Fazıl Gökçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fazıl Gökçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2014 Perşembe

BALKAN BOZGUNUNDAN 100 YIL SONRA TATARİSTANLI BİR GAZETECİNİN GÖZLEMLERİ: FATİH KERİMÎ’NİN “İSTANBUL MEKTUPLARI”[1]

Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 367 sayfa, ISBN:9754540390.

Türk tarihinin büyük bozgunlarından olan Balkan Savaşı’nın üzerinden tamı tamına 100 yıl geçti. Yüzüncü yıl münasebetiyle “Balkan Savaşı” bu yıl birçok yayın organının gündemine girdi. Ayrıca birçok kurum ve kuruluş muhtelif toplantılar ve konferans salonlarında etkinlikler düzenleyerek bu savaşın daha iyi anlaşılmasına çalışırken hatırı sayılır sayıda araştırmacı-yazar ve akademisyen de bu dönemle ilgili çalışmalarını kitap olarak kamuoyuna sunmaktalar. Tarafımızdan da bu dönemle ilgili, parlak bir beynin ve sağlam bir vicdanın mahsulü, çarpıcı gözlem ve değerlendirmelerden oluşan bir kitabın incelemesi ile sürece küçük de olsa bir katkıda bulunmaya gayret edilmiştir.

Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli çalışmasına geçmeden önce yazarın özgeçmişi hakkında kısaca şunlar söylenebilir. 1870 yılında Tataristan’ın Bügülme kazasına bağlı Minğlibay köyünde doğan Fatih Kerimî, Modern Tatar Edebiyatının kurucularından ve Tatar cedidizminin (İsmail Gaspıralı’nın kurduğu modernleşme hareketi) önderlerinden olup, yaşamı boyunca karşımıza öğretmen, yazar, gazeteci, siyasetçi olarak çıkar. Fatih Kerimî, 1890’lı yıllarda yüksek öğrenim maksadıyla 1912-1913 yıllarında ise harp muhabiri olarak İstanbul’da bulunmuştur. Yazarın hayatı 1937’de Moskova’da Türkiye casusu olmak, Stalin’i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi bir takım düzmece iddialarla askerî mahkeme tarafından idama mahkûmiyeti ve kurşuna dizilmesi ile son bulmuşsa da rejim 1959’da suçsuzluğunu kabul etmiştir. Birçok kitabı olan Kerimî’nin “İstanbul Mektupları”, “Avrupa Seyahatnamesi”[2] ve “Kırım’a Seyahat”[3] eserleri günümüz Türkçesine çevrilmiştir.

1906 yılında Remiyev kardeşlerin çıkardığı Vakit Gazetesi’nin başyazarı olan Kerimî, Balkan Savaşları başlayınca, Fransızcası da çok iyi olduğu için savaş muhabiri olarak, daha önce tahsil gördüğü ve yakından tanıdığı İstanbul’a gönderilir. Memleketi Orenburg’dan çıktıktan birkaç gün sonra İstanbul’a ulaşır. 1 Kasım 1912’den, görevini bitirip memleketine döndüğü gün olan 18 Mart 1913’e kadar geçen yaklaşık dört aylık sürede İstanbul’dan gazetesine 70 adet yazı (mektup) gönderir. Bu yazıların 67’si Vakit, üçü de “İstanbul Teessüratı I, II, III” başlıklarıyla yine Orenburg’da çıkan Şura gazetesinde yayımlanır. 1913’de de Kerimî’nin yazmış olduğu yazılar, “İstanbul Mektupları” ismiyle kitaplaştırılır ve Orenburg’da Vakit Matbaası’nda basılır.

Rusya’da 1913’te basılan bu eser Türk okuyucusunun karşısına 2001’de, tam 88 yıl sonra çıkar. Kitap; 70 mektubun dışında, Çağrı Yayınevi’nin editörü Şaban Kurt’un ve eseri günümüz Türkçesine uyarlayan Fazıl Gökçek’in “Fatih Kerimî ve İstanbul Mektupları” isimli takdim yazıları, Fatih Kerimî’nin yazdığı Önsöz, Kerimî’nin Orenburg’a dönmesinden sonra Rıza Tevfik’in kendisine gönderdiği Türk dünyası hakkındaki duygu ve düşüncelerini ihtiva eden ilginç bir mektup ve yine Süleyman Nesib’in gönderdiği “Hakikate Doğru” başlıklı bir şiir ve Kerimî’nin görüştüğü ve bahsettiği kişilere ait 53 adet fotoğraftan oluşmaktadır.

                         Tembellik ve Atalet

Kerimî’yi İstanbul’a getiren vapur, Kurban Bayramı’nın dördüncü günü şehre yaklaştığında birbiri ardınca işitilen top sesleri Kerimî’yle birlikte bir kısım yolcuları da tedirgin eder. Vapurda yol arkadaşı olan ve İstanbul’u tanıyan Rum ve Ermeni vatandaşlar “Korkmayınız efendiler, Müslümanların Kurban Bayramı’dır. Bayram günü her namaz vaktinde top atarlar.” deyince endişeleri yatışır. Esasen bu endişeleri, bir bakıma, yolculuk boyunca Kerimî’nin, “Hilâl-i Ahmer” de yaralı Türk askerlerini tedavi etmek amacıyla İstanbul’a gelen hemşehrisi, hemşire Rukiye, Gülsüm ve iki Meryem hanımlarla sohbetleri de beslemiştir. Kısaca İstanbul’da hiç kimsenin kalmadığını, yediden yetmişe herkesin cepheye gittiğini, vatan savunmasında herkesin malını, mülkünü ve ailesini hiçe sayacak durumda olduğunu, herkesin “Ya namus ya ölüm!” parolasını benimsediğini tahmin etmektedirler. Vapurdan inip iskeleden gerçeğin kollarına atılınca, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Turhan Nasıl Çıldırdı” hikâyesinin kahramanı Turhan’a dönerler. Hayallerindeki İstanbul, Türk, Osmanlı ve İslam âlemi ile karşılaştıkları manzara arasındaki fark onları derinden hüsrana uğratmıştır.

Yazar, bu manzarayı şöyle tasvir eder: “İstanbul gümrüğünden çıkıp Sirkeci ve Babıâli caddeleri boyunca yürüyerek Meserret Oteli’ne giderken caddenin iki yanındaki sayısız kahvehanelerde o kadar çok insan oturmakta idi ki, hiç birisinde ayak basacak yer yok. Kahvehanelerin sadece içleri değil, önleri de dolu. Kaldırımlara iskemleler koyup oturmuşlar, âdeta geçilemiyor. Hepsi de gayet sağlıklı, genç ve zinde Türkler. Gayet düzgün giyinmişler. Hepsi de gayet mütekebbirane oturuyorlar. İhtimal ki bugün bayramdır da onun için böyle oturuyorlar dedik. Lâkin her gün ve İstanbul’un her yerinde durumun böyle olduğunu gördük. Bunun sebebini sorduk: ‘Ne olacak efendim, elhamdülillah bizim muntazam askerimiz çoktur, eğer erzak yetiştirilirse onlar da iyi savaşabilirler’ dediler.” (s. 14).

Yazar, İstanbul’da çıkan bir yangında Sultanahmet ile Ayasofya arasında birkaç yüz ev ve dükkânın yandığından bahseder. Bunların hepsinin Müslümanlara ait olduğunu belirtikten sonra Türk toplumunun ne kadar kaderci, miskin olduğunu ince bir alayla şöyle anlatır: “…Bunların tamamının sigortalı olduğu söylenebilir, lakin bilinen sigorta şirketlerine değil, Cenab-ı Hakka sigorta edilmişti ve sigorta şirketlerinin bakır levhaları yerine bu evlerin tamamının üzerinde “Ya Hafız!”, “Ya Malike’l Mülk!”, “La havle vela kuvvete illa billâh” yazılı ağaç levhalar vardı. Binaenaleyh evlerin bedellerini de doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’tan dua ederek istemek gerekecektir.” (s. 253).

Yazar, Türklerin üzerine serpilmiş ölü toprağından; şahit olduğu, atalet ve tembellikten oldukça huzursuzdur. Bu huzursuzluğunu yer yer üzülerek, zaman zaman da umutsuzluğa kapılarak şöyle tasvir eder: “İstanbul’un beş yüz kahvehanesinde vasati olarak ellişer kişiden yirmi beş bin kişinin ve bunlar cümlesinden  sarıklı, cüppeli hoca efendilerin sabahtan akşama kadar kâğıt, dama, tavla oynayıp tembel tembel oturmaları, sokakta yürüyen erkeklerin rastladıkları Müslüman kadınlara laf atmaları…” (s. 161).
Bazen de ümitsizliğini, çaresizliğin kucağında doğmuş gayrimeşru gizli bir alaycılıkla anlatmaya devam eder: “İstanbul’un içi rahat, son günlerde havalar güzel, parlak ve güneşli, pencereleri gündüzleri açarak güzel havadan istifade etmek mümkün olduğu gibi kahvehane müdavimleri de kahvelerini kaldırımlarda içiyorlar ve nargileyi de burada çekip beşer altışar saat yerlerinden kalmaksızın huzur ve sükûnet içinde oturuyorlar. Bu da şarkın bir safası, bir rahatıdır ki Avrupa halkı bu lezzetten mahrumdur(!)” (s. 88).
Başka bir bölümde de bu kahvehane müdavimlerinin içtiği nargilelerinin dumanlarının camilerin ulu minareleri ile yarıştığından bahseder.

