabit, Kral Faruk’un basın danışmanı olur. 1952’de Mısır Devlet Bakanı olur. Devrimin akabinde eski yönetim kadrosunda bulunduğu için birçok suçla itham edilip idamla yargılanır. Uzun süre hapiste kaldıktan sonra aklanır. 1964’te vefat eder.

Kitabı birlikte hazırladıklarını ifade eden yazarlar, isim belirtmeden birisinin I. Dünya Savaşı’nda Suriye’de Mustafa Kemal Paşa ile görüştüğünü söyler. Sayın Kurşun’un yaptığı araştırmaya göre muhtemelen kitabın yazarının ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşen kişinin Emin Said olduğunu belirtir. 

Türkçe çevirisinin yanında Arapça orijinali de kitapta mevcuttur. Mustafa Kemal Paşa hakkında dünyada yazılan ilk biyografi kitabı olarak kabul edilen söz konusu eserin Mustafa Kemal Paşa’nın biyografik yönünden daha ziyade Milli Mücadele’nin siyasi seyri üzerinde durulmaktadır.

Yazarlardan biri Suriye (Halep, Şam) ve Nablus’ta I. Dünya Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa ile 3 kez görüştüğünü beyan eder. Yazarların Mustafa Kemal Paşa’yla kurduğu ünsiyetin bu yıllara dayandığını söylenebilir. Kitapta Paşa, “Büyük Kahraman”, “Kılıcın Efendisi”, “İslam’ın ve Doğu’nun Kahramanı” olarak tanımlanır. O devirde Anadolu’da kullanılan “Gazi Hazretleri” tabirini yazarlar da kullanır. Yazarlar, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde verilen Milli Mücadele’yi gıptayla izleyip takip ve takdir etmektedir. Önsözde kitabın yazılış gayelerini anlatırken şu sözcükleri seçerler: “Bu büyük kumandanın, bu samimi vatanperverin ortaya çıkışı, Şark’ın hâlâ zekâ hazinesi, himmet deposu ve milli hayatın umut kapısı olduğunu ispat etmiştir.” Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele’nin başarısı yolundaki her adım kendilerini mutlu etmektedir. Bu başarıdan Şarklılar olarak gurur duymaktadırlar.

Mustafa Kemal Paşa’nın kişilik özellikleri hakkında konuyla ilgili kaynaklarda karşılaştığımız yargı ve yorumlara bu kitapta da değinilir. Bakışlarının keskinliği, basireti, az konuşan, bıkmak bilmeyen çalışkanlığı vs. gibi özelliklerine vurgu yapar. Mustafa Kemal Paşa’nın Türk milleti için önemini şöyle ifade eder: “…Allah sanki onu vatanını kurtarması için yaratmış ve onu bu zorlu gün için saklamıştır, onların bozduklarını onun eliyle ıslah etmiş, yıktıklarını imar etmiştir. Nitekim işi çok çetin olduğundan iki kat çaba harcamak zorunda kalmıştır.” (s.25)

Eserin yazıldığı dönem göz önünde bulundurulduğunda, iletişim imkânlarının gayet sınırlı olmasına rağmen, özellikle de Milli Mücadele’nin tarihi hakkında doyurucu bilgiler sunulmaktadır. Çok küçük birkaç maddi hatanın dışında yanlış yoktur. (Yanlışların basitliğini vurgulamak için örnek vermek istiyorum. Kaldı ki verilen bu örnekler eserin büyüklüğüne gölge düşürmez şüphesiz. Gazi Paşa’nın liderliğinde Türk ordusunun İzmir’e girişini 14 Eylül olarak belirtir. Fevzi Paşa’dan (Çakmak) Başbakan ve Savunma Bakanı olarak bahseder. Mustafa Kemal Paşa’nın ilk olarak Samsun ya da başka rivayete göre de Trabzon’a çıktığını beyan eder) Yazarların gözleri ve kulakları Anadolu’dan gelecek haberdedir diyebiliriz. Sevr Antlaşması’nın yürürlüğe konulmamasını “Kemalistlerin kılıçlarıyla parçaladığı” şeklinde tasvir eder.(s.45) 

