4 Kasım 2008 Salı

TARİH GELECEKTİR


        Kitap,[1] TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun kamuoyunda yoğun polemik konusu olan, 17 Ağustos 2007‘de yaptığı “Türk Tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumu Açış Konuşması” ve bu konuşmanın basına yansıyan tartışmalarına cevap mahiyetinde bir derlemedir. Eserde konuyla ilgili birkaç yazıyla beraber yazarın 10 mülakatı ile basında kendisine yönelik eleştirilere verdiği cevapları bulunmaktadır. Ayrıca tanınmış tarihçi İlber Ortaylı’nın konu hakkında bir makalesi de kitapta yer almıştır.

        Halaçoğlu, Kayseri’de “Türk Tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumu”ndaki açış konuşmasının bir bölümünde şunları söyler: “Araştırmalarımızda şunu gördüm ki; pek çok Kürt dediğimiz insanlar Türkmen asıllı. Yapısal olarak söylüyorum; ama bununla beraber bir şey daha ifade ediyorum. Bu söyleyeceğim şeyler fantezi değil. Bugün Kürt olarak bilinen, hatta hatta şöyle söyleyeyim Kürt- Alevi olarak bilinen birçok insan da maalesef Ermeni dönmeleri. Ve TİKKO’nun içerisinde yer alan, PKK’nın içerisinde yer alan insanlardan birçoğu bunlardan. Yani bizim zannettiğimiz gibi bir Kürt hareketi değil PKK veya TİKKO hareketi. Bütün bunları yabancı arşiv belgelerinden o tarihte yapılmış birtakım araştırmalardan söylediğimi belirtmek isterim.”(s.15) Bu konuşmanın akabinde kamuoyunu birkaç ay işgal edecek, Halaçoğlu ırkçı mıdır? Üzerine vazife olmayan etnik kimlik ile ilgili açıklamaları nasıl yapar? Gerçekten bütün Alevi- Kürtlerin nasıl Ermeni kökenli olduğunu söyleyebiliyor? TTK’nın başında bulunan bir zat nasıl oluyor da Türkmencilik yapar? gibi soruları çoğaltacağımız tartışmalar yaşanmıştı. “Tarih Gelecektir” isimli bu kitapta Halaçoğlu’nun nasıl mağdur hale getirildiği ve Halaçoğlu’nun bakışından “Ermeni Sorunu” anlatılmaya çalışılmıştır. 

                                     ETNİK KİMLİK ÜZERİNE

        İlber Ortaylı, “Yusuf Halaçoğlu ve Diğerleri” isimli makalesinde Halaçoğlu’nun söylediklerinin yabana atılmayacak cinsten olduğunu, söylediklerinin birçoğunu yabancı bilim adamlarının da söylediğini belirtiyor. Halaçoğlu’nun bu bilgi ve yorumları olur olmaz zaman ve mekânlarda söylemesini yanlış buluyor. Ortaylı, Halaçoğlu’nun bu açıklamalarını niçin yanlış bulduğunu şöyle izah eder: “..soğukkanlı bilimin tespitleri, sıcak etnik gerilimlere malzeme yapılmaktadır. İnsanlar kimliklerini kendileri açıklarlar. Türkiye’de onların yerine birilerinin kimliği açıklama eğilimi son derece yanlıştır.  Türk Tarih Kurumu Başkanı böyle bir neticeyi istese de istemese de, bu hale getirenler olur; politik istismarcı çoktur, bu gibi tarihi tespitleri yapacak ve bu konuda konuşacak yeteneği olmayanlar bile profesörlük unvanını kullanarak gazetelere demeç verir ve amiyane bir üslupla politika yaptıklarını sanırlar.” Nitekim Ortaylı’nın bahsettiği gibi gayrı-milli çizgideki aydınların ezici bir çoğunluğu Halaçoğlu’na bir linç girişiminde bulundu. Kendisi bu linç girişiminde bulunanların bir kısmının, özellikle de Prof. Dr. Halil Berktay ile Taner Akçam’ın, Osmanlı arşivlerine dahi girmediğini ve bir kısmının da Osmanlıca dahi bilmediğini aktarıyor.