                  Devrin Aydınları ile Görüşmeler

Kitabın cezbedici yanlarından birisi de Fatih Kerimî’nin birbirinden farklı görüşlerde olan ve hatta aralarında siyasi husumet bulunan devrin gazeteci, yazar, bilgin, paşa, bürokrat, bakan, başbakan, öğretmen, milletvekili, diplomat ve doktor gibi aydın ve düşünürlerle yapmış olduğu mülakat ve görüşmelerdir.[4] Bunlar, yazarın Akçuraoğlu Yusuf Bey ve meşhur Tatar seyyahı Abdürreşit İbrahim’in kılavuzluğu ve yardımı ile onlarca aydınla imtiyazlı temaslarının ürünüdürler. Kerimî’nin satırlarında Enver Bey ile İttihat ve Terakki Fırkası’na sempatisi olduğu hemen dikkati çekmekle birlikte, İttihatçıları eleştirmekten de geri kalmayan bir üslubu olduğu da gözden kaçmıyor. Kitabı hazırlayan Fazıl Gökçek’e göre İttihatçıların ilerleyen yıllarda yaptıkları yanlışlar; yazardaki ittihatçı sempatisinin etekleri altına gizlenmiş eleştirisinin yoğunluğunu artırmış, zamanla şefkatini tüketen tenkitler birer keskin ve öldürücü oka dönüşmüştür. Her türlü duygusallığı bir kenara bırakıp gerçeği öğrenmek ve kafasındaki sorulara cevap bulmak, onun için tamamlanması gereken tarihî bir görevdir ve dört ay gibi kısa bir sürede Kerimî neredeyse İstanbul’daki aydınların büyük kısmına ulaşır. Kimisiyle bir dost meclisinde, kimisiyle bir otelde, kimisiyle cezaevinde, kimisiyle bir toplantıda, kimisiyle makamında, kimisiyle de köşkünde görüşmeler yapar. Her birine; duruma, zamana, görüştüğü kişilerin makam ve statüsüne göre çeşitli sorular yöneltir. Bu soruların bir kısmı şunlardır:
1. İttihat ve Terakkî Cemiyeti bir zamanlar ülke içinde o kadar kuvvet ve nüfuza, ülke dışında da o kadar hüsn-i teveccüh (beğeni) ve hayırhahlığa (iyilik istemeye) sahip olduğu hâlde bu mevkiini niçin koruyamadı?
2. Türk askeri Balkan Savaşı’nda niçin bu kadar kolay yenildi? Türkiye’nin devlet adamları bunun böyle olacağını önceden neden kestiremedi?
3. Türkiye’nin, elinde kalan toprakları koruyabilmesi umudu var mıdır? Bundan sonra nasıl bir siyaset takip edilmelidir?
Görüştüğü kişilerin entelektüel birikimine ve uzmanlık alanına göre muhatabına farklı konularda birbirinden ilginç sorular yöneltir. Örneğin Babanzâde Ahmet Naim Bey’e bir hasbihâlde şu güzel soruyu sorar: “İslâmiyet, medeniyete müsaittir diye her zaman söylüyoruz. Buna delil olarak eski Müslümanların terakki (ilerleme) ve temeddünlerini (gelişmelerini) misal gösteriyoruz. Lâkin bugün dünyanın neresine bakılsa Müslümanlar maarif ve medeniyetçe en gerideler. Hatta bir şehirde bile Müslüman Mahallesi diğer milletlerin mahallelerinden fakir, pis ve kötü durumdadır. Bu hâl Kazan’da da, Fas’ta da, İran’da da, İstanbul’da da böyledir. Acaba sizce bunun sebebi nedir?”

Ahmet Mithat Efendi’nin Ölümü Hakkındaki Gözlem ve Düşünceleri

Kerimî, kısa görev süresinde bahsettiğimiz aydınların dışında bu dönem vefat eden gazeteci yazar Ahmet Mithat Efendi ve gazeteci Ebuzziya Tevfik Bey ile görüşme fırsatı bulamaz. Özellikle de çok istemesine rağmen Ahmet Mithat Efendi ile görüşemediği için fevkalade üzülür. Rusya’daki muadillerine yapılan merasimlerin benzerine şahit olmayı ümit ederek Efendi Baba’nın cenaze ve taziyesine katılır. Hayal kırıklığına bir ölçü olsun diye kitabında 1910’da Rusya’da ölen Profesör Murmusof’un cenazesini ve ölümünün Rus kamuoyunun gündemini günlerce işgal edişini, Rusların yazarlarına nasıl sahip çıktığını ayrıntılarıyla anlatır. Buna karşılık İstanbul’da Ahmet Mithat Efendi’nin son yolculuğuna kamuoyunun, hükûmet ve devletin ilgisizliğinden adeta kahrolur. Cenazede Cemalettin Afgani’nin bir zamanlar kendisine söylediği: “İlim ve marifet karşısında diz çöküp hürmet göstermeyen milletlerin akıbeti hüsrandır. O, millet yaşayamaz, çünkü yaşamaya lâyık değildir.” sözünü hatırlayarak efkârlanır. Ahmet Mithat Efendi’nin vefatından sonra hakkında basında çıkan küçük çaplı yazılardan teker teker bahseder. Bu arada Fatih Kerimî devrin önemli dergilerinden Türk Yurdu’nda Ahmet Mithat Efendi üzerine bir yazı kaleme alır. Kendisi İstanbul Mektupları’nda -mütevazılığından olsa gerek- bu yazıdan bahsetmez.[5]

Kadınların Eğitimi ve Modernleşmesi Hakkındaki Fikirleri

Yazar, kadınların eğitimsizliği, tesettür, giyim kuşam ve bunlarla ilgili sorunların çözümü konusunda entelektüel merakını gidermek için aydınların bir kısmıyla -özellikle de kadın yazarlardan Fatma Aliye, Nigâr Hanım, Halide Edip Hanım ile- kadınların sosyal hayattaki etkinliklerinin artırılması için neler yapılabileceği konusunda fikir alışverişinde bulunur. Hürriyetin ilanından sonra kadınların mektep hayatında, okumasında, davranışında ve giyim kuşamında hemen hemen hiçbir değişikliğin olmadığını belirtir. Hatta kapalılık ve giyim kuşam konusunda eskisinden daha yumuşak olması gerekirken daha katı hâle gelindiğini söyler. Sultan Hamid zamanında kadınların hiç olmazsa gözlerini açık bırakarak yüzlerine beyaz bir peçe örttüklerini, şimdi ise daha sıkı kontrol altında olduklarını, İranlı kadınlar gibi oyalı bir kara çarşaf örterek yüzleri ve gözlerini kapattıklarını belirtir. Meşrutiyetle birlikte alt ve orta tabakadan Türklerden bazılarının sokaklarda çok seyrek olarak eşleriyle birlikte dolaştığını belirtir (s. 156).

Yazar, Meclis-i Mebusan Reislerinden Ahmet Rıza Bey’in İstanbul’da bir kız sultanisi mektebi (kız lisesi) açmak istediğini, bir takım ham softaların buna karşı çıktığını belirterek Adile Sultan tarafından hediye edilen binanın ilerleyen dönemlerde kız lisesi olarak açılacağını belirtir. Kerimî, bu binayı görmek ister. Askerî okul olarak kullanılan bu binanın müdürü ile görüşür. Kadınların okullu, eğitimli olması gerektiğiyle ilgili fikirlerinden okul müdürüne anlatır. Buradaki müdür kız çocuklarının okumasıyla ahlakının bozulacağı fikrini savunan tipik mutaassıplardan biridir. Kerimî, Türkiye’de savaş dolayısıyla kadın hemşire, hasta bakıcı, doktor sıkıntısı yaşandığını, yurt dışından gelenlerin özellikle de Müslüman olanlarının sayıca ve ehliyetçe yetersiz olduğunu, sadece hemşire açığının bile kadınların okumasını gerektirdiğini ısrarla vurgular. Kerimî, burada kadınların eğitimsizliğinin ne kadar acı, ağır, katlanılmaz faturalara mal olduğuna dair fikrini beyan eder. Çok güzel bir tespitte bulunur. Türk kızlarının gayrimüslimler seviyesinde eğitimli ve bilgili olmadıkları için Türk paşaları, Türk sefirleri ve aydınları arasında Fransız, Alman, Rus, Yahudi ve Rum kızlarıyla evlenenlerin sayısının günden güne arttığını belirterek bu durumun ileride önlemi alınmadığı takdirde istenmeyen sosyal ve kültürel sonuçlar doğuracağını söyler.

Yazar, Amerikan Kız Koleji’nde son birkaç yılda okuyan Müslüman kız çocuklarının sayısının yaklaşık yüze ulaştığından bahseder ve şu ilginç yorumu yapar: “Avrupalılaşmaktan korkan Müslümanların İngilizleşmekten korkmamaları, çocuklarını halis Müslüman terbiyesi veren bir mektepte okutmaktan korkan Müslümanların halis Hristiyan terbiyesi veren bir mektebe göndermekten korkmamaları taaccübe şayan (şaşılacak şey) değil midir?” (s. 14).