        Yazılan birçok eserde göz ardı edilen Mustafa Kemal Paşa’nın bir özelliğini Arap yazarlar belirtmeden geçmez. Paşa’nın kendisine verilen bazı emirlerde içine sinmediği görevleri üst rütbeli paşalara söylemekten çekinmemiştir. (Birinci Dünya Savaşı sırasında) Kendisini daha doğrusu makamını aşan tavırlara girdiği olmuştur.[3] Paşa’nın bu duruşuyla ilgili yazarların da anlatacakları ilginçtir, anlatılmak istenilen durumu yanlış anlaşılabilir kaygısıyla mecburen uzun alıntılama yoluna başvuruldu: “Gazi 1916 yılının kış mevsiminde Hicaz Hareketi için Şam’a geldi. 4. Ordu’nun Komutanı Cemal Paşa’yla bir araya geldiğinde ona Hicaz Harekâtı’nın dayandığı birimi sordu. O da cevaben, 4. Ordu Komutanlığı’na (yani bizzat Cemal Paşa’ya) bağlı olduğunu söyledi. Cemal Paşa da ona cevaben, ‘İstediğin gibi olsun, yarın ve birkaç gün sonra Enver Paşa buraya gelecek, arzunu ona söyle ve dilediğini yap.’ dedi. Bu rivayet toplantıya üçüncü şahıs olarak katılan sağlam bir kaynak tarafından nakledilmiştir.

İki gün sonra o günkü Osmanlı Ordusu umum kumandan vekili Enver Paşa Şam’a geldi. Mustafa Kemal ona uzak ve geniş bir bölge olan Hicaz’dan bir yarar umulamayacağı gerekçesiyle Hicaz’a gidemeyeceğini, bu bölgelerin tahliyesinin gerekliliğini, oradaki konuşlanmış kuvvetlerin de Suriye’ye nakledilmesinin dair talebini bildirdi. Kumandan bu görüşünü kabul etmedi ve onu Filistin seyahatinde refakatine aldı. Enver Paşa İstanbul’a döndüğünde onu merkezi Diyarbakır’da olup görevi Ruslarla savaşa münhasır kılınan 2. Ordu’nun komutanlığına atadı. Gazi, teklif ettiği şartlarının kabul edilmemesi durumunda oraya da gitmeyi reddetti.” (s.18)


[1]  Uzun süre Endonezya’da çalışmalar yapan Hollandalı sosyal antropolog Martin Van Bruinessen, Endonezya’da İsmet Paşa, Kemal Paşa adını taşıyan birçok kimseler olduğunu söyler. (Şahin Alpay, Türkiye’nin Tanıkları: Dışarıdan Bakanlar, s.130, İstanbul, 2002, Timaş Yayınevi) İsveç’e yüksek lisans eğitimi almak için giden bir dostum da orada Kemal Paşa adında bir Pakistanlı öğrenci ile karşılaştığını ve çok şaşırdığını birkaç yıl önce söylemişti
[2] Emin Muhammed Said, Kerim Halil Sabit, “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi” Çeviren: Zekeriya Kurşun, 164 sayfa, Aralık 2010, İstanbul, Doğan Kitap, www.dogankitap.com.tr
[3] Erık Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihâtçılık isimli çalışmasında konuyla ilgili çok güzel tespitlerde bulunur. İlgisini çekecekler için uzun bazı alıntılara müracaat ediyorum: “Mustafa Kemal’in üstleriyle ilişkileri çoğu zaman bozuktu. Doğrusu, devrim- sonrası yıllarda askerin siyasete karışması ilkesini şiddetle savunmasına rağmen, Mustafa Kemal bu dönemde (1917-1918 O.S.), cephede aktif görevde olan bütün subaylardan daha fazla siyasal olarak aktifti. Mustafa Kemal en azından beş kere İttihatçı hükümetin ve özellikle başkomutan vekili Enver Paşa’nın siyasetlerine açıkça karşı çıkmıştı. Ağustos 1915’te istifasını vermişti, ama bunun nedeni siyasal ya da askeri değil, duygusaldı. Enver, bu sırada Gelibolu’daki bazı birlikleri ziyaret etmiş, ama cephenin en önemli bölümünü komuta etmesine rağmen Mustafa Kemal’i ziyaret etmemişti, Mustafa Kemal’in komutanı Liman Von Sanders istifasını kabul etmedi ve Enver’i Mustafa Kemal’e uzlaşmacı bir not yazmaya ikna etti.”(s.101)
“…Öte yandan, asıl şaşırtıcı olan şey, orduda bu kadar uzun süre önemli görevlerde kalabilmesidir. Başka hangi orduda, dört defa verilen görevi reddeden, Genelkurmayı yalnızca üstlerine değil, aynı zamanda dışişleri bakanına, kabineye ve devlet başkanına açıkça şikâyet eden ve adı bir hükümet darbesi girişiminde geçen bir subay, bir ordu grubunun başında kalabilir?
“…Bu çok yumuşak tavrın nedenleri arasında Mustafa Kemal’in Anafartalar Kahramanı olarak ün yapmasının onu korumuş olması- İTC’nin özellikle Alman nüfuzu bu kadar büyük ve hissedilirken, başarılı Türk generallerine, propaganda amaçları dolayısıyla son derece ihtiyaç duyması sayılabilir. Ama bence asıl neden, İTC’nin çeşitli fraksiyonlardan oluşmuş bir yapı olması ve bu yapıda, hiçbir fraksiyonun, örgüt içinde tehlikeli bir mücadele riskini göze almaksızın, mevcut dengeyi, örneğin başka bir grubun üyelerinden birini cezalandırarak, bozmaması olgusu aranmalıdır.” (s. 107) (Erık Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihâtçılık, Çev: Nüzhet Salihoğlu, II. Baskı, 1995, İstanbul, Bağlam Yayınları.)