Halaçoğlu; TTK’nın, Mustafa Kemal Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirleri, kitap satışları ve matbaasından gelen gelirlerle çalışmalarını sürdüren özerk bütçeli bir kurum olduğunu ve her türlü masraflarının bu bütçeden karşılandığını, TTK’nın bir kamu kuruluşu olmadığını, devletin finanse ettiği bir kurum olmadığını ısrarla belirtir.

        Halaçoğlu, kişilerin etnik olarak hangi guruba ait olmasının kendisini hiç ilgilendirmediğini, Tehcir sırasında ne kadar Ermeni’nin öldüğünü ortaya çıkarmak için bu etnik kimlikle ilgili tahminlerde bulunduğunu söyler. Halaçoğlu’nun basına yaptığı  “Ermeni dönmelerinin listesi var ama bunları açıklayamam.” şeklindeki beyanatlarına hararetle itiraz eden aydınlarımızın, Halaçoğlu bunları hangi tarihi belgeye dayanarak konuşuyor, yoksa farazi şeylerden mi bahsediyor bu adam, diye sorgulamadıklarını düşünüyorum. Halaçoğlu her ne kadar iddiasını ispatlayacak belgeleri açıklayamayacağını söylediyse de bu kitapta yukarıdaki açıklamaların esin kaynaklarından ikisini öğreniyoruz. Bahse konu eserlerin birisinin yazarı Tehcir sırasında ABD’nin Diyarbakır Konsolos Yardımcısı olan, 1919’da Kahire’de bu raporları yazan Thomas K. Mugerditchian’dır. İkinci eser de Halaçoğlu’nun yazdığı “Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları” isimli eserinden aktararak verdiği, “Prof. David Magie’nin Türkçesi “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kürtler” olan kitabıdır. Yazar bu kitabın İngiliz Büyükelçiliği ve ABD Ortadoğu Yardım Kuruluşu Near Relief Society’nin 1921 yılında yaptığı araştırmanın sonucu (US Archives, Nara 867.4016/816) olarak yazıldığını söyler. (95 bin Ermeni kadın ve çocuğun Müslüman olduğunu belirtmektedir.)
               
HALAÇOĞLU’NUN ERMENİ SORUNU HAKKINDAKİ FİKİRLERİ

        Halaçoğlu, ülke olarak “Ermeni Sorunu”nu dünyaya iyi anlatamadığımızı ve hatta Türkiye’de Ermeni sorununun kendi vatandaşlarımızca dahi bilinmediğini belirtir. Kendilerinin yaptığı çalışmaların bile bazı kesimlerce küçümsendiğini şöyle ifade eder: “Bu bilgilendirme Türk’ün Türk’e propagandası şeklinde adlandırıldı. Türkiye içinde veya dışında Türklere bu meselenin anlatılması aşağılandı. Yabancılara anlatılmayan bir meselenin Türklere anlatılmasının bir manası yoktur denildi. Hâlbuki tam tersineydi durum. Önce kendi kamuoyumuz bilgilendirilmeliydi. Ondan sonra başka kamuoylarını bilgilendirebilirdiniz. Son zamanlarda bu psikolojik baskı ortadan kalktı..” (s.75)
        
        Yazar, Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak % 10 yanılma payı ile birlikte 458.758 Ermeni’nin tehcire uğradığını, bunlardan 382.148 kişinin iskân bölgelerine ulaştığını, aradaki 56.610 kişinin 8500’ ünün saldırı sonucu katledildiğini, kalanın ise I. Dünya Savaşı sırasındaki yol şartları, açlık, yorgunluk, salgın hastalık vb. sebeplerle öldüğünü, bu katledilen Ermenilerin faillerinin de hükümet ve ordu tarafından gerekli cezalara çarptırıldığını anlatır.