Yazar, kız çocuklarının okutulmamasının ne gibi aksaklıklar, sefalet ve sıkıntılar doğurduğuyla ilgili ilginç tespit ve gözlemlerde bulunur ve kadınların okutulmasının ne kadar gerekli olduğunu ustalıkla anlatır: “Bugünkü günde ticaret, sanat, iktisat cihetlerince Türkler Türkiye’deki Hristiyan milletlerin hepsinden daha geridedir. Çünkü Hristiyan milletlerin bütün gövdesi, yani erkekleri ve kadınlarının hepsi canlı, hepsi hareket hâlinde ve hepsi çalışıyor. Türk milletinin ise sadece yarısı, sadece erkekleri çalışıyor, sadece yarısı canlı. Gövdelerinin yarısı mefluç (felçli). Bir erkeğin kazancını beş on kişiden meydana gelen bütün bir aile tüketiyor. Diğerleri hiç para kazanamıyor. Çünkü şeriat mı diyeyim, âdet mi diyeyim, bunların önünü kapatıyor. Bunları kara çarşaflara sokuyor, ağızlarına temiz hava girmiyor. Bunları kafesli pencereler içindeki dört duvarın arasına tıkıyor. Yüzlerine güneş ışığı bile düşmüyor. Bunlar sadece kocalarının üzerinde ağır bir yüktürler. Hayatın acı dakikalarında bunlar kocalarının kaygılarını paylaşamıyorlar, eşlerine teselli vermiyorlar. Bin türlü tezellül (aşağılanma) ile hükûmet memuriyetinde çalışan eşleri, babaları, çocukları bir ay hastalanıp maaş alamasa veya işinden çıkarılsa veya ölüp gitse bütün aile için kıyamet kopuyor, bütün aile sefalete mahkûm oluyor.” (s. 216).

                    Cepheye Dair Gözlemler

Yazar, Türk ordusunun başta Edirne kumandanı Şükrü Paşa’nın, Yanya kumandanı Vehip Paşa’nın ve İşkodra kumandanı Hasan Rıza Paşa’nın maiyetindeki asker ve subayla göstermiş oldukları direnci, Osmanlı askerinin namusunu kurtarmaya yetecek şanlı vak’alar olarak görür. Kırkkilise (Kırklareli) Muharebesi’nde subayların yüzde kırk beşinin şehit olduğunu söyler. (s. 68) Bu şehirlerden Edirne dışındakileri düşmanların zapt etmekten aciz kalmasına rağmen altı elçi tarafından imzalanan bir tabaka kâğıtla teslim edilmeye mecbur kalınmasının ne kadar feci bir manzara olduğunu belirtir.

Yazar, elinde elli bin askeri, yeterli erzakı, mükemmel silahları bulunduğu halde hiç direnmeden Selanik’i teslim eden Tahsin Paşa’ya halkın nasıl nefretle baktığını anlatır. Selanik’in kaybedilmesini gözleriyle gören bir Hilal-i Ahmer doktorunun Kerimî’ye ağlayarak Türk askerinin şan ve şerefini korumak için azıcık bile mukavemet gösterilmediğini, hemen teslim edildiğini, Selanik’i bu kadar çabuk ele geçirmeyi Yunanlıların bile akıllarına getirmediğini, Türk askerinin erzak ve mühimmatının yeterli olduğunu, hatta sadece ekmek değil et ve pilavın dahi bulunduğunu anlatır. (s. 68/9)

Meclis ve hükûmet Edirne’nin Bulgaristan’da kalmasını ve adaların Avrupa devletlerinin kararına bırakılmasını resmen onaylayınca halkın büyük bir çoğunluğunun böyle bir karara hazır olduğunu belirterek başkentlik yapmış şehrin elden gitmesine fevkalade üzülenleri hüngür hüngür ağlayanları da gözleriyle gördüğünü vurgular Kerimî. Hükûmetin kararını okuyan bir büyük zatın durumunu anlatır: “Bunun böyle olacağını ve başka çare kalmadığını önceden de biliyordum. Lâkin böyle resmî karar suretinde ilan edilmesi insana o kadar ağır geliyor ki tarifi mümkün değil dedi gözlerinden yaşlar boşandı, sustu.” (s. 182).

Kerimî, Türk askerleri içinde çok fedakârane savaşanların bulunduğu gibi subaylar arasında ne hamiyet-i diniye ve ne de hamiyet-i milliye ile muttasıf olmayarak yalnız kendilerini kurtarmaya çalışanlar olduğunu, sadece kendi rahatını düşünüp, “Zaten bu memleket düze çıkacak değil bunun için kan dökmeye ne gerek var?” diyenlerin mevcut olduğunu güvenilir kaynaklardan öğrenerek bizlere aktarır.

Kerimî, Harbiye Nezareti’ne gittiğinde bahçede, Anadolu’dan gelen takviye birlikler ile gönüllü askerlerin talim yapmaya çalıştığını bu gönüllülerinin kollarında “Kürt Gönüllüleri”, “Dağıstan Gönüllüleri”, “Erzurum Gönüllüleri” yazdığını belirtir. Darülfünun gönüllülerinin burada yaptığı talimden bahseder. Kürtlerden birçok kadın ve erkeğin gönüllü olarak geldiğini, bütün binanın içinin karınca gibi dolduğunu söyler. Giyim kuşamlarının tarif edilemeyecek kadar farklı olduğunu kimisinin fesli, kimisinin kalpaklı, kimisinin sarıklı, kiminin alelade başlık, kiminin de kahverengi fes gibi püskülsüz şeyler giydiğini belirtir (s. 22).

Yazar, bir dönem kahramanca mücadele ederek devletin, milletin ve vatanın âli menfaati için çırpınan insanların ve kahramanlıklarının yaşatılmadığını anlatır; onların hatıralarını gölgeleyecek hâl, tavır ve davranışlarda bulunanlara ya da aynı anda hem kahraman hem de ahlaksız olabilen tiplere İstanbul’dan somut örnekler verir. Savaşın başlayacağı hesap edilerek Anadolu’daki Kürt Hamidiye Alayı’ndan birkaç bin askerin İstanbul’a getirilip Haydarpaşa’daki Selimiye Kışlası’na yerleştirildiğini, bunların şehre dolaşmaya çıktıkları zaman bazı uygunsuzluklar göstermeye başladıklarını, mesela dükkânlardan bazı şeyler alıp parasını ödemediklerini veya lokantalarda yiyip içip ücretini vermediklerini, bu sebeple kışladan çıkmalarına yasak getirildiğinden bahseder (s. 180).

Cephe Gerisindeki İnsanların Kalitesine Dair Gözlemler

Kerimî, Türk toplumundaki ahlaksızlıklar hakkında da sınırsız örnekler verir. Bu örnekler karşısında okurun şaşırması muhtemeldir. Kitabın birkaç yerinde İstanbul’da yolda giden kadınlara laf atanların, tacizde bulunanların azınlık vatandaşları değil de Türkler olduğundan bahseder. Kerimî, Sebilürreşat Mecmuası’nın yönetici ve yazarlardan Babanzâde Ahmet Naim Bey’in evinde bir akşam yemeğine katılır. Bu davette mecmuanın müdürü Eşref Bey, Naim Bey’in Paris’te okuyan kardeşi Şükrü Bey ve müstakbel İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Bey de bulunur. Birbirinden ilginç konulara değinerek sohbet ederler. Kadınların tesettürü meselesine gelince Akif Bey’in Türk erkekleri hakkında düşünceleriyle Kerimî’nin gözlemleri ve düşünceleri çakışmaktadır. Kerimî, Mehmet Akif Bey’in bu konu hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamaktadır: “O, [Mehmet Akif), kadınların cemiyete karışmasına muhaliftir. Erkeklerimiz edepsiz, terbiyesizdir. Böyle erkeklerin arasına kadınları çıkarmak nice rezaletlere sebep olacaktır, dedi.” (s. 305).

Yazar, şehrin ekonomik hayatında Türklerin istenilen düzeyde yer almadığını; bunun doğal sonucu olarak ekonomide söz hakkının olmadığını belirtir. Bankalar, oteller, tiyatrolar, demiryolu işletmeleri, lokantalar ve hatta bakkalların bile ezici çoğunluğunun gayrimüslimlerden oluştuğunu belirtir. Müslümanların birbirlerini desteklemediğinden, buna karşın azınlıkların ise birbirlerini kolladığından bahseder. Avrupa devletlerinin ekonomisi bozulmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti’ne borç para vermekten çekinmesi, savaşın pahalıya mal olması, kaybedilen şehirlerden gelen memurların ve göçmenlerin istihdam sıkıntısı, memur ve subayların maaş alamama durumu gibi birçok faktörün altında ezilen hükûmetin yaklaşan savaşı ihtiyatsızlıkla karşılamasına sebep olduğunu anlatır.