       

27 Şubat 2011 Pazar

SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN FOTOĞRAF ARŞİVİNE DAİR

                                                                                                                                                                                                       


Konuya vakıf olanlarca bilindiği üzere Osmanlı modernleşmesi Sultan II. Abdülhamid döneminde çok farklı bir boyut aldı. Modernleşmenin altyapısı olarak tasavvur edilen eğitim, maliye, ulaşım, haberleşme, sağlık, sanayi, ticaret ve ziraat alanındaki atılımlar çok önemlidir. Bu anlamda günümüzdeki köklü kurum ve müesseselerin önemli bir kısmının temelleri Sultanın iktidarına nasip oldu. Yine birçok teknik aletin icat edilmesi ve hızlı bir şekilde yayılması bu döneme tekabül eder. Fotoğraf makinesi de bunlardan sadece biridir. Sultan II. Abdülhamid’in ve sarayın fotoğrafa ve fotoğrafçılığa bakışıyla ilgili kabaca fikir sahibi olunabilecek iki çalışmaya sözü getirmek istiyorum.

Sultan II. Abdülhamid’in on binlerce fotoğraftan oluşan “Yıldız Fotoğraf Albümleri”, arşivde uzun yıllardır gün yüzüne çıkmayı bekliyormuş. IRCICA ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş yetkililerinden oluşturulan bir komisyon tarafından gözden geçirilip uzun bir emek sonrası birkaç fotoğraf albümü oluşturuldu. Önemli tarihi belge niteliğindeki “Sultan II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünyaisimli çalışmalar 2008 yılında yayınlandı.

SULTAN II. ABDÜLHAMİD ARŞİVİ İSTANBUL FOTOĞRAFLARI[1]

Çalışmanın başında Dr. Hidayet Nuhoğlu ve Orhan M. Çolak tarafından “Osmanlı’ya Fotoğrafın Girişi” bir makale şeklinde sunulur. Burada Türkiye’ye fotoğrafın nasıl girdiği, saray ve çevresinin fotoğraf ile tanışıklığı, Yıldız Fotoğraf Arşivi vs. gibi konular açıklanır. 576 fotoğraftan oluşan albüm hem Türkçe hem de İngilizce’dir. Albüm; manzaralar, saraylar, camiler, türbeler, çeşmeler, abidevi yapılar, kışlalar, hastaneler, okullar, kamu yapıları, müzeler, törenler, yabancılar, tesisler, sosyal yaşam, surlar, spor etkinlikleri, 1894 depremi konularına göre tasnif edilmiştir. Çalışmanın sonunda fotoğrafları çeken fotoğrafçıların özgeçmişi verilmiştir. Bazı fotoğrafçılık kurumları hakkında da bazı bilgiler mevcuttur.

