20 Ekim 2009 Salı

TERCÜMAN’IN DEMİRBAŞI ERGUN GÖZE’NİN HATIRALARI


        Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz gazeteci ve yazar Ergun Göze’nin son yayımlanan eseri “Yaşasın Hatıralar”ı[1] geçen yıl okumuştum. Merhumun biyografisine yönelik bu kitabı anlatmayı uygun gördüm. Ergun Göze’yi ve “anı”larını niçin okumalıyız diye düşündüğümde birçok faktör bu kitabı okumamı zaruri kıldı diyebilirim. Çeyrek yüzyıl avukatlık yapmış bir hukukçunun, 34 kitap yazan, Fransızcadan 10 kitap çeviren bir yazarın, Tercüman Gazetesi’nde yazdıklarıyla onlarca yıl Anadolu’da ses getiren bir gazetecinin yazdıklarına –en azından kendi adıma- kulak vermek durumundayız. Kendi doğru bildiği ideallerinden şaşmayan, kırılmayan, bükülmeyen bu kalemin nasıl satın alınamadığının da öyküsü diyebileceğimiz bu hatıralar, Türkiye’nin son 60 yıllık siyasî ve sosyal fotoğrafını da yansıtmaya çalışır. Kubbealtı Neşriyat tarafından 2007’nin son aylarında yayınlanan 342 sayfalık bu kitap kolay okunabilecek bir üslup ve akıcılıkla yazılmıştır. Kitapta muhtelif zaman ve mekânlarda kendisi, dostları ve mülakat yaptıkları kişilerin bir kısmıyla çekilmiş olan 22 fotoğraf da bulunmaktadır. Kitabı daha iyi anlatabileceğimi düşünerek 6 bölümde değerlendirdim.

İLK ADIMLAR, BABIÂLİ’DE SABAH GAZETESİ

       Yazar, çocukluğunun geçtiği Sivas’tan, Sabah gazetesinden ayrıldığı güne kadarki hatıralarını 27 sayfaya sığacak şekilde anlatır. Göze, Cumhuriyetin 8. yılında, iki fakülte bitirmiş, Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, kendisinin deyimiyle: “ilim, irfan aşıkı” olan, bir dönem de Sivas Halkevi Reisliği yapan, avukat bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Tabi söylemeye gerek yok; gazete, dergi ve kitaba ilginin oldukça fazla olduğu bir evde çocukluğu geçer. Avukat ve gazeteci olarak hayata atılmasında böyle bir “ev” in inkâr edilemez katkısı olur. 1950 yılında İstanbul Üniversite Hukuk Fakültesi’ne giren Göze, fakülteyi bitirmeden evlenir. Fakülte yıllarında milliyetçi dünya görüşünü benimser. İstanbul’da aydınların gittiği Karadeniz Kıraathanesi’nde birçok aydın ile tanışır. Milliyetçiler derneğinde çeşitli görevlerde bulunur. Okulunu ve askerliğini başarıyla tamamladıktan sonra, İstanbul Barosu’na kayıtlı bir avukat olarak 1980 yılına kadar gazeteciliğin yanında avukatlık mesleğini birlikte yürütür. Ergun Bey, bu bölümde eğitim hayatının başlangıcı ilkokul yıllarından, üniversite yıllarının sonuna kadarki dönemine fazla değinmez. 1960 sonrası Türk Milliyetçiler Derneği’nde aktif görevlerde bulunur, hatta 1960 sonrası derneğin genel başkanlığını da yürütür. İlk gazete yazısı 1949’da Sivas’ta mahalli bir gazete olan Hakikat’te yayınlanır. Okulu bitirdikten sonra Babıâli’de yayıncılık yapmaya ve gazetelerde çalışmaya başlar. Son Havadis gazetesinde ve Yurt Ajansı’nda kısa bir süre çalışır. Sabah gazetesindeki ilk fıkra yazısı olan “Bismillah” ile profesyonel gazeteciliğe adım atmış olur. Göze’nin gazetecilik mesleğine olan tutkusu, çalışma azmi mesleğinin zirvelerine doğru kendisini iter. Sabah gazetesinin Genel Yayın Müdürlüğü’ne kadar yükselir. Daha sonra da buradan Tercüman gazetesine geçer.

                                      NİÇİN TERCÜMAN?

       Ergun Bey, ömrünün neredeyse dörtte birini, gazetecilik yaşamının yarısından fazlasını Tercüman Gazetesi’nde geçirdiğinden olsa gerek eserinin 156 sayfasını Tercüman’lı yıllara ayırır. Yazar, bu bölümde Diyanet tarafından hazırlanan İslam Ansiklopedisi, Demirel Hükümeti zamanında çıkarılmaya çalışılan, ‘Bin Temel Eser Serisi’, Tercüman gazetesinin Türk kültürüne en büyük hizmetlerinden olan ‘Bin Bir Temel Eser’, serisinin hazırlanmasında değişik görevler üstlenir. Bu çalışmaların neden yarım kaldığını kendisine göre anlatmaya çalışır. Hüseyin Hatemi ve İlhan Selçuk ile yaşadığı polemikler; gazeteci-patron ilişkisi, gazeteciliğin mutfağında haberlerin yoğrulması, gazetenin yayın politikası, Tercüman’ın Anadolu ve yurt dışında etkisi hakkında epey bilgi verir. Gazetenin tirajının birkaç kişi dışında bilinmeyeceğini iddia eder. Patron ile görüşmek, iş teklifi yapmak için her gün birçok insanın kendisine uğradığını bunlara pek yüz vermediğini, birkaç kez de bazılarına aracılık ettiğini belirtir. Kitabı okuyan bozulmamış herhangi bir vicdanın “Ergun Bey dahi gazete sahibinin diğer ticari işlerine aracılık yapmışsa gerisini siz düşünün.” diyeceği satırlardır bunlar..

       Yazar, farklı tarihlerde Libya, Fransa, Hindistan, Pakistan, Suudi Arabistan,  İspanya, Irak, İran, Avustralya gibi ülkelere hatta bu ülkelerin bazılarına birkaç kez gider. Bu ülkelerde çeşitli devlet, siyaset, düşünce adamlarıyla mülakat yapar. Mülakatlar gazetede yayınlanınca kamuoyunda geniş yankı uyandırır. Bu yurt dışı ziyaretlerin bir kısmına konferans, Suudi Arabistan’a da hac ibadetini yapmak için gider.  Yurt dışındaki izlenimleri de hatıralarında geniş yer tutar.
      
       Göze, günümüzün büyük gazetecilerinden devrin Tercüman gazetesi yazarlarından Rauf Tamer’in ”Şaheser Uykuda”, “Münevver Kime Derler”  başlıklı yazılarını Peyami Safa’nın fıkra yazılarından aşırdığını bahseder. (s.169)

       Ergun Göze ve Ahmet Kabaklı Tercüman Gazetesi’yle isimleri özdeşleşmiş yazarlardandır. Gazetede yaşanan ufak tefek sorunları büyütmemeye çalışırlar. Özellikle Kemal Ilıcak’ın Nazlı Ilıcak ile evlenmesinden sonra Nazlı Hanım’ın gazeteyi kendisine göre yönlendirmesi istenmeyen sonuçlar doğurur. Kabaklı ve Göze bunun için alınması gerekli tedbirleri defaatle Kemal Ilıcak’a anlatmaya çalışır. Bu usta kalemlerin bütün çırpınmalarına rağmen durumun vahametini Ilıcak iş işten geçene kadar anlamayacaktır. Gazetenin yavrusu olarak Bulvar gazetesinin doğması, gazetenin promosyon olarak kumarı teşvik etmesi, Hülya Avşar’ın dkraliçe seçildiği güzellik müsabakaları, bira imalatçılarının Atatürk’ü de kullanarak içki reklamı yayınlaması gibi durumları Ergun Göze, Ahmet Kabaklı ve Ünal Sakman gibi yazarlar kabullenemezler, gazeteden ayrılırlar. Bu kalemlerin gazeteden ayrılması Tercüman’ın çöküşe giden sürecini daha da hızlandırır. Gazetenin rayından çıkmasına, sevenleriyle arasındaki bağın kopmasına neden olur.
      