        Halaçoğlu, Türklerin ve Osmanlıların soykırım yapmadığını anlatmaya çalışır. Soykırımın en büyük belirtilerinden birinin de toplu mezarlar olması gerektiğini söyler. “1.5 milyon insan nereye gömülmüştür? Gösterin de açalım?” diyerek,  Anadolu’da bir tane dahi toplu mezar bulunmadığını, buna karşılık Ermenilerin katlettiği Türklerle ilgili onlarca toplu mezar bulunduğunu, ölüler üzerine propaganda yapmak istemediklerini, ama yapılması gerektiğini söyler. (s.101) Halaçoğlu, tehcire giden sürecin iyi analiz edilmediğini, 1914-1915’te Ermenilerden daha fazla Rum nüfusu olduğu halde neden Rumlar değil de Ermenilerin tehcir edildiğini sorar. Mütareke sonrası tehcirde yapılanlarla ilgili olarak suçlanan İttihat ve Terakki yöneticilerinin her türlü imkânlar suçlayanların elindeyken, muhakeme edilmek için gereken delillerin yokluğu sebebiyle serbest bırakıldığını hatırlatır.
       
         Halaçoğlu, Arnold Toynbee ve Lord Briyce’ın Ermeni Sorunu ile ilgili yazdığı kitapların propaganda amacıyla yazıldığını, kaynak olarak ele alınmasının tarih yöntem ve ilmine aykırı olduğunu belirtir. Bunların yazdıkları kitaplardaki ABD Osmanlı Büyükelçisi Morgenthau tarafından gönderilen raporların nasıl tahrif edildiğiyle ilgili güzel bir örnek verir. ABD’nin Mersin Konsolosu Edward NATAN’ın 30 Ağustos 1915’te Büyükelçi Morgenthau’ya tehcirin ana güzergâhlarından Adana-Mersin hattıyla gönderdiği raporda şunları belirtir: “Tarsus’’tan Adana’ya kadar bütün hat güzergâhı Ermenilerle doludur. Adana’dan bilet alarak trenle seyahat etmektedirler. Kalabalık yüzünden sefalet ve çektikleri zahmete rağmen hükümet bu işi son derece intizamlı bir şekilde idare etmekte, şiddete ve intizamsızlığa yer vermemekte, göçmenlere yeteri kadar bilet sağlanmakta ve muhtaç olanlara yardımda bulunmaktadır. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye, Emniyet-i Umumiye, 2. Şube, nr.2D/13) Oysa Morgenthau’nun ABD’ye gönderilen raporlarında bunların yazılmadığını, zıddının olduğunu söyler.

        Radikal Gazetesi’nden İsmet Demirdöğen’in tehcirdeki Ermeni kayıplarıyla ilgili “Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50 binden - 1 Milyona..?” şeklindeki sorusuna Halaçoğlu şöyle cevap verir: “ Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput’taki bir konsolos bunu yazıyor. Haber alma imkânının olmadığı bu dönemde bu rakam nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15’i Halep’e ulaştı deniliyor. Yani 850 bini ölmüş oluyor. Bu belgeyi, tarihçi olarak ciddiye alamayız. Nitekim Amerika’nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda “486 bin Ermeni göçmeni” diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Bunlar karşılaştırılmadığı için farklı rakamlar ortaya çıkıyor. Hâlbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu belli. En yükseği 1 Milyon. 900 bin- 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi. Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyabiliriz. Nitekim İngiliz belgelerine göre 1921’de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz bunu da söylüyoruz.” (s.135)

DEĞERLENDİRME

        Kitabın araştırma kitabı olmadığını kabul ettikten sonra eserin yekûnu farklı gazete ve dergilere verdiği mülakatlardan oluştuğu için zaman zaman Halaçoğlu’nun birbirinin tekrarı olan düşünceleri vardır. Ermeni sorununda Türk tezinin Türkiye’nin ezici bir çoğunluğu tarafından birkaç slogan kapsamındaki bilgilerin dışında bilinmediğine kanaat getirenlerdenim. Kitap Ermeni sorununda tehcir ve sonrası hakkında bizlere ana çizgileriyle bilgi sunmaktadır. Bunun için Türk Tarih Kurumu Başkanı sıfatıyla Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun söylediklerinin kamuoyunca bilinmesi gerekir diye düşünüyorum.