FOTOĞRAFÇILAR VE FOTOĞRAFLAR HAKKINDA BAZI AYRINTILAR

Devrin çok önemli fotoğraf stüdyosuna sahip olan “Abdullah Kardeşler” den Abdullah Bey sonradan müslüman olmuş bir Ermeni’dir. Kitaptaki fotoğrafçıları müslim-gayrimüslim diye tasnif ettiğimizde, Abdullah Bey’i de eklediğimizde Türk ve Müslüman fotoğrafçılar sayının yarısını oluşturur. Burada gözlerden kaçmayacak nokta şöyle ifade edilebilir. Gayrimüslim fotoğrafçılarının tamamının fotoğraf stüdyosu bulunmaktadır. Bazıları birkaç nesil devam eder. Yine bazıları saray fotoğrafçısı olarak görev yapar, muhtelif sebeplerden saraydan uzaklaştırıldığında tekrar stüdyosunun başına geçer. Dönemin yangınlarından bazı stüdyolar da nasibini alır. Değişik sebeplerden kapatılan fotoğrafhaneler tekrar açılır. İsveçli Berggren Guillaume çok uzun yıllar İstanbul’da fotoğrafçılık yapar, burada da vefat eder. Öldüğünde –muhtemelen vasiyeti gereği- fotoğraf makinesi de kendisiyle beraber gömülmüştür.(s.32) Buna benzer örnekler gayrimüslim fotoğrafçıların tamamına yakınının profesyonel olduğunu bizlere anlatır. 


    Müslüman fotoğrafçılara baktığımızda Abdullah Bey’in dışındaki müslüman fotoğrafçıların hiçbirisinin fotoğraf stüdyosu yoktur. Çoğunluğu saray ve ordu tarafından geçici olarak görevlendirilmiştir. Örneğin, mülazım-ı evvel Mehmed Beyler, 1891’de yapılan Moda Kayık Yarışlarında sadece fotoğraf çekmiştir. Behzat ve Hazım Beyler İran Şahının 1900 yılındaki İstanbul ziyaretini çekmekle görevlendirilmiştir. Özel fotoğrafhanelerin dışında devletin Matbaa-i Bahriye Fotoğrafhanesi, Çini Fabrika-i Hümayunu Fotoğrafhanesi, Yıldız Sarayı Fotoğrafhanesi gibi kurumları hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir. Sarayın fotoğrafçı kadrosunda bulunanların çoğunluğu gayrimüslim fotoğrafçılardır. Sultan’ın iktidarının ileriki yıllarında Yıldız Sarayı Fotoğrafhanesi kurulunca gayrimüslim fotoğrafçıların yerine bazı Türk subaylar görev almıştır.

İSTANBUL FOTOĞRAFLARI HAKKINDA BAZI MALUMAT

Fotoğraflarda Sultan döneminde açılışı yapılan çeşme ve okullar, İran Şahının ziyareti, 1894 depreminin tahribatı ve tekrar inşası, Almanların yaptığı çeşme, yapılan spor etkinlikleri dikkat çeker. Müslüman İstanbul’a yönelik abidevi eserlerin tamamı fotoğraflanmıştır. Tarihi ve kültürel eserlerin önemli bir kesiminin yanında eğitim kurumları, karakollar, yabancı sefarethaneler vb. birçok yerin fotoğrafı bulunmaktadır. Manzara fotoğraflarının dışında insani dokusu olan fotoğraflar çok olmasa da vardır.