       Nazlı Hanımın gazeteye verdiği tahribatın boyutlarını anlatmak için yazar, şunları söyler: “Keşke diyorduk, bazı gazete patronları gibi,  Kemal’in de piyasadaki en pahalı yosmalardan birisiyle düzeyli bir birlikteliği olsaydı….Hiç olmazsa gazeteye bulaşmazdı. Gazetenin misyonunu bulandırmazdı.” (s.203)

       Ergun Bey, gazeteden ayrılır, gazeteyle herhangi bir organik bağı kalmaz ama Tercüman’ın bu hallere düşmesini kabullenemez. Bu durumu yansıtan güzel bir anekdot anlatır: ”Kemal Ilıcak’ın cenazesinde imamın helallik istemesi üzerine; bütün şahsi haklarını helal ettiğini ama amme haklarımı helâl etmediğini söyler. Bunun ne demek olduğunu soran arkadaşına şöyle tavzih eder: ‘İşte Kemal Ilıcak birçok iyi tarafına rağmen biraz görgüsüzlüğü, biraz para kazanma hırsı, Türkiye’de istediği kadını alabilecekken, aldığı kadının kolej mezunu ve bakan kızı olmasını gözünde çok büyüttüğü ve tesiri altında kaldığı için Tercüman zeval buldu. Türkiye, Tercüman gibi bir gazeteden mahrum kaldı. Amme hakkım işte bu.” (s.42)
      

İSTANBUL BAROSU İLE MÜCADELE,  BARIŞ DERNEĞİ VE İÇ POLİTİKA

       Avukatlık yapmayı arzulamamasına rağmen kendisinin deyimiyle, “solun, palazlanmaya ve hatta azmaya başladığı” dönemde İstanbul Barosu’nda Burhan ve Orhan Apaydın kardeşlerin yönetimi ele geçirdikten sonra baskı grupları oluşturarak, meslek kuruluşundan daha ziyade solun en önemli mevzisi haline getirilmesine karşı gazetedeki köşesinde mücadele vermeye çalışır. Bu mücadele mahkeme koridorlarına taşar. Burada verdiği mücadelenin içyüzünü genişçe anlatılır. Burada işin ilginç tarafı beş, altı bin üyesi olan İstanbul Barosu’nun seçimlerine büyük bir çoğunluğun gelmediğini, gelenlerin de seçimlerin sonucu beklemediğini dolayısıyla üç beş yüz kişinin Baro idare heyetini ve başkanını seçtiğini söyler. Bu kişilerin de bu kuruluşu ideolojilerinin dümen suyuna çevirdiğini belirtir. Oy kullanmaya gelmeyen, seçim sonucunu beklemeyen kişilerin de Apaydın ve ekibinin ideolojik icraatlarına karşı en fazla sızlananlar olduğunu söyler. Gazetede yazdıklarından dolayı Orhan Apaydın’a 8 milyon tazminat ödemeye mahkûm edilir. Böyle bir durumda dostlarının bir kısmından beklediği desteğin zekâtını bile alamaz. Kendisine tasavvur edemediği kadar maddi ve manevi destek verenlerden de bahseder. Bu günlerde tanımadığı, hiçbir zaman da görmediği, Kamuran İnan’ın babası, eski DP milletvekili, Şeyh Selahaddin İnan’ın[2] [2] bir beyefendiyle gönderdiği: “Şeyh Efendi’nin size selam ve hürmetleri var. Sizin Orhan Apaydın’a sekiz milyon lira ödemeye mahkûm olduğunuzu duydu ve dedi ki ‘Ergun Bey biraderim bu parayı veremez. Tarafımdan kendisine rica ediniz, ödeme emri kendisine tebliğ edildiği anda lütfen bana göndersin.” mesajından bahseder. Kendisi teşekkür ederek, bundan sonraki hukuki süreci anlatır. Bundan da aleyhte bir sonuç çıktığında gazetenin ödemesi gerektiğini söyler.

       Barış Derneği’nin icraatları hakkında bilgiler verir. Bu derneğin yöneticisi birçok kişinin Rusya’nın Afganistan’ı işgalini “Afganistan’a demokrasi getirme” teşebbüsü olarak gördüğünü belirtir. Rusya’nın Afganistan’ı işgal ettiği gün Uğur Mumcu ve Mahmut Dikerdem’in yazdığı yazılarda işgal bile diyemediğini söyler. Bu derneğin üyelerinden Uğur Mumcu’nun yazılarında hedef gösterdiği birçok insanın terör örgütlerince vurulduğunu söyler.

       Yazar, Tercüman geniş bir kesime hitap eden bir gazete olduğu için sağın bütün parti ve liderleriyle yakın ilişkisi olduğunu itiraf eder. Kendisine birçok kez milletvekilliği teklifi gelmesine rağmen siyasete atılmadığını belirtir. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin kurulmasındaki katkılarını anlatır.

TÜRKİYE GAZETESİ

       Göze, Enver Ören’in Türkiye’den önce Hakikat gazetesini çıkardığını bu gazetede uzun süre iktidarda olan Demirel’in davulunu çaldıklarını söyler, bununla ilgili somut bir örnek de verir. Demirel’e muhalif olan Necip Fazıl’ın -kendileriyle de arasındaki gönül bağına rağmen sırf iktidara yamanmak uğruna- karikatürünü köpek şeklinde çizerek yayınladıklarını söyler. Ören’in, Tercüman’ın bıraktığı boşluğu Özal iktidarının nimetlerinden faydalanarak, kayınpederinin şeyhliğini ve cemaat silahını kullanarak nasıl doldurmaya çalıştığını cesur bir şekilde beyan eder.

       Göze, Turgut Özal’ı bürokratlık yaptığı dönemde, (1978) yaptığı röportajın üst üste üç gün gazetede yayınlanmasıyla Türk kamuoyuna ilk kez kendisinin duyurduğunu, Turgut Özal’ın protokol dışı birisi olmasını kabullenemediğini söyler. Gazetenin yayın politikasının Özal’ın politikası ve menfaatiyle örtüşmesi Türkiye ile yollarının ayrılmasına neden olur.

       Tercüman’ın yaşadığı dönüşümün daha fazlasını Türkiye gazetesi de yaşar. Göze, İlk başlarda musiki haramdır diye televizyonlarda ilahi bile okutmayan Işık tarikatının daha sonra nasıl holdingleşip, kurduğu televizyonda kendilerinin fikri çizgisini zedeleyecek yayınlar yaptığını belirtir. İhlâs Holding’de parası batan binlerce garibana inat, Ören ve arkadaşlarının yaşamından herhangi bir fedakârlık sergilemediklerini ısrarla vurgular. Bu konu hakkında şunları söyler: “Enver Bey, çıkıp ‘Sadece şu varlığım borçlarımı karşılar, kuruşuna kadar ödeyeceğim, şunu şunu satıyorum.’ deseydi İhlâs Finans kapanmazdı. Alacaklılar beklerdi. Tercüman da aynı şeyi yapsaydı, yani on ay maaş alamayan ücretliler, bilselerdi ki Kemal Bey de evinde fasulye-pilava kaşık sallıyor, viskiler su gibi akmıyor, aile efradı da sıkıntıyı paylaşıyor, bir on ay daha beklerlerdi. Ve Enver Bey Müslüman televizyonu TGRT’yi de nihayet Amerikalılara sattı.”(s.267)


PORTRELER

       Ergun Bey, bu bölümde çeşitli siyasetçi, yazar, aydın; dost ve arkadaşları hakkında dikkat çekici gözlem ve tespitlerde bulunur. Bunlardan Mehmet Emin Alpkan’ın yüksek tahsili ve parası olmamasına rağmen Bizim Anadolu ve Bayrak gazetesini çıkardığından bahseder. Necip Fazıl’ın fikir sakası dediği Fethi Gemuhluoğlu’nun diğerkâmlığı hakkında şu cümleleri sıralar: “Evet, kendisi bırakmasına rağmen Fethi ağabey, birçoklarının yazmasına, doktora yapmasına, kariyer sahibi olmasına birinci derecede âmil olmuş ender bulunur bir insan demiştim. Meselâ rahmetli Erol Güngör’ü Mümtaz Turhan’a asistan olarak götüren odur. Keza merhum Çavuşoğlu’nun üniversiteye intisabında da o söz sahibidir.”(s.47) Kendisinin Tercüman gazetesinde çalışmasına da Gemuhluoğlu’nun vesile olduğunu vurgular.

GÜNAYDIN MACERASI, ARA DEVRE VE TERCÜMAN’IN SON PERDESİ

       Ergun Bey, üç ay gibi bir süre de Günaydın gazetesinde çalışır. Parasını peşin aldığı gazete hoşuna gitmediği için, gazetenin patronu da öldürülünce buradan ayrılır. Kemal Ilıcak, iflas edince gazete çalışanlarının ücretini dahi veremeyecek durumda kalır. Daha sonra da borçlu bir şekilde vefat eder. Oğlu Mehmet Ali Ilıcak babasının borcundan dolayı mirasını reddeder. 2000’li yılların başında Tercüman gazetesi aynı isimde, iki farklı gazete olarak doğar. Mehmet Ali Ilıcak, babasının mirasını kullanarak Dünden Bugüne Tercüman, aynı zamanda Çukurova gurubu da Olaylara ve Halka Tercüman gazetesini çıkarır. Mehmet Ali Ilıcak, kendilerinin çıkardığı gazetenin diğer Tercüman’dan farklı ve özgün olduğunu belirtmek için babasının ismini kullanarak, reddettiği mirasından istifade etmesine Ergun Bey tepki gösterir. Bu ve daha farklı etkenler de buluşunca Olaylara ve Halka Tercüman’da yazmaya başlar. Fakat burada da istediği ortamı bulamayınca aktif gazetecilik yaşamına son noktayı koyar
                                        DEĞERLENDİRME

        Ergun Bey’in hatıraları, bir devrin -özellikle de son 40–50 yılın- Türkiye’nin siyasi ve sosyal tarihi ile ilgili çarpıcı gözlem, tespitleri içerir. Yaşamının bütün merhalelerinde peygamberimizin “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” hadisini kendisine şiar, kulağına küpe etmiş bir aydının kaleminden çok sevdikleri, gönül verdikleri kişi ve kurumlar hakkında ciddi sitem ve itiraflar bulacağımız güzel bir eserdir.