Yazar, Türk halkının, Ermeni, Rum, Yahudi hatta Arap tebaadan farklı olarak, Avrupa’daki manasıyla basın-yayın bilinci ve vasıtalarından ve bunlara muhtaç bir idealden mahrum olduğundan, diğerleri kendi menfaatlerine hizmet ederken Türk gazetelerinin idealsiz ve istikametsiz bir hâlde, daha fazla satmak ve kapanmamak için ne lazım gelirse onları yazmaya çalıştıklarından bahseder. Türk gazetelerinde Anadolu vilayetlerinin durumu hakkında haber bulmanın çok zor olduğunu, Türk siyaseti, Türk ideali, Türk fikri, Türk ahvali hakkında çok az haberin olduğunu yahut hiç yer almadığını özellikle belirtir. Buna karşın Avrupa siyasetinden en ehemmiyetsiz haberlerin çarşaf çarşaf yer bulabileceğini, Bursa’nın köylerinde kışın soğuklarında halkın yakmak için evlerine odun getiremediğini, ormana gidip, ağaçları yakarak ısındıklarını, kışın kar yağınca Erzurum ve Van vilayetlerinin şehirleri arasında otuz gün posta işlemediğini gazetelerden öğrenmenin mümkün olamayacağını söyler. Hükûmette kim bulunuyorsa Türk gazetelerin de onların fikirlerini desteklediğini belirtir.

Kerimî’nin, İstanbul’daki esnafın önemli bir bölümünün ahlaksız, düzenbaz, üçkâğıtçı olduğuna dair haber ve yorumları, memleketinde uzun süre başyazarlığını yaptığı Vakit Gazetesinde yayımlandığında, bu yazıları okuyanlar yazara inanmak istemez, kendisini ağır surette eleştirirler ve kendisine Türklerin böyle ahlaksız olamayacağını söylerler. Hatta kendisini yalancılıkla itham edenler bile olur. Yazarın İstanbul esnafı hakkındaki tespitlerinden bir kısmı şöyledir: “Buradaki tüccarlar arasında sahtekârlık ve hıyanetin çokluğu da diğer bir can sıkıcı durumdur. Ticarette aldatmak denilen şey, burada çok alelâde ve meşru bir iş sayılıyor. Piyasayı bilmeyenden üç kat fiyat istiyorlar. Ne kadar pazarlık edersen o kadar düşürüyorlar. Bilmiyorsan malın mutlaka sahtesini veriyorlar. Yağ alıyorsun, katkılı oluyor, süt alıyorsun yarısı su çıkıyor. Ekmek alıyorsun, gramajı azalıyor. Bez, mendil, alıyorsun ağarmış oluyor, bir kere yıkandığında dokumaları açılıp balık ağına dönüyor. Sokakta bağırarak koşan çocuktan gazete alıyorsun, eve gittiğinde bakıyorsun, dünkü veya eksik basılmış hatalı gazete olduğunu görüyorsun. Her şey böyledir. Sözünde durmak denilen şey hiç yok. Hülasa aldatmaktan hiç çekinmiyor ve hiç korkmadan buna devam ediyorlar. Emniyet hâsıl ederek müşteri kazanmayı düşünmüyorlar.” (s. 324)

Savaş Mağdurlarının Sorunlarının Çözümüne Yönelik İç ve Dış Yardımlar

Yazar, Balkan Savaşları’nda cepheye ülke içinden ve dışından gönüllülerin akın akın gittiğinden ve savaş yardımı olarak para, altın, yiyecek, giyecek ve sağlık malzemelerinin geldiğinden bahseder. Hilal-i Ahmer’in Japonya, Hindistan, Mısır, İngiltere ve Hollanda şubelerinden çeşitli heyetlerin gelerek hasta ve yaralıların tedavilerine yardımcı olduklarını bildirir. Hint Müslümanlarının çok fedakârlık yaptığından, kurban kesmeyip paralarını İstanbul’a gönderdiğinden, Kanada, Kaşgar, Kırım, Yalta ve Kafkas Müslümanlarının nakdi yardımlarından özellikle bahseder. Kafkaslardan nakdi yardımın gönderilmesinin yanında, hem gönüllü savaşçıların hem de diğer bölgelere nazaran daha fazla gönüllü sağlık ekibinin geldiğini belirtir. Ayrıca İngiltere ve Rusya’nın elçileri ve eşlerinin göçmenlere nakdi, hediye, yiyecek ve içecek yardımında bulunduklarından bahseder. Almanya’da çıkmakta olan Frankfurter Zeitung gazetesi ile Hollanda’ki Tiyu de Curient gazetesinin kampanya açarak bir miktar para yardımında bulunduğunu belirtir. Hint Müslümanlarının gönderdiği yardımların içinde Mecusilerin katkısının da olduğunu vurgular. Özellikle Bakülü milyonerlerden Şemsi Esedullayef Efendi’nin küçük oğlu Ali Bey’in ve yazarın kardeşi Arif Kerimî’nin cephede savaştığını anlatır. Arif Bey’in Çatalca Savaşı’nda dört defa çatışmaya girdiğini, elinden yaralandığını belirtir. İstanbul’da kendisiyle birlikte az da olsa zaman geçirdiğini kitaptan öğreniyoruz. Kitabın yan kapağında Arif Kerimî’nin yaralı hâlde bir fotoğrafı da bulunmaktadır.
Savaşta halkın millî bilincini yükseltmek, yaralı ve hastaların tedavisine, cepheye gönüllü asker sevkiyatına, Balkanlardan gelen göçmenlerin sıkıntılarının azaltılmasına yardım etmek, bunlara maddi destek sağlamak amacıyla birçok kurum ve kuruluş hükûmete destek olmuştur. Eserde yazar, Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin, Türk Ocağı’nın ve Müdafaa-i Millîye Cemiyetleri’nin yaptığı hizmetlerden bahseder. Bizzat, Türk Ocağı ve Müdafaa-i Millîye’nin etkinliklerine katılır ve hizmetlerini yakından gözlemleme fırsatı bulur. Türk Ocağı’nın tüzüğüne uygun olarak çeşitli toplantılar, konferanslar yapıldığını, Darülfünun (üniversite) müdürü Sami Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, ünlü hatip ve yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ağayef Ahmet, Selim Sırrı, Doktor Akil Muhtar, Kazım Nami Bey gibi aydınların konferanslara iştirak edip, sohbetlerde bulunduklarını, Şair Mehmet Emin (Yurdakul), Şair Celal Sahir (Erozan)’ın burada şiirler okuduğunu belirtir.

Bilindiği gibi Balkan Harbi’nin patlak vermesi üzerine İtalyanlarla devam eden Trablusgarp Harbi’nin sonlanması için Uşi Antlaşması imzalanır. Osmanlı Devleti artık Kuzey Afrika topraklarından çekilmiştir. Kerimî, bu toprakların elimizden çıkmasına karşılık halkta hiçbir tepkinin, üzüntünün olmamasından çok etkilenir. Bu toprakların kaybından dolayı yüreği yanan birileriyle karşılaşmamış olması yazarı çok şaşırtır. “Trablus Müsalahası, yani Trablus’un Türkiye’nin elinden çıkması buradaki Türklere hiç tesir etmedi. Bunu düşünen de konuşan da yok. Sanki Trablus Savaşı hiç olmamış, Trablus elden çıkmamış. Ben buna fevkalade şaşırdım. Hatta renkli kartpostallar yaptılar, bunlarda İtalya kralı ile padişahın resmini yan yana koydular. Bir Arap kızı suretinde olan Trablus İtalya kralına baş eğip temenna etmektedir. İtalya kralı ile padişahın başları üzerine barış alameti olan yeşil ağaç dalları konulmuş ve altına da ‘Mesalih-i umumiyenin hüsn-i cereyanı için Trablus Müsalahası akdedilmiştir.’ diye yazılmış. Bu kartpostallar kitapçıların vitrinlerine konulmuş, satılıyorlar. Bunların niçin Türklerin yüreklerini sızlatmadığını aklım almıyor. Şimdi Bulgar Müsalahası da, Trablus Müsalahasından çok farklı olmayacaktır. ‘Mesalih-i umumiyenin hüsn-i cereyanı için’ diye yazıp asarlar” (s. 37).

Balkan Savaşlarında Osmanlı Devleti’nin mağlup olmasının en önemli sebeplerinden birinin orduya siyasetin karışması ve komuta kademelerinde siyasi fırkacılığın had safhada olması konusunda tarihçi ve tarih araştırmacılarının çoğunluğu hemfikirdir. Yazar bu konuda özellikle cephe gerisinde, İstanbul’da toplumun kamplaşmalarını, bölünmelerini, her iktidar değişikliğinde sil baştan kadroların yenilendiğini aşağıdaki cümlelerle ifade eder: “Bugün İstanbul’da kaldırım taşı sayısınca sabık (eski) nazır (bakan), sabık vali, sabık mutasarrıf var. İşsiz güçsüz dolaşıyorlar” (s. 200).

Fatih Kerimî, kitabın birkaç yerinde sosyo-ekonomik durumu iyi olan insanlarda ümitsizlik ve yeisin daha fazla, alt ve orta sınıf halkta savaşmaktan yana ve galip geleceklerine dair inancın daha fazla olduğunu belirtir.(s.176) Zengin sınıfın pek fedakârlık yapmadığını ifade eden yazar, fakir ve alt tabakanın gösterdiği unutulmaz gayretleri anlatmaktan geri durmaz: “İstanbul’un zenginleri, paşaları yardım verme konusunda hiç de acele etmiyorlar. Daha çok fakir fukara son kuruşlarını verip memleketteki fakirlerin sayısını arttırıyorlar” (s. 209). Askerlerin içinde dahi birçok kişinin “Bir an önce barış gerçekleşsin de memleketime döneyim.” dediğini; esnafın bir kısmının, savaş yüzünden ticaretinin durduğunu, işlerinin bozulduğunu, Bulgarlarla savaşmanın Türkiye için bir fayda getirmeyeceğini, Türkiye yense dahi Avrupalıların Hristiyanları kollayacağını söylediklerini belirtir. Özellikle binlerce Darülfünun (üniversite) gençliğinden yüz küsur gencin cepheye gittiğini, bunun dışındakilerin kendi memuriyetlerini düşündüğünü belirtir.