         (Kayseri Erciyes Gazetesi, 4 Kasım 2008)
               


[1] Prof. Dr Yusuf Halaçoğlu, Tarih Gelecektir, 149 sayfa, İstanbul, 2007, Babıali Yayınları,

21 Ekim 2008 Salı

ALACA SİYASET: SİYASÎ HİKÂYELER


        Ferruh Bozbeyli, 1961–1977 yılları arasında 4 dönem Milletvekilliği, Adalet Partisi’nde bir dönem Meclis Grup Başkanvekilliği, 3 dönem TBMM Başkanvekili ve Başkanlığı ve 1970 -1978 yılları arasında Demokratik Parti’nin genel başkanlığını yapmış bir siyaset ve devlet adamıdır. Bozbeyli, siyasî hatıraları “Alaca Siyaset: Siyasi Hikâyeler” isimli kitapta yayınlandı.[1] Aktif siyasetin zirvesindeyken yaşadığı ilginç hatıraları birer hikâye şeklinde bizlere sunar. Kitabın sonunda Bozbeyli’nin dönemin yerli ve yabancı devlet adamlarıyla çekilen 6 fotoğrafı da bulunmaktadır. Bunun dışında Bozbeyli, Meclisteki değişik görevlerde bulunduklarında çeşitli heyetlerle yurt dışına ziyaretlerine gider. Buradaki gözlem ve değerlendirmeleri de kitabın azımsanamayacak yekûnunu oluşturur.

        Kitap, yukarıda belirttiğimiz dönemde başarılı bir siyasetçinin gözünde “sağduyulu halk”, “ dürüst siyasetçi”, “ahlaksız siyasetçi”,  kavramlarıyla örtüşen onlarca tiplemeyi çok güzel bir şekilde yansıtır. Bozbeyli kitapta, “Koltuk olsun da büyük-küçük, sağlam-çürük, dar-geniş, renkli-renksiz, kendisini taşıyıp-taşımayacağı, kendisine yakışıp-yakışmadığı hiç önemli olmayan, sadece o koltuğa oturmak misyonuna kilitlenen” siyasetçileri kitabında ustaca anlatır. Yalnız Bozbeyli bahsettiği bu kişilerin ismini vermemeye özen gösterir. Zaman zaman mecliste vekillerin üzerine düşeni yapmadıklarında –en azından bunların içinde vicdansız olmadıklarını kanaat getirdiklerim-, vicdanlarının sesine neden kulak vermezler diye düşünüyordum. İşte Bozbeyli merak ettiğim bu sorunun kısmen cevabını verir: “...Bir yanlışlıktan, bir haksızlıktan yararlananlar, haksızlığa karşı koymak gereği duymazlar. İşte demokrasiyi hiçe sayanların gücü buradan geliyor. Bazı kimseler, haklıyla beraber olmaktansa, güçlüyle beraber olmayı daha avantajlı bulurlar. Haklıyla beraber olmak zordur. Emek ister, fedakârlık ister. Çileli iştir vesselâm. Oysa güçlünün hizmetine girmek rahatlıktır. Güçlünün gölgesinde ona da bir şemsiyelik yer düşer. Kusuruna bakılmaz, eksiği görülmez. Sadakati her lekeyi örter.” (s.10)
       
        Bozbeyli, Türk siyasetinin neden çıkmaz sokaklarda dolaştığını kendince anlatmaya çalışır. Parti içi demokrasinin işletilmemesiyle ilgili önsözünde şu ilginç yorumu yapar: “...Kendileri demokrasiden yararlandılar, demokratik basamakları kullanarak yükseldiler ama arkalarından gelecek, gelebilecek olanların yollarını kesmek için, kendi çıktıkları merdiveni yukarı çektiler, çekiyorlar.” (s.9)