        Yarım asrı geçen gazetecilik yaşamıyla, bir döneme damgasını vurmuş -Tercüman Gazetesi ile özdeşleşmiş olan- bu gazetecinin yazdıklarından almak isteyen herkese, alabileceği kadar dersler vardır. Çünkü bu yiğit ve soylu kalemin verdiği destansı mücadelenin genç kuşaklarca bilinmesi gerekir. Özellikle de fikri mücadelesini verdiği akımın sempatizanı ve sevenlerinin yaşadığı sıkıntı ve felaketleri en azından bu mağdurların çocukları ve torunlarının yaşamamasını isteyenler ‘Yaşasın Hatıralar”ı okumalıdır diye düşünüyorum. Son olarak merhuma Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine sabır diliyorum.
       
        (Erzurum Gazetesi, 20 Ekim 2009)       




[1] Ergun Göze, Yaşasın Hatıralar, 343 sayfa, 2007, İstanbul, Kubbealtı Neşriyat

[2] Burada eski DP milletvekili Selahattin İnan’ın Yassıada’da yargılanırken savcıya verdiği enfes cevaptan bahseder. “Yassıada’da Savcı Altay Ömer Egesel’in yaptığı sorguda Egesel, Tahkikat Komisyonu Kanunu’nun kabul edildiği celsede onun olmadığını söyleyerek, ‘Eğer olsaydı Efendi de, bu kanuna kabul oyu verecekti. O bakımından cezalandırmasını talep ederim.’ gibi garabet örneği bir mütalaada bulunmuştu. Selahaddin Efendi de, ‘Savcı Bey, şeyhliği bana verdi kerameti kendi üzerine aldı. Celsede hazır olsaydım ne karar vereceğimi kerâmeten keşfedip ortaya koydu.’ diyerek savcının saçmalığını ortaya koymuştu.”(s.218) 

11 Ekim 2009 Pazar

SOSYO-EKONOMİK BOYUTUYLA 1915 ERMENİ TEHCİRİ


        Ermeni sorununun en önemli dönemecini şüphesiz 1915 Ermeni tehciri oluşturur. Hem dünya kamuoyundan hem ülkemiz gündeminden düşmeyen bu konu hakkındaki akademik çalışmaların temelleri yurtdışında onlarca yıl önce atılmıştır. Ermeni diasporasının yaşanılan bu felaketi ajitasyon ve propagandayla kuşaklar boyunca dünya kamuoyunu manipüle ederek Türk düşmanlığı tohumları atarak, adeta kan davası güderek Türk milleti ve devletine olmadık iftiraları atacak boyuta getirmesini bilmiştir. Bunları yaparken akademik çalışmalardan istifade etmediğini iddia etmek safdillik olsa gerektir. ASALA terör örgütünün diplomatlarımıza yönelik sistemli suikastlara başlamasıyla birlikte Türkiye’nin özellikle de akademik alandaki yetersizliği gün yüzüne çıkmıştır. 90’lı yıllardan sonra Üniversitelerde bu konuyla ilgili araştırma enstitüleri kurulmasına öncelik verilmiş; hazırlanacak tez konularının içerisine Tehcir, öncesi ve sonrası gelişmeler girmeye başlamış; konuyla ilgili azımsanamayacak kitap ve makaleler okuyucuya sunulmuştur. Başlıktaki ismiyle anılan bir yüksek lisans çalışması geçtiğimiz yıllarda kitap olarak yayınlanmıştı. Bu kitapla ilgili anladıklarımı bu yazı çerçevesinde tanıtmaya çalışacağım.[1]

        Eser, önsöz, giriş, sonuç, ekler, yararlanılan kaynakların dışında beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Tehcire giden süreç ve Tehcir Kararnamesi ana hatlarıyla anlatılmıştır. Dünya ve ülkemizdeki birçok kişi tehcir öncesi süreci yok farz ederek yaklaşmaktadır. Kerli-ferli bir sürü yerli-yabancı akademisyen dahi Tehciri “Tehcir kararının alındığı güne kadar Ermeniler ile Türkler arasında neredeyse hiçbir olay olmadı. 23 Nisan 1915’in gece yarısında devlet yönetimindeki bir klik Ermenileri yok etmenin en akıllı, en gizli ve en sessiz yöntemi olarak tehciri uygun gördü. Bu kararını nihayetleştirmek için hemen ertesi günü 24 Nisan 1915’te de tehcir yasalaştı. Ne olduysa bundan sonra oldu..” gibi yorumlamaktadır. Tehcir öncesi süreç masaya yatırılmadan yapılan incelemeler hep eksik kalır ve bizi yanlış yargıya ulaştırır. İkinci bölümde Tehcirin uygulandığı bölgeler, toplanma bölgeleri, ana ve tali güzergâhlar çok iyi anlatılmıştır. Tren güzergâhındaki yerlerde muhacirler için tren kullanılmasına dikkat edilmiştir. Hatta bazı yerlerde trenin günü ve saatine uymak için günlerce bekletildiği dahi olmuştur. Soykırım yapmayı kafaya koyan bir anlayış böyle ince ayrıntılara dikkat eder mi? Aslında bu bile soykırımın olmadığının ispatı değil mi? Üçüncü bölümde Osmanlı Devleti’nin Tehcire ayırdığı bütçe, yapılan yardım iaşe ve ibateler kaba hatlarıyla anlatılmıştır. Dördüncü bölümde ise Ermeni ölümlerinin sebepleri irdelenmeye çalışılmıştır. Bilindiği üzere dönemin savaş yılları olduğu, hayat şartlarının pahalılığı, salgın hastalıkların ülkeyi esir aldığı, kötü niyetli, eşkıya gibi birtakım kişilerin Ermenilere yönelik namussuzlukları vs. gibi birçok sebep anlatılır. Tehcir alınması gerekir miydi? Gerekmez miydi? Daha farklı bir alanda tartışılabilir fakat şu bir gerçektir. Tehcir alındıktan sonra muhtelif sebepler yüzünden çok ağır fatura, Tehcire uğrayan Ermenilere yüklenmek durumunda kalmıştır. Savaştaki Osmanlı Ordusundaki İki Ordu Komutanının dahi salgın hastalıklardan öldüğü bir dönemde[2] kendi askerine dahi giyecek ayakkabı, yiyecek ekmek bulamadığı, kendi askerini dahi yüzlerce kilometreler yürüttüğü bir dönemde sayıları yüz binleri bulan muhacirleri yüzlerce hatta binlerce kilometre öteye sorunsuz bir şekilde ulaştırıp yerleştirmenin mümkünatının olmadığını düşünüyorum.  Beşinci bölümde Tehcir sonrası geri dönen Ermenilerin durumu anlatılır. Yazar, Ermeni diasporasının sık sık vurguladığı en az 1.5 Milyon Ermeni’nin öldüğü, öldürüldüğü iddialarını çürütmeye yönelik birçok akademik belgeye atıfta bulunur.
DEĞERLENDİRME

        Ermeni sorununun özünü ve gözünü kendi okur-yazarımıza dahi doğru bir şekilde anlatamazken dünya kamuoyunu inandırmanın çok ama çok zor olacağına, konuyla ilgili akademik çalışmaların hızla artması gerektiğine inanmaktayım. Çalışmanın yüksek lisans tezi olduğunu, kitabın 128 sayfadan oluştuğunu göz önünde bulundurduğumuzda yazar, Ermeni Tehciri’ni ana hatlarıyla güzelce anlatmaya çalışmıştır. Özellikle de muhacirlerin toplanma bölgeleri, Tehcir güzergâhlarındaki ana ve tali yollar hakkında doyurucu ve dolgun bilgiler bulunmaktadır.