Ermeni Sorunu Hakkında Öngörü

Ermeni sorununda zorunlu yer değiştirmeye giden sürecin son aşamalarında, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Doğu Anadolu vilayetlerinde yapılması gereken yenileşme ve ilerleme atılımlarının bir karara bağlanması için büyük devletleri temsilen Rusya’nın İstanbul Büyükelçiliği ile Osmanlı hükûmeti arasında 1913 Eylülünde başlayan temaslar 1914 Şubatına kadar devam eder. 8 Şubat 1914’de Sadrazam Said Halim Paşa ile Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Gulkevic, Yeniköy Antlaşması’nı imzalar. Bu antlaşmaya göre Doğu Anadolu; Erzurum, Trabzon, Sivas, Van birinci, Bitlis, Harput ve Diyarbakır ikinci olmak üzere iki bölgeye ayrılacak, her birinin başına bir yabancı genel müfettiş atanacaktı. Genel müfettişler kendi bölgelerindeki idareyi, adliye ve jandarmayı denetleyecek, emniyet kuvvetlerinin yetmediği yerlerde askerî kuvvetler de genel müfettişlerin emrine tahsis edileceklerdi. Genel müfettişler gerektiğinde valiler ve memurlar hakkında takibat yapabilecek, toprak meselelerini bir çözüme kavuşturabileceklerdi. Kanun, nizamname ve resmî bildiriler bölgelerde mahallî dillerde de yayınlanacak, herkes askerlik hizmetini kendi müfettişlik sınırları içerisinde yapacaktı. Mahkemelerde ve devlet dairelerinde herkes kendi dilini kullanabilecek, Hamidiye Alayları yedek süvari birliklerine dönüştürülecekti. Vilayet meclisleri için yapılacak seçimlerde azınlıklar da temsil edilecekler ve genel müfettişlerin uygun görüp görmemelerine bağlı olarak zabıta ve jandarmaya eleman almada Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında eşitlik ilkesi uygulanacaktı. Antlaşmanın imzalanmasından sonra Norveçli Binbaşı Nicolas Hoff ve Hollandalı Westenenk genel müfettiş olarak seçildi. Bu müfettişlerle birlikte çalışacak elemanlar belirlendi. 1914 yazında söz konusu müfettişler Türkiye’ye geldiler. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte bir ıslahat hareketine girişilmeden vazifelerini bırakmak zorunda kaldılar.[6]

Kerimî, bu müfettişlerin gelmesinden yaklaşık bir buçuk yıl önce 21 Aralık 1912’de, Balkan Savaşları’ndan sonra Türkiye’nin başını ağrıtacak en önemli iki sorun olduğunu vurgular. Bunlardan birisinin Cebel-i Lübnan, diğerinin de Ermeni meselesi olduğunu söyler. Bu sorunun; baş ağrısından nasıl kangren hâline geleceğini, yukarıda bahsettiğimiz olayların büyük çoğunluğunun nasıl gerçekleşeceğini tahmin eden basiretli bir aydın olduğunu, şu cümleleriyle ispatlar: “Anadolu’nun altı vilayetindeki Ermenilere “ıslahat” uygulanması, otonom Ermenistan’a yol açılması demektir. Çünkü bugünkü ıslahat layihasına binaen oraya tayin edilecek umumi bir müfettiş, Türkiye tarafından değiştirilemeyecek bir zat olacak. İhtimal ki bunun Hristiyan olması şartı da getirilecek. Yanındaki müşavirler de ecnebi Hristiyanlardan (İngiliz) olacak. Ermenistan’da görevlendirecek memurları onlar tayin edecekler. Ermenistan’dan toplanan vergilerin çoğu bu vilayetlerin kendi ihtiyaçlarına ayrılacak. Mahkemelerde mahallî dil geçerli olacak. Jandarma ve polis tedricen mahallî halktan teşkil edilecek… vs.” (s. 129-130)

Ba’sü Ba’del Mevt (Ölümden Sonra Yeniden Dirilme)

Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. 9 Mart 1913’te memleketine gönderdiği “Ba’sü badel mevt” isimli son yazısı adeta kitabın özeti ve değerlendirmesi diyeceğimiz tahlillerle son bulur. Balkan Savaşları’nın sonucu sayılabilecek antlaşma imzalanmadan önce yazar şu öngörülerde bulunur: Edirne’nin elden çıkacağını, Adalar Denizi’ndeki adaların Avrupa devletlerinin gözetimine bırakılacağını, şayet Türkiye harp tazminatı ödemek mecburiyetinde kalmaz ve Bulgarlar da Marmara sahillerine inmezse yukarıdaki bahsedilen şartlarla kurtulursa iki tarafın da bunu başarı olarak addedeceğini söyler. Bundan sonra Türkiye’nin bir Avrupa devleti değil bir Asya ülkesi sayılacağını söylemekle birlikte Osmanlıcılık, İslamcılık fikrinin resmen çürüdüğünü milliyetçilik ipine sarılmaktan başka kurtuluşun olmayacağını belirtir. Eski imtiyazlarla siyasi ve ekonomik bakımlardan Türkiye’nin Avrupa devletlerinin elinde esir oluşu, Türk halkının genelinde uyanış, bilgi ve kültür bulunmayışı, dini taassubun güçlü olması, Türklerin kendi ellerinde ticaret, sanat bulunmayışı, ziraat işlerinde çok geride kalmaları, Avrupa’daki manasıyla millî hissiyata sahip olmamaları ve yabancı devletlerin menfaatlerinin Türkiye’nin istiklâl ve kuvvetini yok etmekte olması gibi faktörleri dikkate alarak Osmanlı Devleti’nin müstakil olarak yaşaması ve istiklâlini korumasını imkânsız olarak görür. Balkan Savaşları’ndan gerekli derslerin çıkartılmadığını, muhtemel sorunlara karşı soğukkanlı hareket edilmediğini ve sorunu yok farz ederek yaklaşıldığını, Arnavut ve Makedonya meselelerinin yerine Ermeni, Kürt, Arap, Yemen ve Boğazlar meselesinin çıkacağını bunda da aynı metotların izleneceğini bunun sonucunda Avrupa devletlerinin müdahale edeceğini söyler. Fransa’nın Suriye bölgesinden, İngiltere’nin Basra Körfezi ve Mezopotamya civarından kendilerine hisse alacağını, İtalya’nın Trablusgarp’a ilave olarak Adalar Denizi’nde birçok adayı alacağını, Haydarpaşa- Bağdat Demiryolu’nu alan Almanların muhtemelen Boğazlarda da hâkim olacağını belirtir. Son olarak şunu söyler: “İşte bunları düşününce “ba’sü ba’del mevt” akla geliyor. Hint, Mısır, Rusya Müslümanlarının dirilmeye başlamaları kendi devletleri yıkıldıktan ve yabancı devletlerin idaresine düşerek bir müddet ezildikten sonra başladığı gibi Osmanlı Türklerinin de bu hâlden müstesna olmamaları büyük ihtimaldir ve benim hususi fikrim de budur.”(s. 354-5)

Sonuç ve Değerlendirme

Kerimî’nin gönderdiği mektuplarda yer alan “dost acı söyler kabilindeki tespit ve gözlemlere” memleketinde Osmanlı’ya sempatiyle bakan insanlar ilk başta inanmazlar. Hayal kırıklığına uğrayanlar az değildir. Yazara tepki gösteren önemli bir okur kitlesi vardır. Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. Yazarın mektuplarında dile getirdiği geleceğe yönelik öngörülerinin önemli bir kesiminin gerçekleştiğini daha sonra gelişen olaylar bize göstermektedir. Yazarın basiretinin güçlülüğü kitabın ciddi bir eser olmasına kuşkusuz katkı sağlamaktadır.

Yazar, İstanbul’da kaldığı dört ay gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde hem savaşın fotoğrafını, hem de Türk toplumunun cephe gerisindeki psikolojisini, yaşadığı bozgunu çok iyi yansıtmaya çalışır. Bu fotoğrafın net çıkması için cepheye gidip askerlerin arasına girer. Onların ruh hâlini yansıtır. Cephe gerisindeki vatandaşın arasına katılarak halkın nabzını ölçer. Savaşın yükünü kaldırmaya çalışan günümüzdeki anlamıyla “sivil toplum örgütleri”nin yaptığı gayretleri yakından müşahede etme fırsatını bulur. Hastanelere giderek yaralılardan bilgi almaya çalışır. Birbirinden farklı cenahlarda bulunan politikacı, mebus, gazeteci, paşa, ulema, bürokrat ve aydınlarla mülakatlar yapar. Bunlara savaşın muhtemel sonuçları ve savaş sonrası Türkiye’nin durumu hakkında çeşitli sorular yöneltir. Türk Devleti ve toplumunun temel sıkıntılarının nasıl aşılacağı ile ilgili -kendisini çok rahatsız eden- sorulara cevaplar almak için çırpınır. Yabancı uyruklu, Türk (Tatar) gazeteci kimliğini de kullanarak savaşın seyri hakkında sağlıklı bilgilere ulaşır.