        Yazar, karşılaştığı diplomasız bir arifin -bana göre kitabın en güzel anekdotu olan- kallavi değerlendirmesine oldukça şaşırır. Bu arifin cümlelerine hayran olmamanın mümkünatı olmasa gerek. Bir bayram günü Ferruh Bey evinde arkadaşları ile siyasette seçim kanunlarının yetersizliği, seçme seçilme hakkında, seçilenlerin sorumluluğu vs. üzerine sohbet etmektedir. Misafirlerden biri halkın seçimde yanlış kişileri seçtiğini bunun da çok sakıncalı sonuçlar doğurduğundan bahseder. Bozbeyli, buna şiddetle karşı çıkar. Bunun yanlış bir düşünce olduğunu anlatmaya çalışır. Halkın iradesine her ne olursa olsun saygı duyulması gerektiğini belirtir. Tam bu sırada parkın bekçisi bayramlaşmak için kapıyı çalar. Ev sahibi ve misafirler ile bayramlaştıktan sonra oturup, muhabbete katılır. Bu sırada çocuklar yaramazlık yapıp, gürültü yapınca Bozbeyli, çocuklara çok kızar:

         - Haydi çocuklar! Ya sokağa, ya odanıza… Yaramazlık yok, dedim. Bir sessizlik oldu. Yozgatlı park bekçisi:
- Efendi, dedi. Şimdi bu çocukların akılları tabanlarının altındadır. Zamanla dizine, beline, midesine çıkar. Sonra da başlarına varır. Bazen hızlı çıkar, başlarının bir karış üstünde kalır. Bazen başlarına yetişemez, midelerinde kalır. Ana-babanın vazifesi bu çocukların tabanlarının altındaki akılları- başlarına gelinceye kadar, onlara yardım etmektir. Bayramdır, çocuklara dokunma…
Bir sessizlik oldu… biri
- Ne güzel şeyler söylüyorsun. Kimden öğrendin bunları? Dedi.
Babam rahmetli söylerdi. Ama biz aklımızı başımıza alıp da okuyamadık. Öğüdü tutmak, öğüdü vermekten daha zor oluyormuş.
- Aklı başında adam olmak… Yetişmişlik, işte budur. Aklı midesinde kalmış olan insan, okusa da okumasa da aynıdır. Aklı midesinde kalan veya başından bir karış yukarda duran insanlarla birlikte politika yapmak, milletin derdine, ızdırabına çare aramak, havanda su dövmek gibi bir şey.. öyle ya, aklın yeri, baştadır.(s.19-
20)

        73 seçimleri öncesi Ege’ ye seçim geziler yaparlar. Ege’de Aydın’ a uğrarlar. Burada partinin il İdare Kurulu üyesinin birinde kahvaltı yaparlar. Yazar, bu kahvaltıda basit ama önemli bir gözlemini bize anlatır. İsmini ve unvanını açıklamadığı kişinin sofraya davet edilmeden önce oturduğunu, gelen pidelerin etli taraflarını kendisi yiyip kalan kenarlarını da yanındakilerin tabaklarına koyduğunu belirtir. Kendisinin yaşlı olduğu için kenarını yiyemediğini söyler. Bütün bu olanları genel başkan nasıl anlatır:  “Sofrada Türkiye’mizin meselelerinden, haktan, adaletten, sıradan, saygıdan söz ettik. Başka siyasetçilerin kusurlarını anlattık, birbirimize. İşte, böyle arkadaşlarla çıkmıştık, millet yoluna.. Adı büyük, gönlü küçük, açısı dar..Şimdi bizden uzaktalar...Pideleri nasıl paylaştıklarını bilmiyorum.” Bozbeyli, o zaman yanlış gördüğü bu davranışa neden müdahale etmediğini ve sessiz kaldığını şöyle ifade eder: “Bu ve buna benzer olaylar bize birer öğüt olmalıydı ama, hele dur bakalım, her kusuru görmemeli, belki sonu iyi olur, diyerek teselli bulmaya çalıştık. Atalar demişler ki: ‘Her zarar bir öğüt, ne zarar tükenir ne öğüt.’ öyledir. Öğüt, öğütten anlayanlar içindir.” (s.107)

        Bozbeyli’nin siyasi hayatta yaşadığı ihanetler rahmetli Bölükbaşı’nın yaşadıklarından hiç de geri kalmayacak türdendir. Ahlaksız olan insanların bir kısmı bu davranışlarını gizlemede çok maharetlidir. Ancak yatsının gelebilmesi için şartların ve zeminin de müsait olması gerekir. Bu üçü bir araya geldiği takdirde bu insanların ipliği pazara çok rahat bir şekilde çıkar. Yazar, pazarda her türlü ipliğin satıldığını, nelerinde satılabilecek durumda olduğunun ipuçları sayılabilecek birçok olayı bize çok güzel bir şekilde anlatmaya çalışır:

         “…bir arkadaşımız daha vardı. Gayretli, çalışkan, aldığı her işi canla başla yapmaya çalışan, güler yüzlü, esprili, sevimli bir arkadaştı. Cümlelerinin sonunda kafiyeli kelimeler bulmaya çalışırdı. …Nutuklarının münasip bir yerinde, halkın kendisine inanmasını sağlamak için: “Ben müftüyüm, Camiden çıkmış müftüye mi, meyhaneden çıkmış Zühtü’ye mi inanacaksınız?” derdi.
        1973 seçimlerinden bir müddet sonra, özellikle AP’nin halkın vermediğini, diğer partilerden almağa çalıştığı bir dönem başlamıştı. Adam ayartma ve adam ayarlama ilmini oldukça geliştirmişlerdi. Çeşitli vaatlerin yapıldığı, paranın döndüğü rivayet ediliyordu. Bir grup milletvekili de partimizden ayrılmışlardı. Gidenlerin arkasından kızgın sözler söyleyenler vardı. Bir gün:
        - Arkadaşlar, ben gözümle görmedim. ‘gördüm’ diyene de rastlamadım. Pazarlıkta da yoktum. Bir şey söyleyemem dedim. Bir Konya milletvekili: “Ben derim sayın Başkan! Bunlara her yerde satılmış derim. Aksini kendileri ispat etsinler.” demişti. Sonraları, kendi de AP’ye gitti. Ne şartlarda gitti, bilmiyorum.
        Bir gün, teşkilat meclisi toplantısında söz alan Isparta il İdare Kurulu üyesi Muammer Songür, şöyle konuşuyordu:
- Ben bir bakkalım. Benim, Allah’a karşı da, insanlara karşı da, tek borcum teraziyi doğru tartmaktadır. Siz de “devlet terazisini doğru tartacağız” dediniz,  sizin arkanıza düştük. Isparta’da yüz adamdan yetmişine sor, “AP’liyim” der. Benim gibi bir bakkal AP’li olmuş veya olmamış ne çıkar? Ama bir türlü peşimi bırakmadılar. Evimi taşladılar, çocuğumun üstüne araba sürdüler. Rızkımızla oynamaya kalktılar, olmadı. Ben Demokrat Partiliyim. Acaba, bu milletvekili ağabeylerin başına gelenler, benim başıma gelenlerden daha ağır, daha dayanılmaz şeyler miydi ki, partimizi bırakıp gittiler. Bilmiyorum.
Muammer Songür de bilmiyordu. O da, bilmek istiyordu. Son dönemlerde, Türkiye’deki siyasî ortam, hemen her sınıf ve meslekten insanın meclislere girmesine imkân tanıdı. General, profesör, gazeteci, işçi, köylü, imam, avukat, doktor, mühendis, esnaf, öğretmen her zümreden milletvekili ve senatör vardır. Büyük iş sahipleri, bu işe pek heves etmezler. Onların milletvekili ve senatörlerden ahbapları ve arkadaşları vardır.

Türkiye’de, hemen her sınıf ve meslekten insanlar, siyaset sınavından geçmiştir. “Ben öğretmenken, ben üniversitedeyken, daha hür çalışırdım. İşlerimi vicdan rahatlığı içinde görürdüm. Şimdi kendimi kısıtlamış, büzülmüş hissediyorum.” diye yakınanları bilirim.