        (Erzurum Gazetesi, 13 Ekim 2009)



[1] Kürşat Selim Şenol, 1915 Ermeni Tehciri (Sosyo-Ekonomik Boyutlarıyla), 128 sayfa, 2006, Ankara, Berikan Yayınevi.
[2] Erzurum 3. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa 12 Şubat 1915’te tifüsten, hakeza Türk Ordusunda görev yapan Mareşal Goltz Paşa’da 19 Nisan 1916’da “sârî hastalığı”ndan vefat etmiştir. Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler: 1914/1918, 2005, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

6 Ekim 2009 Salı

SON MÜSLÜMANLARIN MÜSLÜMANLAŞMA ÖYKÜLERİ


        Müslümanların ezici çoğunluğunun olduğu coğrafyalarda yaşayan, Müslümanlığı bir kültür formu olarak çevrede hazır bulan kitlelerin İslamını günlük hayatımızda yaşıyoruz. Ancak Rabbin kader coğrafyasının öteki mahallelerindekiler ise hiç de az değildir. Ezansız semtlerde doğanların Müslüman olma serüvenleri hakkında zaman zaman düşünüp ve bu müminlerin durumunu hep merak etmişimdir. Bu konuyla ilgili bir kitap, merakımın hatırı sayılır bir kısmını giderdi.[1]

        Eser, Amerika ve Avrupa’daki muhtedilerin İslam ile şereflenenlerinden 45’inin Müslüman olma hikâyelerini anlatmaktadır. Bu Müslümanların tamamı yaklaşık 20. yüzyıl’ın ortalarından günümüze halen yaşayan kişilerdir. Kitabın omurgasını Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Ali Köse’nin Londra Üniversitesi King’s College’a 1994 yılında sunduğu doktora tezi oluşturur. Bu kişilerin bir kısmıyla tez için doğrudan mülakatlar yapılmış bir kısmı da muhtelif gazete ve dergilerde yayınlanan ve internet ortamında da ulaşılabilinen hayat hikâyelerinden alıntılanmaktadır. Aydoğan Arı ile Yusuf Karabulut’un Türkçeye çevirdiği bu çalışma geçtiğimiz yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları tarafından yayımlanmıştı.

        Sosyo-ekonomik, eğitim, kültürel şartları, din ve mezhepleri birbirinden farklı 45 mühtedinin Hakikat yolcuğunun son durağına kadar ki geçirilen süreç ibret alınacak niteliktedir. Kimisi komünist ve ateist bir ebeveynin çocukları olarak –en yumuşak bir tabirle- dine soğuk ve oldukça mesafeli bir evde büyümüş. Kimisi “Kimisi “hayatı boyunca sadece evlilik töreni dolayısıyla iki kez kiliseye gidecek” kadar dindar(!), kimisi oldukça muhafazakâr yönü ağır basan Hıristiyan kimisi “din değiştirecek en son Hıristiyan benim” diyen bir papaz, kimisi “hiçbir Müslüman’la tanışmadan”, İslâm’ı keşfeden müminlerdir.

        Son Müslümanların ortak özelliklerini kabaca tasnif ettiğimizde enteresan ve şaşırtıcı –kendi adıma söyleyeyim- sonuçlara ulaştım. Bunları kısaca şöyle izah edebilirim. Dünyadaki Yahudi nüfusunu göz önünde bulundurarak bir yorum yapmaya çalıştığımızda mühtedilerin azımsanamayacak kadarının Yahudilerden oluşması; kitabın kahramanlarının neredeyse tamamının eğitim seviyesinin yüksek olması, okuma, araştırma, düşünme ve sorgulama gibi değerlere öncelik verecek donanıma sahip olması; hakeza birçok kişinin Hıristiyanlık’taki Teslis inancındaki mantıksızlık ve birbirinden farklı İncillerle karşılaşmaları; çoğunluğunun Kuran-ı Kerim’den oldukça etkilenmesi ve okuması (Kuran-ı Kerim’in meali kastediliyor) hatta birinin son kutsal kitabı baştan sona kadar dört ayda birkaç kez okuduktan sonra Müslüman olması; bu Müslümanların iman ateşinin yüksekliği ve heyecanlarının diriliği; az da olsa “doğru Müslüman modeli”nin semerelerinin kalıcılığı dikkat çekecek boyuttadır.

DEĞERLENDİRME

        Kitabı okurken daha önceki yıllarda sahibinin kim olduğunu unuttuğum bir vecize aklıma geldi. “Kendisini değiştirmek istemeyeni Tanrı da değiştirmeye yeltenmez.” Bu sözün doğruluğunu kitabın kahramanları adeta bir kez daha teyit ediyor. Şüphe, araştırma, düşünme, sorgulama ve iman zincirini kendisine rehber edenlere saygı duymak durumunda olduğumuzu belirtirken atadan hazır miras Müslümanların da bu zinciri kendisine rehber etmelerini umut ediyorum. Son olarak eğer -yanlış anlamadımsa- Ali Köse beyin doktora çalışmasından iki eser doğuyor. Birisi akademik dünyaya, diğeri ise akademik olmayan normal okur-yazarın ilgisini çekecek bir alana yöneliyor. Yayın dünyasında pek karşılaşılmayan bu durumun çok iyi düşünüldüğünü ve verimli olacağını düşünüyorum.

         (Erzurum Gazetesi, 6 Ekim 2009)

         
       



[1] Ali Köse, Conversion to Islam: A study of Native British Converts, London: Kegan Paul, 1996.  Bu çalışma daha sonra ilişikteki sunduğum şekliyle Türkiye’de kitap olarak yayınlanır: Ali Köse, “Neden İslam’ı Seçiyorlar: Müslüman Olan İngilizler Üzerine Psiko-sosyolojik Bir İnceleme”, İstanbul: TDV İsam Yay., 1997. Doktora çalışmasının sunulduğu tarih 1994 yılı olduğu için halen yaşayan diye kastedilirken bu tarih ölçü alınmıştır.

29 Eylül 2009 Salı

YALNIZ DEMOKRAT’IN HAYAT HİKÂYESİ

                                                      
        Gazeteci Fatih Uğur ile gazeteci ve akademisyen İhsan Dağı, aktif siyasetten çekileli 31 yıl olan aksakallı siyaset ve devlet adamı Ferruh Bozbeyli’yi uzun soluklu konuşturmayı başarır. Timaş Yayınevi’nin hatırat dizisinin “Nehir Söyleşisi” olan “Yalnız Demokrat: Ferruh Bozbeyli Kitabı”[1] Haziran ayında yayınlanmıştı. Bozbeyli, genç kuşakların muhtemelen bilmediği, çok partili siyasi hayatımızın gençlik dönemlerine vakıf olanların hemen tanıyacağı bir politikacıdır. 27 Mayıs İhtilali sonrasında DP’lilerin yargılandığı Yassıada Mahkemesi’nde Demokrat Parti mebuslarından Osman Turan’ın avukatlığını yapan, Adalet Partisi’nin kuruluşunda bulunan, 4 dönem milletvekilliği, bir dönem grup başkanvekilliği, 3 dönem meclis başkanvekilliği ve başkanlığı, uzun süre Demokratik Parti başkanlığı ve muhalefet liderliği yapan Ferruh Bozbeyli’nin çocukluk, gençlik ve siyasi yaşam öyküsü bu eserde anlatılır.

        Daha iyi anlaşılabilmesi için eseri kabaca 2 bölüme ayırabiliriz. İlk bölüm Ferruh Bey’in siyasete atılmadan önceki yaşamıdır. Bu bölümde çocukluğu, okul hayatı, hayat okulundaki başarıları; fikri yapısının filizlenip dallanıp budaklanmasına sebep olan aile çevreleri, kitaplar, olaylar, arkadaş grupları, fikir ve gönül insanları ile tanışması, muhtelif kültür, din ve edebiyat mahfillerinde bulunması; öğrenci derneklerinden milliyetçi derneklere kadarki çalışmaları ve siyasete atılmasına da neden olan 27 Mayıs ihtilali ve hemen sonrasındaki gelişmeler anlatılır.

        İkinci bölümde ise Ferruh Bey’in Yassıada Duruşmaları’nda yaşadıklarından, 1978’de aktif politikadan çekilmesine kadarki politik yaşamı anlatılır. Gazeteci Metin Toker’in “Yarı silahlı yarı külahlı ara rejim dönemi” diye belirttiği 27 Mayıs’ın hemen sonrası, Adalet Partisi’nin doğumu, muhalefetteki Adalet Partisi, Süleyman Demirel’in siyaset sahnesine çıkması ve siyasî arenada boy göstermesi, 4, 5 ve 6ncı dönem cumhurbaşkanlığı seçimleri, parti içi çekişmeler, AP’den büyük bir gövdenin kopması, bu gövdenin parti haline gelişi,  İsmet Paşa önderliğindeki CHP’nin tahlili, 22 Şubat Darbe teşebbüsü, Demokratik Parti’nin girdiği seçimler, başarı ve başarısızlıkları vs. gibi birçok konu bölümün omurgasını oluşturur.