“İstanbul Mektupları”, bir savaş muhabirinin keskin gözlem, tespit ve değerlendirmesinin dışında Türklerin günlük sosyal hayatından da onlarca örnek sunar. Özellikle de İmparatorluğun en değerli topraklarının elden nasıl çıktığını bizlere çok güzel anlatır. Düşman işgalinin, devletin başkentine ulaşmasına sadece 45 km. kaldığı bir dönemde, milletin gerek cephede gerekse cephe gerisindeki sosyal çürüme emarelerini yansıtan onlarca ibretlik olayı okuyucunun gözü önüne serer.

Yazarı ve eserini farklı kılan en önemli özellik ise Fatih Kerimî’nin inanmış, eğitim sevdalısı, kadınların eğitimsizliğinden adeta sürekli sancı duyan, modernleşmeci, yüksek kültürlü, işinin ehli birisi olmasıdır. Bu özellikleriyle, yurt içinde farkına varılamayan Türk toplumunun zaaf ve noksanlıklarını, bir yabancı gözlemci olarak keskin bir biçimde ifade edebilmiştir.

Kerimî; Türklerin düşmüş olduğu duruma karşı içinde çok büyük fırtınalar kopan, yüreği yangın yerine dönmüş bir aydındır. Karşılaştığı kişilerden birine -yüreğindeki yangının dumanı sayılabilecek- şu soruyu sorar: “Peki efendim, bir yıl içinde iki kıtadan çıkarıldınız, Afrika’dan çıkarmışlardı şimdi Avrupa’dan da çıkarıyorlar. Niçin endişelenmiyorsunuz? Böyle fevkalade zamanlarda niçin fevkalade fedakârlıklar göstermiyorsunuz? Kesilecekleri zaman koyunlar bile biraz olsun çırpınırlar. Rumeli’deki Müslüman ailelerin, kadınların ve çocukların kanlı gözyaşları sizin yüreğinize hiç mi tesir etmiyor?” (s. 170)

Fatih Kerimî, toplumsal olarak yaşanılan felâket ve bozgunları içselleştirerek yaşamaktadır. Yazdığı yazılarda kullandığı mürekkebin hammaddesinin gözyaşı ve alın teri olduğu söylenebilir.

Yazar adeta beyni, kalbi ve kalemiyle Türk toplumu ve devletinin 100 yıl önceki zaaf ve noksanlıklarının röntgen filmini, canlı fotoğrafını çekerek bizlere sunmaya çalışmıştır. Dönemin hayatını sosyal ve kültürel olarak anlamaya çalışanlar için Kerimî’nin eseri ihmal edilmeyecek malzeme sunmaktadır.

İstanbul Mektupları’nın konuyla ilgili okunması gereken kitapların başında geldiğini belirten bir akademisyenin kitap hakkında sarf ettiği şu cümlelere hak vermemek elde değildir. “500 senede kazandığımız, vatanımızın en değerli parçasını üç haftada utanç verici bir mağlubiyetle kaybettiğimiz dönemin sosyal psikolojisini aydın bir dost kaleminden yansıtan, henüz daha yasını dahi tutmadığımız korkunç bozgunun hâlâ yapamadığımız ancak yapmak zorunda olduğumuz muhasebesine katkı sağlayabilecek bir eser.”

Not: Bu yazı Türkiye Günlüğü dergisinin Yaz 2013 tarihli, 115. sayısında yayımlanmıştır.



[1]    Fatih Kerimî, İstanbul Mektupları, Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 367 sayfa. Eserin tanıtımında esere yönelik dipnot yazılmayacak, ilgili sayfalar metinde parantezle gösterilecektir.
[2]Fatih Kerimî, Avrupa Seyahatnamesi, Hazırlayan: Dr. Fazıl Gökçek, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 143 sayfa.
[3]Fatih Kerimî, Kırım’a Seyahat, Hazırlayan: Hayri Ataş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2004, 128 sayfa ve http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3023.
[4] Yazarın İstanbul’da görüştüğü aydın ve devlet adamlarından bazıları: Dr. Abdullah Cevdet (Karlıdağ), Darülfünun Felsefe hocası Hilmi Bey, Trablus Kahramanı Enver Bey (Paşa), Yazar Halide Edip Hanım, İttihat ve Terakkînin Reisi Prens Sait Halim Paşa, yazar Ahmet Agayef (Ağaoğlu), İstanbul Kız İdadi Mektebi Müdiresi Nakiye Hanım, Maliye Mektebi Müdürü ve birçok mektepde ilm-i İktisat hocası Mustafa Zühtü Bey, Sosyolog Ziya Bey (Gökalp), Türkiye’nin pedegog âlimlerinden Sâtı Bey, Mizancı Murat Bey, Sadrazam Hakkı Paşa, Fatma Aliye Hanım, Yazar Ali Faik (Ozansoy), Eski Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Tanzimat Gazetesi’nin sahibi Lütfü Fikri (Düşünsel) Hilal-i Ahmer Cemiyetinin Reisi Doktor Besim Ömer Paşa, Hariciye Nazırı Prens Sait Paşa, Dâhiliye Nazırı Hacı Adil Bey, Eski Maarif ve Dâhiliye Nazırı ve Sadrazam Hakkı Paşa, Şair Nigar Hanım, eski Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Maarif Nazırı Emrullah Efendi, Ulemadan Mardinzâde Ebulula Efendi, Yazar Babanzâde Naim Bey,  Mehmet Akif (Ersoy), Sebilürreşat Mecmuasının Müdürü Eşref Bey, Defter-i Hakanî Nazırı Mahmut Esat Efendi, Diplomat ve Şair Abdülhak Hamit (Tarhan), Şeyhulislam Esat Efendi, Maarif Nazırı Şükrü Bey, Darülfünun Müdürü Sami Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, Ünlü hatip ve yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Selim Sırrı (Tarcan), Doktor Akil Muhtar, Kazım Nami Bey, Şair Mehmet Emin (Yurdakul), Şair Celal Sahir(Erozan)’dır.
[5] Masami Arai, Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, Çeviren: Tansel Demirel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 172, (Türk Yurdu Mecmuası, ‘Merhum Ahmet Midhat Efendi ve Şimal Türkleri’ Fatih Kerimî, 3. yıl, 6. sayı, s. 161-163).
[6] Hikmet Özdemir vd., Ermeniler: Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004 s. 65-66.

11 Ocak 2013 Cuma


BİR TATAR AYDINININ KALEMİNDEN BALKAN FELÂKETİMİZİN SOSYAL RÖNTGENİ:“İSTANBUL MEKTUPLARI”


                                                    
    Balkan Savaşlarının üzerinden tamı tamamına 100 yıl geçti. Yüzüncü yıl dolayısıyla Türk tarihinin büyük bozgunlarından olan Balkan Savaşlarını daha iyi anlamaya, anlamlandırmaya yönelik ülkemizde birçok kurum, kuruluş çalışma yapıyor. Muhtelif toplantı ve konferans salonlarında etkinlikler düzenliyor. “Balkan Savaşları” bu yıl birçok derginin gündemine girdi. Konuyla ilgilenen başta akademisyen ve yazarlar olmak üzere, araştırmacılar çeşitli konferans ve sempozyumlarda bu savaşları enine-boyuna masaya yatırıyor. Hatırı sayılır sayıda araştırmacı-yazar, akademisyen bu dönemle ilgili çalışmalarını kitap olarak kamuoyuna sunuyor. Bizler de Töre Dergisi okurları için bu dönemle ilgili parlak bir beyin ve sağlam bir vicdanın mahsulü gözlem ve değerlendirmelerden oluşan bir kitabı bu bölümde tanıtacağız.[1]


  Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli çalışmasına geçmeden önce yazarın özgeçmişi hakkında şunları söyleyebiliriz. Modern Tatar edebiyatının kurucularından olan Fatih Kerimî, yaşamı boyunca öğretmen, yazar, gazeteci, siyasetçi olarak karşımıza çıkar. Yükseköğrenim için İstanbul’a gelen bir dönem İstanbul’da yaşayan, Kerimî, 1937’de askerî mahkeme tarafından, Türkiye casusu olmak, Stalin’i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi bir takım düzmece iddialarla tutuklanır. İdama mahkûm edilir ve karar aynı gün infaz edilir. Birçok kitabı olan Kerimî’nin “İstanbul Mektupları”, “Avrupa Seyahatnamesi”[2] ve “Kırım’a Seyahat” eserleri günümüz Türkçesine çevrilmiştir.