Bu siyaset sınavından, hocalar, imamlar da geçti. Hâlâ kan-ter içinde sınav salonunda sırasında bekleyenler vardır. Yukarıda sözünü ettiğim, cümlelerini kafiyeli düşürmeye çalışan, müftülükten gelme, milletvekili arkadaşım bir gün bana geldi: “Sen,bu satılma işini gözümle görmedim.” diyorsun ya, benim başımdan bir iş geçti dedi. Uzun bir süre peşimi bırakmadılar. Bir gün evime birkaç sakallı geldi. Hepsi de tanıdığım, sevdiğim, hürmet ettiğim kimselerdi. Aldılar beni kısaca.” Bundan şu çıkar, şundan şu çıkar.” diye, lafı döndürüp dolaştırıp benim Demokratik Parti’den istifa etmeme getirdiler. “İstifa et de, AP’ye geçme, o da olur.” dediler. Terazinin bir kefesinde ben, bir kefesinde de bir milyon vardı. İçimden bir muziplik geçti. “Peki, dedim. Ben bu parayı alsam bile, karımla, çocuğumla beraber yiyeceğim. Karımı içeri çağırıp onunda fikrini alalım.” Bizim hanım geldi. Kendisine olup bitenleri anlattım. “Bu parayı alırsam, ekmek edip yer misin?” diye sordum. Bizim hanım: “Ben seninle müftüyken evlendim. Şimdi de kendimi, milletvekili karısı değil, müftü karısı biliyorum. Paraya ihtiyacın varsa, kendini satacağına evi sat.” dedi.

Adamlar da arkalarına baka baka çıkıp gittiler. Müftü efendi sevdiğim bir arkadaştı. Bir gün o da bizi ve davayı bırakıp gitti. Evine gelenlerin söylediği gibi, partimizden ayrıldı ama, AP’ ye girmedi. Belki de o yetiyordu. Ben bunları müftü efendiden dinledim. “Camiden çıkan müftü varken, meyhaneden çıkan Zühtüye” inanacak değildik ya. (s.92-93)

        Bozbeyli, 1973 seçimlerinde Demokrat Parti’nin Genel Başkanı olarak girdiği seçimlerde 45 milletvekili kazanır. Parti bunu başarısızlık olarak görür. Herkes bundaki sebepleri irdelediği, 1975’teki kısmi senato seçimlerine laf gelince 73 seçimlerinde kaybeden bir arkadaşı bu konuyla ilgili şunları söyler:
        - Valla Sayın Başkan, dedi. Ben bu seçimlerde, yeniden senatör seçilmezsem, benim aile şerefim kaybolur. Bozbeyli, de: “sen aile şerefini, senatör seçildiğin gün kazanmamıştın ki, dedim. Seçimi kaybeden bu kadar insan var. Hiçbirisi sırf bu sebeple aile şerefini kaybetmemiştir.”(s. 98) Bozbeyli, daha sonra bu kişinin Demokratik Parti’den ayrılıp, seçilebileceği bir partiye gittiğini söyler.


DEĞERLENDİRME

        Ferruh Bozbeyli’nin aktif siyasette olduğu dönemlere yetişemedim. Dönemi yaşayan kişilerden kendisi hakkında hep iyi şeyler duydum. Çok yakın bir akrabası olan Abdulmüttalip Bulguroğlu’nun bana anlattıklarından yola çıkarak siyasi nüfuzunun zirvede olduğu zamanlarda, öğretmen olan kardeşi öğretmenliğe; Emlak Bankası’nda memur olan kardeşi memurluğuna devam etmiştir. Bunda ne var? Olması gereken değil mi? diyebilirsiniz. Yaşantısında kırık çizgilerin, alnında kara lekelerin, arkasında hiçbir şaibenin olmadığı şahsiyetlere Süheyl Ünver’in dediği gibi “gıpta ile bakmalıyız.” diyorum. Özellikle kitabında satır arası çok ince mesajlar gönderiyor. Dinlemek isteyen kulaklar, anlamak isteyen beyinler, görmek isteyen gözler, bunları ciddiye alması gerekir diye düşünüyorum. Hele de siyasette faal olanlara, kendilerine yol haritası sayılabilecek bu hatıraları özellikle okumalarını tavsiye ediyorum.
               
(Kayseri Erciyes Gazetesi, 21 Ekim 2008)


[1] Ferruh Bozbeyli, Alaca Siyaset (Siyasî Hikâyeler), 173 sayfa, II. Baskı, 2000, İstanbul, Babıali Kültür Yayıncılığı