        Bozbeyli, İstanbul’a okumaya gelmesiyle birlikte birçok aydın, yazar ve gönül adamıyla tanışma fırsatı bulur, sohbetlerine katılır. Kendisini yetiştirirken özellikle bazılarından fikir alışverişinde bulunmayı alışkanlık haline getirir, muhtelif mahfillerde bulunur. Milliyetçi, muhafazakâr bir aydın olarak kitap ve dergiler dışında beslendiği fikir sakalarını da açıklar. Bu şahsiyetler şunlardır: Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Yücel Çakmaklı, Abdülaziz Bekkine Efendi,  Hasan Basri Çantay, Samiha ve Ekrem Ayverdi, kitapçı Garbis Efendi, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araz, İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey, Muhammed Zahit Kotku Hoca, Ali Fuat Başgil, kitapçı ve yayıncı Tahsin Demiray ve diğerleri. Bozbeyli’nin Samiha Ayverdi ile tanışmasına Garbis Efendi, Mehmet Akif Ersoy’u keşfetmesine de başka bir gayrimüslim Ohannes Efendi vesile olur. Garbis Efendi, Bozbeyli’nin entelektüel merakı, bilgi birikimi, beyefendiliği ve faalliği karşısında kumaşındaki farklılığı hemen fark eder ve Samiha Ayverdi Hanım’a takdim ederken şu öngörüde bulunur: “Hanımefendi size istikbâlde Cumhurbaşkanı olarak selamlayacağımız bir genç getirdim.” (s.67) Necip Fazıl hakkında iddia edilen “Kompleksli, gururu kibir noktasındaydı.” ithamlarına Bozbeyli de katılır.

        Yazar, 27 Mayıs sonrası özellikle de Yassıada Mahkemelerindeki hukuk dışı uygulamaları, insan hakları ihlalleri hakkında onlarca anekdot anlatır. Demokrat Partililerin verdiği savunmaları anlatırken Sabık Başbakan Adnan Menderes ile Sabık Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın tavrını karşılaştırır. Bayar’ın mahkeme heyeti karşısında çok diri duran, ezilmemiş bir insan portresi çizdiğini, buna karşın merhum Menderes’in ise sanki yumuşak bir tavır takındığı takdirde onların merhametini çağıracağı gibi bir ruh halinde olduğunu ifade eder. (s.127) 27 Mayıs savunucularının Demokrat Parti’lilere karşı tahammülsüzlüğünden bahsederken Demokrat Parti ve geleneğinden gelen birçok siyasetçi ve aydının görmezden geldiği bir durumu ifade etmekten kaçınmaz Bozbeyli: “Yalnız acaba Demokratlar, Halk Partilileri oraya tıksaydı, daha mı adil örnekler verilecekti diye de düşünüyorum zaman zaman. Evet diyemiyorum. Ve bundan ciddi şekilde müteessir oluyorum…”(s.123) Yassıada’ya dört yüz bin ihbar dilekçesi geldiğini, bunların bir kısmına Meclis Başkanı olduğu dönemde bakma fırsatı bulur. Durumun vahametini anlatırken bir lokantacının başka bir lokantacıyı; bir ayakkabıcının başka bir ayakkabıcıyı şikâyet noktasına kadar geldiğini söyler. CHP’nin kışkırtıcı ve tahripkâr politikalarından bahsederken DP’nin en büyük hatası olarak da seçim sonuçları sonucunda “yendik”, “mağlup ettik” şeklinde yaklaşması gerekirken “ezdik”, “bastıra bastıra ezdik” üslubunu seçim sonuçlarında değil bütün iktidar dönemi boyunca kullandığını ifade eder. (s.211) Askerin siyasete müdahalesinin yanlışlarını anlatırken 5. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AP ile CHP’nin ortak adayı olarak Cevdet Sunay’ın çıkarılıp seçilmesi hakkında sivillerin birbirlerine bu makamı layık görmediği için bu durumun oluştuğunu belirtir.(s.231)

        Cumhuriyet tarihinin en genç Meclis Başkanı olur. Meclis Başkanlığı öncesinde bulunduğu görevlerindeki ihtimam ve adaletli tavrı da göz önünde bulundurduğundan olsa gerek CHP, Bozbeyli’nin karşısına aday çıkarmaz. İsmet Paşa, yeni başkana başkanlık yaptığı süre boyunca “Genç Başkan” diye hitap eder ve Meclis kürsüsünden “Ben elli yıllık parlamenterim. Gelmiş geçmiş Meclis Başkanlarını tanırım. Bozbeyli’nin kıymetini bilelim, onun gibi başkan ilk defa geliyor.”(s.220) sözünü söylemekten geri durmaz. TBMM’de ilk mescidin açılışının ve ilk iftarın kendisi döneminde gerçekleştiğini,  CHP’nin bu duruma şiddetle karşı çıktığını belirtir. Bozbeyli’nin İsmet Paşa ile ilişkisi dikkat çekicidir. İsmet Paşa’dan kendisinin ve bizim öğreneceğimiz çok şey vardır. Atatürk’ün Millî Mücadele döneminde çok bunaldığı bir dönemde İsmet Paşa’ya: “Bu Meclis ile harp kazanılmaz. Meclis’i kapatmamız lazım” dediğini, İsmet Paşa’nın vereceği cevap ise Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edecek cinstendir: “Paşam, Sultan Abdülhamit de Meclis’i açan adamdır. Fakat tarihe Meclis kapayan bir adam olarak geçmenize razı olamam.”(s.242) İsmet Paşa’nın gazetecilerin aradığı manşetlik haberleri çok iyi sezdiğini ve bildiğini belirtir. (s.252)

        Eserde, tabii olarak en çok bahsedilen siyasî lider eski genel başkanı Süleyman Demirel’dir. Eski Cumhurbaşkanı Demirel’in politik kurnazlıklarıyla ilgili birçok anekdot anlatır. Cemaat oylarının azımsanamayacak bölümünün Adalet Partisi’nde buluşmasında Sayın Demirel’in ustalığını vurgular. Bozbeyli, siyasette ‘uygun’ kelam etmenin her zaman ‘doğru’ söylemekten daha önemli olduğunu iyi bilen ve bunu ustalıkla yapan kişilerin başında Sayın Demirel’in geldiğini belirterek (s.281)  bununla ilgili bir olay anlatır. Süleyman Demirel’i Meclis kürsüsünden hırsızlık ve yolsuzlukla itham eden Millet Partisi’nin Kırşehir Mebusu Memduh Erdemir’in bir süre sonra AP’ ye geçecek olması gazetelerde yazınca Bozbeyli durumdan rahatsız olur. Demirel’e bu rahatsızlığını bildirir. Demirel’in verdiği cevap çok orijinaldir: “Adamın marifeti saldırmak. Karşımızda durursa bize saldırıyor. Yanımıza alırsak Halk Partisi’ne saldırtırız.”(s.398) Öte yandan Bozbeyli, eleştiri oklarını en çok Demirel’e fırlatmasına rağmen kendisinden her bahsettiğinde “Süleyman Bey” demesi, ne kadar nezaket sahibi bir beyefendi olduğunun göstergesidir.

DEĞERLENDİRME

        Eser, Bozbeyli’nin çocukluğundan siyasetten emekliye ayrıldığı döneme kadarki yaşamını anlatır. Bozbeyli’nin entelektüel merakının yüksek oluşu hemen göze çarpar. Mesleki bilgi, beceri ve kültürünün yüksekliğini eserin ilk bölümünde gösterdiği çaba, gayret ve çalışmalara borçludur. “Demokratik Sağ” kavramını da ilk ortaya atan kendisidir.[2] Siyasi yaşamıyla ilgili tecrübelerini anlattığı bir kitabını geçtiğimiz yıllarda okumuştum.[3] ”Yalnız Demokrat”ın içeriğinin daha geniş ve dolgun olduğunu, bu başarıda sorularıyla Ferruh Bey’i sıkıştıran gazeteci Fatih Uğur ile gazeteci ve akademisyen İhsan Dağı’nın payını da inkâr etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Siyasi atmosferin kızıştığı, hararetin yükseldiği bugünlerde gerek iktidar, gerek muhalefet partilerin yöneticilerinin yerinde olsaydım; Ferruh Bozbeyli’nin anlattıklarını ciddiye alırdım. Son olarak siyasi tecrübelerinden damıtılarak vecize haline getirdiği siyaset üzerine söylediği üç sözüyle yazıma son veriyorum.  “İnsanları ürküterek siyaset yapılmaz.”,”Siyaset ortak aklı bulma mücadelesidir.”, “Siyaset demek bazı insanları, bazı olayları zaman içerisinde sizin istediğiniz programın hizmetine sunmak için ayarlayabilme ustalığıdır.(s.362)”

        (Erzurum Gazetesi, 29 Eylül 2009)
                                                                      

       
                               
       



[1] Ferruh Bozbeyli, Hazırlayanlar: İhsan Dağı, Fatih Uğur, 415 sayfa, Haziran 2009, İstanbul, Timaş Yayınları.
[2] Bu kavramı şu kitabında derinlemesine açıklar: Ferruh Bozbeyli, Demokratik Sağ, 1976, İstanbul, Dergâh Yayınları.
[3] Ferruh Bozbeyli, Alaca Siyaset:(Siyasî Hikâyeler), 173 s., II. Baskı, 2000, İstanbul, Babıali Kültür Yayıncılığı.