   Balkan Savaşları başlayınca Rusya’daki Tatarların çıkarmış olduğu –kendisinin de uzun yıllar başyazar olarak yazdığı- Vakit Gazetesi savaş muhabiri olarak Fatih Kerimî’yi İstanbul’a gönderir. Yazar, daha önce İstanbul’da okuduğu, İstanbul’u yakından tanıdığı, Türkçe ve Fransızcası çok iyi olduğu için bu göreve seçilmiştir. Memleketi Orenburg’dan çıktıktan birkaç gün sonra İstanbul’a ulaşır. Burada yaklaşık 4 ay kalır. Orenburg’dan ayrıldığı 1 Kasım 1912’den, İstanbul’dan görevi bitip memleketine döndüğü gün 9 Mart 1913’e kadar gazeteye 70 yazı (mektup)  gönderir. Bu yazıların 67’si Vakit,  “İstanbul Teessüratı I, II, III” başlıklı üç yazısı da yine Orenburg’da çıkan Şura gazetesinde yayınlanır. 1913’de Kerimî’nin yazmış olduğu yazılar, “İstanbul Mektupları” isimli kitap halinde Orenburg’da Vakit Matbaası’nda basılır. 


  Rusya’da 1913’te basılan eser Türk okuyucusunun karşısına 88 yıl sonra 2001’de çıkar. Kitap; 70 mektubun dışında, Çağrı Yayınevi’nin editörü Şaban Kurt’un ve eseri günümüz Türkçesine uyarlayan Fazıl Gökçek’in “Fatih Kerimî ve İstanbul Mektupları” isimli takdim yazısı, Fatih Kerimî’nin yazdığı Önsöz, Kerimî’nin Orenburg’a dönmesinden sonra Rıza Tevfik’in kendisine gönderdiği Türk dünyası hakkındaki duygu ve düşüncelerini ihtiva eden ilginç bir mektup ve yine Süleyman Nesib’in gönderdiği “Hakikâte Doğru” başlıklı bir şiir ve Kerimî’nin görüştüğü ve bahsettiği kişilere ait 53 adet fotoğraftan oluşmaktadır.

Balkan Savaşları’nda birbirinden ilginç olaylar yaşanmıştır. Büyük derslerin çıkarılmak zorunda olduğu bu dönem, çok geniş bir laboratuar olarak değerlendirilmelidir. Kerimî, Türk askerleri içinde çok fedakârane savaşanların bulunduğunu, subaylar arasında ne hamiyet-i diniye ve ne de hamiyet-i milliye ile muttasıf olmayarak yalnız kendilerini kurtarmaya çalışanlar olduğu gibi sadece kendi rahatını düşünüp, “Zaten bu memleket düze çıkacak değil bunun için kan dökmeye ne gerek var?” diyenlerin mevcut olduğunu güvenilir kaynaklardan öğrenerek bizlere aktarır.

   Yazar, Türk ordusunun başta Edirne Kumandanı Şükrü Paşa’nın, Yanya kumandanı Vehip Paşa’nın ve İşkodra kumandanı Hasan Rıza Paşa’nın maiyetindeki asker, subayla göstermiş oldukları mukavemeti, Osmanlı askerinin namusunu kurtarmaya yetecek şanlı vak’alar olarak görür. Kırkkilise (Kırklareli) Muharebesi’nde subayların yüzde kırk beşinin şehit olduğunu söyler.(s.68) Bu şehirlerden Edirne dışındakileri düşmanların zapt etmekten aciz kalmasına rağmen altı sefir tarafından imzalanan bir tabaka kâğıtla teslim edilmeye mecbur kalınmasının ne kadar feci bir manzara olduğunu belirtir.

   Müellif, elinde elli bin askeri, yeterli erzakı, mükemmel silahları bulunduğu halde hiç direnmeden Selanik’i teslim eden Tahsin Paşa’ya halkın nasıl nefretle baktığını anlatır. Selanik’in kaybedilmesini gözleriyle gören bir Hilal-i Ahmer doktorunun Kerimî’ye ağlayarak Türk askerinin şan ve şerefini korumak için azıcık bile mukavemet gösterilmediğini, hemen teslim edildiğini, Selanik’i bu kadar çabuk ele geçirmeyi Yunanlıların bile akıllarına getirmediğini, Türk askerinin erzak ve mühimmatının yeterli olduğunu, hatta sadece ekmek değil et ve pilavın dahi bulunduğunu anlatır. (s. 68/9)
       
   Yazar, şehir hayatının iktisadi boyutunda Türklerin istenilen düzeyde yer almadığını; bunun sonucunda da doğal olarak Türklerin söz hakkının olmadığını belirtir. Bankalar, oteller, tiyatrolar, demiryolu işletmeleri, lokantalar ve hatta bakkalların bile ezici çoğunluğunun gayrimüslimlerden oluştuğunu belirtir. Müslümanların birbirlerini desteklemediğinden, azınlıkların ise buna karşın birbirlerini kolladığından bahseder. Avrupa devletlerinin ekonomisi bozulmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti’ne borç para vermekten çekinmesi, savaşın pahalıya mal olması, kaybedilen şehirlerden gelen memurların ve muhacirlerin istihdam sıkıntısı, memur ve subayların maaş alamama durumu gibi birçok faktörün bir araya gelmesinin sonucu olarak hükümetin savaşı göze alamaması gibi bir durum oluştuğunu anlatır.

     Kitabın cezbedici yanlarından birisi de birbirinden farklı cenahlarda olan ve hatta aralarında siyasi husumet bulunan devrin gazeteci, yazar, ulema, paşa, bürokrat, nazır, sadrazam, müderris, mebus, diplomat ve doktor gibi aydın ve mütefekkirlerle yapmış olduğu mülakat ve görüşmelerdir.

   Bilindiği üzere Balkan Savaşları öncesi Osmanlı Devleti, Trablusgarp Savaşı sonucunda Kuzey Afrika topraklarından çekilir. Bu toprakların elimizden çıkmasına karşılık halkta hiçbir üzüntünün olmaması, herhangi bir tepkiyle karşılaşmamış olması yazarı çok şaşırtır.(s.37)
                       
    Yazar, Türk halkının Avrupa’daki manasıyla basın-yayınının olmadığını, Ermeni, Rum, Yahudi hatta Arap gazeteleri bile kendi ideallerine, kendi menfaatlerine hizmet ederken Türk gazetelerinin herhangi bir idealinin olmadığını, gazetelerinin daha fazla satması ve kapanmaması için ne lazım gelirse onları yazmaya çalıştıklarını bahseder. Türk gazetelerinde Anadolu vilayetlerinin ahvali hakkında haber bulmanın çok zor olduğunu gazetelerinde Türk siyaseti, Türk ideali, Türk fikri, Türk ahvali hakkında çok az haberin olduğunu yahut hiç yer almadığını özellikle belirtir. Buna karşın Avrupa siyasetinden, en ehemmiyetsiz haberlerin çarşaf çarşaf yer bulabileceğini, Bursa’nın köylerinde kışın soğuklarında halkın yakmak için evlerine odun getiremediğini, ormana gidip, ağaçları yakarak ısındıklarını, kışın kar yağınca Erzurum ve Van vilayetlerinin şehirleri arasında otuz gün posta işlemediğini gazetelerden öğrenmenin mümkün olamayacağını söyler. Bu haberi başka bir şekilde duyulabileceğini ama gazeteler kanalıyla duyulamayacağını söyler.  Hükümette kim bulunuyorsa Türk gazetelerinde onların fikirlerinin tervic edildiğini belirtir.
       
  Balkan Savaşlarında Osmanlı Devleti’nin mağlup olmasının en önemli sebeplerinden birinin orduya siyasetin karışması ve komuta kademelerinde siyasi fırkacılığın had safhada olması konusunda tarihçi ve tarih araştırmacılarının çoğunluğu hem fikirdir. Yazar bu konuda özellikle cephe gerisinde, İstanbul’da toplumun kamplaşmalarını, bölünmesini, her iktidar değişikliğinde sil baştan kadroların yenilendiğini şu cümlelerle ifade eder: “Bugün İstanbul’da kaldırım taşı sayısınca sabık nazır, sabık vali, sabık mutasarrıf var. İşsiz güçsüz dolaşıyorlar.”(s.200)

Fatih Kerimî, kitabın birkaç yerinde sosyo-ekonomik durumu iyi olan insanlarda ümitsizlik ve yeisin daha fazla, alt ve orta sınıf halkta savaşmaktan yana ve galip geleceklerine dair inancın daha fazla olduğunu belirtir.(s.176) Zengin sınıfın pek fedakârlık yapmadığını fakir, garibanların ise gösterdiği unutulmaz gayretleri şöyle anlatır.”İstanbul’un zenginleri, paşaları yardım verme konusunda hiç de acele etmiyorlar. Daha çok fakir fukara son kuruşlarını verip memleketteki fakirlerin sayısını arttırıyorlar.”(s.209)Askerlerin içinde dahi birçok kişinin “Bir an önce barış gerçekleşsin de memleketime döneyim.” dediğini; esnafın bir kısmının, savaş yüzünden ticaretinin durduğunu, işlerinin bozulduğunu, Bulgarlarla savaşmanın Türkiye için bir fayda getirmeyeceğini, Türkiye yense dahi Avrupalıların Hristiyanları kollayacağını söylediklerini belirtir. Özellikle binlerce Darülfünun (üniversite) gençliğinden yüz küsur gencin cepheye gittiğini, bunun dışındakilerin kendi memuriyetlerini düşündüğünü belirtir.