Bazı fotoğraflar dikkatimi fazlasıyla celbedip beni epey düşündürdü. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabilirim: 1888 yılında Galata rıhtımındaki bir kayıkta asılı ay yıldızlı bayrak, bayrağımızın Cumhuriyet öncesinde de var olduğuna dair bir görüntü idi. Fotoğrafların içerisinde muhtemelen en eski olanı Sultan’ın Abdülaziz’in Avrupa seyahati dönüşü Avusturya’da dinlenirken çektirdiği, şehzade Abdülhamid’in de içinde bulunduğu fotoğraftı. Fotoğraflarda göbekli müslüman erkeklerin olmaması dikkat çekiciydi. Orta yaşın üzerinde bazı makam sahiplerinin dışındakilerde sakal yok denilecek kadar azdı diyebilirim. Güneşli havada şemsiye kullanan erkeklerin çoğunluğu, açılışlarda halkın olmaması, kadın olsun erkek olsun hiç kimsenin başı açık ve boş olmaması ilginçti. Fotoğraflara göre İstanbul’da bulunan karakollar diğer askeri birliklere göre çok daha küçüktür. Galata’da bulunan Voyvoda Karakolhanesi’nin ismini çok tuhaf buldum. Karakolun önündeki birkaç şapkalı da muhtemelen gayrimüslim olsa gerek.

SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN ARŞİVİNDEN DÜNYA[2]

     Bu fotoğraf albümünün editörlüğünü Hakan Yılmaz yapmıştır. Albüm, dünyanın 29 ülke ve bölgesinden çekilmiş 238 fotoğraftan oluşmaktadır. Doğu Türkistan, Tataristan, Türkmenistan ve Azerbaycan’a ait sadece birer fotoğraf bulunmaktadır. Osmanlı’nın son 30-35 yıllık döneminde Almanya ile yakın işbirliğine girdiği malumdur. Fotoğraflar da buna işaret eder. En çok fotoğraf 51 adetle Almanya’ya aittir. Abdülhamid muhaliflerinin karargâh ülkesi Fransa hakkında 18 fotoğraf mevcuttur. Döneminde savaştığı Yunanistan’ın 8, Rusya’nın da 4 fotoğrafı vardır. Doğu ülkelerinde portre fazlalığı, Batı ülkelerde ise tarihi ve kültürel eserlerin yoğunluğu dikkat çekicidir.

    Fotoğrafçılara gelince; Hüsamettin Bey, Pascal Sebah ve J.X. Raoult İstanbul’u fotoğraflayan fotoğrafçılardır. Bunun dışındaki fotoğrafçılar ise dünyada hatırı sayılır fotoğrafçılar arasındadır. Örneğin Giorgio Sommer 1872’de Vezüv Dağının patlaması sırasında çektiği fotoğraflarla dünyada ün salmıştır. Bazı fotoğrafçıların aynı zamanda ressam olması dolayısıyla Japonya ve Almanya’ya ait fotoğrafların bir kısmı renklendirilmiştir.  

         Sultan II. Abdülhamid’in entelektüel birikimi hakkında uzmanlar hemfikirdir. Fotoğrafa olan ilgisi neticesinde büyük “Yıldız Fotoğrafhanesi” oluşturulmuştur. Bu fotoğraflarla İstanbul canlı kayıt altına alınmıştır. Sultan öbür taraftan gidip göremediği ülkeler için fotoğraf sipariş ettirip dünyayı takip etmiştir. Sultanın bu gayretinin gözden kaçmaması gerekir diye düşünüyorum. Öbür taraftan günümüz İstanbul’u ile fotoğrafların çekildiği dönemdeki İstanbul’u mukayese fırsatı sunan bu eserin İstanbul sevdalılarınca ilgi göreceğini umuyorum. Son olarak baskısı, kalitesi, cildi ve editörlüğüyle göz dolduran bu albümlerin gün yüzüne çıkmasına vesile olan başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları A.Ş ile IRCICA yetkililerini tebrik eder, emeği geçenlere şükranlarımı sunarım. Böylesi güzel yayınları tarafıma ulaştıran emekli albay Nevzat Çalışır Ağabeyime de çok teşekkür ediyorum.


 [1] “Sultan II. Abdülhamid Arşivi: İstanbul Fotoğrafları”, 682 sayfa, 2008, İslam Tarihi Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, www.kultursanat.org
[2] “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya”, Editör: Hakan Yılmaz, 328 sayfa, 2008, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, www.kultursanat.org