23 Eylül 2009 Çarşamba

HİTLERİN KOVDUĞU BİR BİLİMADAMININ HAYATI

Yakın akrabalarımızdan geçen yıl vefat eden bir arif büyüğümüzle ebediyete intikalinden önce bir vakit sohbet ederken konu insanların duasını ve bedduasını almaya gelince çok güzel bir örnek vererek: “Bir şişeyi karşıya hedef belirlemek için dikersin. Nişan alıp vurmaya çalışırsın. Bir, ikisi, üçü derken illaki birisi hedefi tutturur. İnsanların bedduasını ve duasını almak da böyle bir şeydir. Düzenli ve devamlı insanlara iyilik ve zulüm ediyorsan bunun karşılığını her halükarda alacaksın.” demişti. Prof. Dr. Ernst E. Hirsch’in “Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi Anılarım” isimli kitabı okuyup bitirdiğimde aklıma bu anekdot geldi.[1] Çünkü 83 yıllık ömrünün yaklaşık dörtte birini Türkiye’de yaşamış, 1952 yılında ülkemizden ayrılmış, vefat edeli de 23 yıl olmuş bir bilim adamının; gerek öğrencileri, gerek ülkemizdeki hukukçu akademisyenler ve bir kısım aydınlarca (bu konuda kitapta birçok örnek bulunmaktadır.) hayırla, iyilikle, güzel şeylerle yâd edilmesi bu ülkeye karşı görevini layıkıyla yaptığının göstergesi olsa gerekir.

           Prof. Dr. Ernst E. Hirsch, memleketi Almanya’da doğup büyüyen, eğitimini burada tamamladıktan sonra akademisyen olarak yaşamını sürdürmeye çalışırken Hitler’in iktidara gelmesiyle birçok Yahudi meslektaşı gibi soluğu yurt dışında alanlardandır. Bu dönem ülkemizde Darülfünun’un kaldırılıp üniversitelerin kurulduğu dönemdir. Üniversitelerimizde görev alan birçok yabancı bilim adamı gibi Hirsch de yaklaşık 20 yıl Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nde hukuk profesörü olarak görev yapar. Bu süre zarfında eğitim reformunun şekillenmesine, öğrencilerin yetişmesine inkâr edilemez katkıları olur. Değişik bakanlıklarda danışman olarak çalışır. Üniversiteler Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Marka, Patent, Sınaî ve Faydalı Modeller Kanunu ve “Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun”unun taslaklarının hazırlanmasında emeği geçer. Türkiye’de yaşadığı zaman zarfında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçer. 1952’de ülkemizden ayrılıp Almanya’ya döner. Bu tarihten öldüğü güne kadar da Türkiye Cumhuriyeti’nin pasaportunu cebinde taşır.
       
        Yazar, kitabı üç ana bölüme ayırır. Eser; Almanya’daki Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti ve Atatürk’ün Ülkesinde Bir Hukuk Hocası bölümlerinden oluşmaktadır. Kitaptaki hatıralar yazarın doğumuyla başlar, Türkiye’den ayrılmasıyla sona erer. TÜBİTAK tarafından yayımlanan bu eser, oldukça detaylı ve düzenli hazırlanmış bir otobiyografidir. Kitabın orijinali 1982 yılında Münih’te Almanca basılır. Birinci ve ikinci bölümlerde Almanya’daki yaşamının ilk 30 yılı anlatılır. Bu zaman diliminde çocukluğu, okul dönemi, hayat okulunun zorlukları, Yahudi kimliğinin ateşle imtihanı, özel sektördeki çalışmaları, akademik yaşamı, ailesi, sosyal çevre vs. gibi birçok konuyu derinlemesine anlatır.

        Yazarın kendisini geliştirdiği, eğitimini tamamladığı, hayat okulunda başarılı olduğu yıllar Almanya’nın yaşadığı en sıkıntılı ve felaketli günler olarak tarihe geçer. Ülke I. Dünya Savaşı’ndan yerle yeksan olmuş bir şekilde çıkar. Savaş sonrası hükümet bunalımları, kriz ve istikrarsızlık Almanya’nın gündeminden hiç eksik olmaz. Yazarın örneklediği gibi Rayh hükümeti 21 kez tekrar tekrar kurulur. 1929 Dünya Ekonomik krizi ülkede bütün ağırlığıyla kendisini gösterir. Yahudilere de tacizin başladığı böyle bir dönemde yazar dışarıda hem çalışır hem okulunu- daha doğrusu okullarını- başarıyla tamamlar. Çırak olarak çalışmadan; fabrikada muhasebeciliğe kadar özel sektörün birçok alanında çalışır. Bu arada sanatsal olarak kendisini yetiştirmekten de geri durmaz. İş hayatında aktif olarak çalışırken akademik çalışmalarını aksatmamaya dikkat eder. Yazarın görev şuuru ve iş ahlakına sahip bir kişilikte olmasını, yaşamının her alanında bu vazife şuurundan taviz vermediğini görüyoruz. Bu alışkanlığı erken yaşlarda kazandığını ve ailesinden etkilendiğini belirterek şöyle açıklamaya çalışır: “Kuşkusuz, ‘görev’ sözcüğü benim baba evimde de büyük harflerle yazılıydı ve özellikle babam için ‘görev’, her şeyden önce gelirdi. Dolayısıyla ben de, “görev” saydığım her şeyi, elimden gelen en iyi biçimde yerine getirmeye çabalardım.”(s.53). “Bu tutumu ister ‘idealizm’ ister ‘toplum bilinci’ ile; ister ‘yükselme hırsı’, ister ‘sorumluluk duygusu’ ile açıklayabilirsiniz. Kesin olan bir şey varsa, o da, bu hayat anlayışımın benim de içime işlediğidir. Bütün hayatım boyunca, mesleğimin ve özel işlerimin arasında, mensubu bulunduğum küçüklü büyüklü kuruluşlar yararına gönüllü çaba göstermeyi her zaman için, doğal görev bildim.” (s.17)

           Hirsch, Hitler’in ülkeyi böyle bir felakete sürükleyeceğini özellikle de Yahudi kökenlilere terör estireceğini hiç tahmin edemediklerini itiraf eder. Bu arada ülkesinden ayrılma gerekçelerini anlatırken diğer soydaşları gibi kendisinin kapı dışarı edilmediğini, ailesine doğrudan bir rahatsızlık ve tehdidin, polis gözetimi ve takibinin olmadığını, ülkesinde avukat olarak kalıp çalışabilecek durumda olmasına rağmen gönüllü olarak ülkeyi terk ettiğini belirtir. Diğer Yahudiler gibi şanssız olmamasını da politik taraf tutmaması ve aktif politikaya hiç karışmamasıyla açıklar. Babasının bu tehlikeleri sezdiğini, kendisinin apolitik duruşuna zaman zaman kızarak, siz gençler politikayla ilgilenmezseniz, günü gelir politika sizinle ilgilenir. O zaman da iş işten geçmiş olur, dediğinin altını çizer. (s.18)

        Yazar, Türkiye’ye gelme sürecini detayları ile anlatır. Türkiye’ye geldiği vakit Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları başlamıştır. İstanbul’da Cumhuriyet Bayramı öncesi şehirdeki hazırlıklar hakkında ilginç gözlemlerde bulunur. Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda verilen resepsiyona kendisi de davet edilir. Ülkesinde kendisi gibi aydınların kovulup Türkiye’de gelir gelmez baş tacı edilişini şu cümlelerle anlatır: "Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, “aşağılık” ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkilerden kovulan, evini yurdunu terkedip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, “dünyanın bir ucundaki Türkiye'de”, nice billûrlarla, mermerleri, somaki taşı, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldayan, nice değerli mobilyayla, halıyla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekânda, ülkenin bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesörü sıfatıyla bulunmaktaydım."(s.208)