Bu çerçevede yaşlı anamın yıllar önce anlattığı bir hikâye aklıma geldi. Köyde evin birine bir falcı uğrar. Tabii ailenin durumu gayet iyi olup, işlerini tutmaya yarayan azapları[3] bile vardır. Falcı kehanetlerini anlatmaya başlar. En çarpıcısını çekinmeden söyler: “Bu evden iki cenaze çıkacaktır.” Bu sözün üzerine herkes azaba bakınca azap dayanamayıp cevabı yapıştırır “Yahu biri ben olmaya benim de peki ya diğeri…” Aslında dün olduğu gibi bugünde ülkenin can, namus ve güvenlik sigortasını acı, gözyaşı, ter ve kan ile bağlayanların kahir ekseriyeti neden azap, sessiz, rütbesiz, statüsüz Türklerden oluşur? ’sorusu geçerliliğini hâlâ korumaktadır. Bugün bu soruyu tuzu kuru, sol hümanist yazarlar[4] bile sormaya, sorgulamaya başladıysa ülkenin yaşaması için gerekli kanı sebil edenlerin, ülkesini, dününü, dinini, değerini karşılıksız sevenlerin tamamının sorması gerektiği söylenebilir.

  Kerimî’nin gönderdiği mektuplarda “dost acı söyler mukabilindeki tespit ve gözlemlere” memleketindeki Osmanlı’ya sempatiyle bakan insanlar ilk başta inanmazlar. Hayal kırıklığına uğrayanlar az değildir. Yazara tepki gösteren önemli bir okur kitlesi vardır. Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. 9 Mart 1913’te memleketine gönderdiği “Ba’sü ba’delmevt” isimli son yazısı adeta kitabın özeti ve değerlendirmesi diyeceğimiz tahlillerle son bulur. Savaş sonrası olacaklar hakkında bazı öngörülerde bulunur. Bahse konu olan öngörülerin önemli bir kesiminin gerçekleştiğini daha sonra gelişen olaylar bize göstermektedir. Yazarın basiretinin güçlülüğü kitabın ciddi bir eser olmasına kuşkusuz katkı sağlamaktadır.

  Yazar, İstanbul’da kaldığı 4 ay gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde hem savaşın fotoğrafını, hem de Türk toplumunun cephe gerisindeki psikolojisini, yaşadığı bozgunu çok iyi yansıtmaya çalışır. Bu fotoğrafın net çıkması için; cepheye gidip askerlerin arasına girer. Onların ruh halini yansıtır. Cephe gerisindeki vatandaşın arasına katılarak halkın nabzını ölçer. Savaşın yükünü kaldırmaya çalışan günümüzdeki anlamıyla “sivil toplum örgütleri”nin yaptığı gayretleri yakından müşahede etme fırsatını bulur. Hastanelere giderek yaralılardan bilgi almaya çalışır. Birbirinden farklı cenahlarda bulunan politikacı, mebus, gazeteci, paşa, ulema, bürokrat ve aydınlarla mülakat yapar. Bunlara savaşın muhtemel sonuçları ve savaş sonrası Türkiye’nin durumu hakkında çeşitli sorular yöneltir. Türk Devleti ve toplumunun temel sıkıntılarının nasıl aşılacağı ile ilgili  –kendisini çok rahatsız eden- soru(n)lara cevaplar almak için çırpınır. Yabancı uyruklu,  Türk (Tatar) gazeteci kimliğini de kullanarak savaşın seyri hakkında sağlıklı bilgilere ulaşır.

“İstanbul Mektupları”, bir savaş muhabirinin kallavi gözlem, tespit ve değerlendirmesinin dışında Türklerin günlük içtimai hayatından onlarca örnekler sunar. Özellikle de İmparatorluğun en güzel topraklarının elimizden nasıl çıktığını bizlere çok güzel anlatır. Düşman işgalinin, devletin başkentine ulaşmasına sadece 45 km kaldığı, Yunan askerlerinin top seslerinin İzmir’den 7 mil öteden duyulduğu bir dönemde, milletimizin gerek cephede gerekse de cephe gerisindeki acizlik, kahramanlık, ahlaksızlık, gaflet, tembellik ve hainlik hallerini yansıtan onlarca ibretlik olayı bizlerin gözü önüne serer.

    Bu yazarı ve eserini farklı kılan en önemli özellik ise Fatih Kerimî’nin inanmış, eğitim sevdalısı, kadınların eğitimsizliğinden adeta sürekli sancı duyan, modernleşmeci ve katıksız Türk Milliyetçisi ve batılı Oryantalistler standardında da kültürlü, işinin ehli birisi olmasıdır. Bizim göremediğimiz hata, yanlış ve zaaflarımız üzerine-soğukkanlı biçimde, korkmadan, giderek- çok net bir şekilde önümüze koymasıdır..

Kerimî; Osmanlı, Türk ve İslâm âleminin düşmüş olduğu duruma karşı, içinde çok büyük fırtınalar kopan, yüreği yangın yerine dönmüş bir aydındır. Karşılaştığı kişilerden birine -yüreğindeki yangının dumanı sayabileceğimiz - şu soruyu sorar: “Peki efendim, bir yıl içinde iki kıtadan çıkarıldınız, Afrika’dan çıkarmışlardı şimdi Avrupa’dan da çıkarıyorlar. Niçin endişelenmiyorsunuz? Böyle fevkalade zamanlarda niçin fevkalade fedakârlıklar göstermiyorsunuz? Kesilecekleri zaman koyunlar bile biraz olsun çırpınırlar. Rumeli’deki Müslüman ailelerin, kadınların ve çocukların kanlı gözyaşları sizin yüreğinize hiç mi tesir etmiyor?”(s.170)

    Fatih Kerimî, toplumsal olarak yaşanılan felâket ve bozgunları o devrin en az kahramanları ve fisebillahı kendisine şiar eyleyenler kadar içselleştirerek yaşamaktadır. Yazdığı yazılarda kullandığı mürekkebin hammaddesi gözyaşı ve alınteridir.

   Yazar adeta beyni, kalbi ve kalemiyle Türk toplumu ve devletinin zaaf, hata ve yanlışının röntgen filmini, canlı fotoğrafını çekerek bizlere sunmaya çalışmıştır. Bahse konu olan dönemdeki Türk toplum ve devletinin kangrenleşmiş ve kronikleşmiş, sorun, sıkıntı ve şiddetli hastalıklarının geçen bir asra rağmen çok büyük bir kesiminin devam ettiği söylenilebilir. Bu hastalıkların en azından bir kısmının tedavi edilebilmesinin zaruri olduğuna inananların, Türk milletinin düştüğü yerden kalkacağına iman eden fakat düştüğü yeri görmenin şart ve elzem olduğunun idrakinde olan aydınların bu kitabı okuması salık verilebilir.

“İstanbul Mektupları” kitabını daha önce okuyup bizlerin okuması için öneren bir dostumuzun kitap hakkında sarf ettiği şu cümlelere hak vermemek elde değildir. “500 senede kazandığımız, vatanımızın en değerli parçasını 3 haftada utanç verici bir mağlubiyetle kaybettiğimiz dönemin sosyal psikolojisini aydın bir dost kaleminden yansıtan, henüz daha yasını dahi tutmadığımız korkunç bozgunun hâlâ yapamadığımız ancak yapmak zorunda olduğumuz muhasebesine katkı sağlayacağına inandığım bir eser”

Son olarak merhum Kerimî’yi rahmetle anarken, bu çok değerli eseri ve yazarı muhterem münevveri Türkiye’de gün yüzüne çıkaran Prof. Fazıl Gökçek ve Çağrı Yayınevi’nin yöneticilerine teşekkür ederek bu çizgideki eserlerin devamını diliyorum.
       
     Not: Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli kitabını ilk okuduğumda çok duygulanmış ve etkilenmiştim. Söz konusu kitap hakkında 25 sayfalık bir özet çıkarmıştım. Bu uzun yazı bazı yerel gazetelerde o dönem yayınlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde kitapyurdu.com isimli sitede bazı yayınevlerinin yayımladıkları kitapları incelerken Kelepir Kitaplar başlıklı bölümde “İstanbul Mektupları”nın olması, şaşırmaktan çok içimi acıttı. Bu kadar değerli bir eseri daha fazla kişiye anlatmak ve tanıtmak düşüncesiyle yazmış olduğum yazıyı tekrar gözden geçirip bir dergide yer bulabilecek sayfaya indirgedim. Töre Dergisi’nde yayımlatmayı uygun buldum. İlkyazmış olduğum yazıyı merak edenler http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com/2009/05/bir-tatar-aydininin-kaleminden-balkan.html linkinden yazıya ulaşabilir.

Not: Bu yazı Töre Dergisi’nin Ekim-Kasım 2012 tarihli, 9-10. Sayısında yayınlanmıştır.


[*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
[1]Fatih Kerimî, İstanbul Mektupları, Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, 367s. , 2001, İstanbul, Çağrı Yayınları, www.cagriyayinlari.com
[2]Türkçeye çevrilmiş diğer iki kitap hakkında da birer yazı kaleme almıştım. Yazılara internet üzerinden şu linklerden ulaşılabilir.
[3]Yıllık ücretli işçi
[4]Can Dündar, 14 Eylül 2006 tarihindeki Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde  “Katilimiz Fakirlik mi?”  isimli makalesinde “Neden (mesela) Teşvikiye Camii'nden, (yine mesela) Yozgat'ın tüm camileri kadar şehit cenazesi kalkmıyor?” diye soruyordu.