        Yazarın Türkiye’deki anılarının omurgasını üniversite reformu ve üniversitenin kuruluşu oluşturur. Yurt dışından gelen diğer akademisyenlere olduğu gibi yazara da iki yıl kadar sürede Türkçeyi ders olarak anlatabilecek kadar öğrenme şartı koşulur. Hirsch, aynı statüdeki öğretim üyelerinden daha kısa sürede Türkçeyi öğrenir. Kendi pozisyonunda olan öğretim üyelerine, yerli hocalara göre daha fazla ücret (maaş) ödendiğini, bunun da birtakım insanlar tarafından adeta kıskanıldığını belirtir. İstanbul’da birkaç değişik evde kalır. Eski Başbakan Recep Peker’in de kiracısı olur. Peker’i Alman dostu olan ama Hitler dostu olmayan birisi olarak görür. Üniversitenin yeni emekleme dönemi olduğu için aksaklıklar oldukça fazladır. Özellikle kütüphanenin atıl bir durumda olduğunu, büyük bir çoğunluğu eski kitapların oluşturduğunu, bir kütüphane için gayet az kitap olduğunu, bir hizmetlinin gözetiminde, tasnif olunmamış bir şekilde kütüphaneyi gördüğünü belirtir. Kütüphanenin bu tablosundan oldukça rahatsız olur. Bu durumu “Kitaplığı olmayan bir üniversite, cephaneliği olmayan bir kışlaya benzer." ifadesiyle anlatır. Kendisinin asli görevi olmamasına rağmen bu işe gönüllü olarak el atar. Kitapların tasnif edilip, kütüphanenin düzenlenmesinden önce bu işin ehemmiyetini kendisine yardım eden akademisyenlere anlatmaya başlar. Avrupa ülkelerinin hukukları ile ilgili kanun ve dergi koleksiyonlarından oluşacak bir kitaplık kurmayı zaruri görür. Özellikle bizim akademisyenlerin bu konuyu çok ciddiye almadığını şu ifadelerle anlatır: "İlk başta Türk meslektaşlara bu sorunun önemini, özellikle kapsamını da kavratmakta güçlük çektim. Türk meslektaşlar, bilimsel bakımdan iyi-kötü doyurucu bir kitaplık kurmanın, bunu düzenli olarak yenileştirmenin ve sürdürmenin ne muazzam bir iş olduğunu zihinlerinde canlandıramıyorlardı"(s.239) Bu duruma oldukça şaşırır. Kütüphanenin işler hale getirilmesi için birkaç ayını harcar. Buradan anlıyoruz ki yazar “dersimi anlatır çıkarım”cılardan biri değildir.

        Yazar, kişiliğinin ipuçlarıyla ilgili küçük bir örnek verir. 1945’te hukuk fakültesinde öğrencileri sınav yaptıktan sonra dekanın kendisine Başbakanın oğlunun notunu değiştirmesini teklifi ettiğini, kendisinin de bunun mümkün olamayacağını, kabul etmesinin prensiplerini çiğnemek anlamına geleceğini belirtir. Burada Hirsch’in takdire şayan davranışının yansıması Başbakan Şükrü Saraçoğlu’ndan gelir. Bu olay Başbakanın kulağına gider. Aradan birkaç gün sonra yazar  Başbakanla karşılaşır. Saraçoğlu, kendisinin bu erdemli davranışını tebrik ve takdir eder. (s. 332)

Müellif, 1933–1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde, 1943–1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi’nde davetli öğretim üyesi olarak çalışır. Bu süre zarfında uzmanlık alanıyla ilgili birçok sözlük, makale, kitap yazar. Bunların dışında birçok konferans verir. Birçok kanunun hazırlanmasına ön-ayak olur. Yazarın başta Atatürk’e, Cumhuriyete ve Türk insanına sempatisi oldukça fazladır. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçer. Oğlunun ismini de “Enver Tandoğan” koyacak kadar da bizden birisidir. Özellikle tatillerde ülkemizin değişik yerlerini gezmeye çalışır. Ülkemiz insanlarını tanımaya gayret gösterir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmesine rağmen kendisine bir yabancı gibi bakılmaya devam edildiğini, bu durumdan da zaman zaman alındığını söyler.
                       
        DEĞERLENDİRME
        
          “Anılarım”
isimli eserde Weimar Cumhuriyeti'nin çöküş yılları, Hitler'in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi'nin ilk 30 yılı ile ilgili görüşleri ve gözlemleri geniş yer tutar. Özellikle birinci ve ikinci bölümde zorluklar karşısında insanların pes etmeyip, hayata direnmesiyle ilgili hatıralar ilgi çekicidir. Üçüncü bölümde ise Cumhuriyetimizin inşasında emeği geçen bir bilim adamının katkıları dikkat çeker. Yazarın Türkiye’de 20 yıl kalıp bu kadar derin, kalıcı iz bırakması da takdir edilmesi gereken bir davranış olsa gerekir.

Yazar eserini hazırlarken kendi yaşamıyla ilgili birçok belge kullanmıştır. Hatıralarda hukukçu ve akademisyen kimliğinin izleri hemen göze çarpar. Kitabın içerik olarak güzel olmasına rağmen yazıların puntosunun oldukça küçük olması belki kitabı daha ucuza çıkarabilme düşüncesinden kaynaklanmıştır. Ancak ülkemizde okur-yazarların çoğunluğunun kitap okumama alerjisi ve sorunu olduğunu göz önünde bulundurursak böyle bir yaklaşımın kitapların sevilmemesinin sebeplerinden birisi olduğunu düşünüyorum.

(Erzurum Gazetesi, 23 Eylül 2009)


[1] Ernst E. Hirsch, Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi Anılarım, Çev. Fatma Suphi, 8. baskı, 2000, Ankara, TÜBİTAK Yayınları

15 Eylül 2009 Salı

BİR VATAN KURTARMA HİKÂYESİ

                              
        Son yıllarda ülkemizde kitap dünyasında “nehir söyleşi” ya da uzun söyleşi denilen kitap türü çoğalmaya başladı. Bu türün yaygınlaşması okuyucu kitlesinin de ilgisini çekmeye başladığının göstergesi olsa gerekir. Bu söyleşilerde okuyucunun merak ettiği muhtemel soruları söyleşiyi yapan kişiler yazara soruyor. Yazarın verdiği cevaplar objektif ve akademik olmasa da hatıra kitaplarına göre daha çekici olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nevi birbirinden farklı yerlerde yaşayan, okullarda okuyan ülkenin siyasi, sosyal ve kültürel tarihinde kilit noktalarda bulunan yazar, gazeteci, siyasetçi, akademisyen, sanatçı, bürokrat, devlet adamı gibi şahsiyetlerin hatıralarını, tecrübelerini anlatmaları, o dönemi merak eden, ama dönemde yaşamamış kişiler için çok cezbedici olabileceğini –en azından kendim için- söyleyebilirim. Bir nevi sohbet havasında dinliyormuş gibi geliyor insana.

 Bu yazıda anlattığım eser Ötüken Neşriyat’ın yanılmıyorsam uzun söyleşi türündeki ilk kitabıdır.[1] Yayınevi’nin kurucularından olan yayınevinin tarihine vakıf, 80 öncesinde MHP’de aktif siyaset yapan, kitaplarıyla milliyetçi camiaya yön veren Nevzat Kösoğlu ile Osman Çakır’ın yapmış olduğu söyleşilerden meydana gelmektedir bu eser. Osman Çakır’ın yaklaşık iki yıl kadar bir zaman diliminde yaptığı söyleşiler 43 bölümden oluşan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar hatıra eksenli bu eserde Kösoğlu’nun doğduğu 40’lı yıllardan günümüze kadarki hatıralarını Türkiye’nin tarihi, kültürel, siyasi ve sosyal yaşamına oturtarak anlatmaya çalışır. Yazarın memleketi İspir, çocukluğu, lise, üniversite yılları, gazetecilik, yayıncılık,  siyasetteki aktif yılları, 80’de ihtilala giden Türkiye, ihtilalın etkileri, tutukluluk yılları, Türk Yurdu Okullarının doğuşu, vakıf ve dernek çalışmaları, kültür hayatına katkıları, Yurt dışı ziyaretleri, kitapları hakkındaki düşünceleri, Said Nursi, Fetullah Gülen ve tesirleri, günümüze ait değerlendirmeler, milliyetçilik ve siyaset konuları hakkında düşünceleri, tahlilleri ve tespitlerinden oluşur. Söyleşinin yapılmaya başlandığı dönemde çocukluğu ve İspir’i anlattığı “Geçmiş Zamanın Peşinde Yahut Vaizin Söyledikleri” isimli kitabı çıkmak üzeredir. Bu söyleşilerden oluşan bir eser olsa da hammaddesi hatıra olduğundan kitapları arasında en çok bu esere atıf yapılmıştır.

KÖSOĞLU’NUN YAZARLIK SERÜVENİ

Kitabın iki ana lokomotifini kültür ve siyaset konuları oluşturmaktadır. Birinci lokomotifi oluşturan bu bölüm yazarın beslendiği kaynaklar, kitapları hakkındaki düşünceleri, kitaplarının Türkiye ve Türk dünyasındaki yansımaları, milliyetçi yazarların çıkarmış olduğu dergiler hakkında malumat, Türkiye’nin kültür politikası, Ötüken Neşriyat’ın kuruluş ve yükselme döneminin hikâyesi, gazetecilik günleri, Marmaratörlerin müdavimleri hakkındaki görüşleri, Türk Yurdu Okulları’nın kuruluş öyküsü, Gülen hareketi hakkındaki tespitleri, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi ve Büyük Türk Klasikleri’nin hazırlanış hikâyesi, vs. gibi konular oluşturur.

Yazar kitap denilen cevheri erken yaşlarda keşfeder. Özellikle bazı kitaplar çocukluk çağında adeta kendisini kuvvetli bir mıknatıs gibi çeker. H. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ile Aptullah Ziya Kozanoğlu’nun romanlarından çok etkilenir. Özellikle lise yıllarından itibaren Toprak, Orkun, Büyük Doğu mecmualarıyla tanışır. Daha sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okumak için İstanbul’a gelir. Burada Milliyet gazetesinde Peyami Safa’nın yazılarını hiç aksatmadan takip eder. Birkaç kez de Safa ile karşılaşırsa da hayranı olmasına rağmen tanışamadığını söyler. Bir yazar olarak Peyami Safa’nın üslubunu çok beğenir. Gerek gençlik yıllarında birçok dernekte aktif görevleri olduğundan gerek gazetecilik ve yayıncılık yaptığı için gerek İstanbul ve Ankara’da yaşam sürdüğü için gerek İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğu için birçok yazar, akademisyen, şair, kültür adamı ve gazeteci ile tanışır. Bunların bir kısmıyla samimi olur, bir kısmının sohbetlerinde bulunur, bir kısmıyla hoca-öğrenci ilişkisi olur, bir kısmıyla hukukları olur. Bunların bazıları: Galip Erdem, Dündar Taşer, Ziya Nur Aksun, Mümtaz Turhan, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Mehmet Genç, Tarık Zafer Tunaya, Çetin Özek, Sulhi Dönmezer, Sıddık Sami Onar, Ali Fuat Başgil, Rasim Özdenören, Erol Güngör, Mehmet Niyazi, Nihal Atsız vs..  Ötüken Neşriyat’ın ilk çıkaracağı kitabın N. Fazıl’ın Reis Bey olduğu için N. Fazıl ile bu vesile ile tanıştığını belirtir. Eserde yazarın arkadaşlık ve dostluk kurduğu; övgüyle, saygıyla bahsettiği; dost meclisinde bulunduğu çoğunluğu sağ, milliyetçi, muhafazakâr birçok aydından oluşan bir portre galerisi de mevcuttur. Bu galerinin birbirinden renkli, farklı yüzleri şunlardır: Ali İhsan Yurt, Hilmi Oflaz(İşportacı Hilmi), Zaptiye Ahmet, Ayvaz Gökdemir, Acar Okan, Nuri Gürgür, Nurhan Alpay, Özer Revanoğlu, Fehim Üçışık, Mehmet Niyazi, Dündar Taşer, Ziya Nur Aksın, Vecihi Öğütçüoğlu, Emine Işınsu, İbrahim Metin, Ergun Göze, Mehmet Emin Alpkan, İsmail Dayı, İsmail Kahraman vs..

        Yazar, çocukluğunda -galiba ilkokul yıllarında- evlerine bir memurun misafir olarak geldiğinde,  bir eşyaya sarılmış bir şekilde gazeteyi ilk kez gördüğünü, bu gazetenin Tan, ilk okuduğu yazarın ise Aziz Nesin olduğunu söyler. İdeolojik olarak safların daha kalınlaştığı ve keskinleştiği dönemlerde dahi Aziz Nesin okumayı bırakmadığını belirtir. Kösoğlu, Aziz Nesin’e solun dışındakilerin bakış açısından çok farklı boyutta bakmaya çalışır. Nesin hakkında bir anekdot anlatır. “Ben Aziz Nesin’den bizzat dinlediğim şeyleri anlatayım. Televizyonların birisinde hayatı hakkında söyleşi yapılıyor. Gazeteci soruyor: ’Bir Nesin Vakfı kurmuşsunuz, diyor. Kimsesiz çocukların eğitimi için. Ama sizin de çocuklarınız var. Vakıf kurmakla onların hakkını gasp etmiş olmuyor musunuz, en azından onlara haksızlık etmiş olmuyor musunuz?’ Yoo, dedi. Niye öyle olsun ki. Ben onları okuttum. Hatta birer tane de ev verdim. Ondan sonrasını kendileri yapsınlar. “Beni sokaktaki bir çocuk olarak alıp da Aziz Nesin haline getiren bu millete hiç borcum yok mu benim?”(s.450) Herkesin milletten alacaklı olduğu bir dönemde bu davranışın asil bir davranış olduğunu vurgular.

Kösoğlu, eserin birkaç yerinde Milliyetçi camianın kalem kudretinden mahrum olmasını dile getirir. Bu yargısını güçlendirecek birkaç anekdot anlatır. Kitap Şuuru isimli kitabını yaklaşık 80 arkadaş ve dostuna (bu sayının tahmini olarak belirtir.) imzalayıp gönderdiğini buna karşılık hiçbir cevabın, eleştirinin olmadığını hatta bir teşekkür dahi edilmediğini bundan sonra istisnalar dışında kimseye kitap imzalayıp göndermediğini söyler. Bir kitap fuarındaki imza gününe sadece 3 kişinin katıldığını vurgular. Camianın bu alanlardaki kuraklığına üzülmesine karşın 15-20 yıldır bazı yazılarının, bir takım üniversitelerde yardımcı kaynak olarak, bir kitabının da üniversitelerimizin birinde ders kitabı olarak okutulduğunu söyleyen yazarın bahtiyar olduğunu seziyoruz. Yazarın hazırladığı “Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi” isimli çalışmanın Türk dünyasında çok ses getirdiğini, televizyonlarda program yapıldığını, özel tanıtımlar yapıldığını kültür ve edebiyat gündeminde epey gündemde kaldığını, Kırım’da üniversitede ders olarak hâlâ okutulduğunu buna karşılık Türkiye’de ise bu esere yayımlanmamış muamelesi yapıldığını belirtir.
       
YAZARIN GÜLEN HAREKETİ VE OKULLARI HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ
       
        Kösoğlu, bilindiği üzerine Said Nursi hakkında geçmiş yıllarda bir araştırma kitabı yayımlamıştı. Bu söyleşilerde kısaca Said Nursi hakkında şunları anlatır. İslam milliyetçisidir ama bu milliyetçilikte Türklere özel yer ayırır. Türklerin Allah’ın kılıcı olduğunu, İslâm uğruna en fazla şehit verenlerin Türkler olduğunu, bu millete karşı kılıç çekilemeyeceğini, Mekke’de doğsam dahi İslam’a hizmet için Türkiye’ye gelirdim dediğini, belli bir zamandan sonra yanına gelip Kürtçe konuşanları reddettiğini, benimle Türkçe konuşun dediğini belirtir. Gülen Hareketi hakkında da ilginç tespitlerde bulunur. Özellikle de yurtdışında açılan okulların ülkeye katkısının inanılmaz boyutlarda olduğunu söyleyerek, karşı çıkanlara çok tepki gösterir. İsmail Gaspralı’nın zamanında açılan okullara da aynı tepkinin verildiğini belirterek bu okullarda yapılanların adı şeklen olmasa da içerik olarak Türkçülük olduğunu ifade eder. Yazarın bu harekete, liderine ve icraatlarına sempatisi gözle görülenin üstündedir. Kendisinin bu fikirleri açıkladığı için milliyetçi camia tarafından acımasızca eleştirildiğini belirterek söylediklerini ve yazdıklarını çürütecek fikirler ortaya konulmadığını belirtir. Dinler arası diyalog konusunda da millet ve Müslüman olarak bizleri rahatsız edecek bir şeyin olmadığını söyleyerek kaçarak savaşın kazanılmayacağını söyler.

Yazar, Gülen hareketi hakkında çok ümitli olmakla beraber ilkesel ve teorik olarak bazı korkularının da olduğunu üstüne basarak söyler. Hareketin içinden doğabilecek olan tehlikelere dikkat çekmeye çalışarak olması muhtemel gelişmeleri çok güzel bir şekilde tahlil etmeye çalışır. “ Cemaat, kendi iç dayanışmasıyla çevre tesirlerini asgariye indirerek kendi iç düzenini kuracaktır.. Yani, kendi dışına kapanma temayülünde gelişecektir. Bu durumda, cemaat mensuplarının kendi mensuplarına karşı sevgi ve dayanışmaları artarken, cemaat dışına karşı yabancılaşmaları, soğumaları söz konusu olacaktır. Cemaatin büyüme isteği böyle bir psikolojik dirençle karşılaşacaktır. Aşılması gereken çelişki buradadır: Cemaat içi dayanışma, fedakârlık duygusu, gayret artarken, cemaat dışına karşı soğuma, ilgisizlik ve marjinal olarak husumetler başlar.(...) Cemaat asabiyeti milli ve dini asabiyetin yerini alır. İşte aşılması gereken nokta burasıdır: cemaat asabiyetinin mutlaka milli asabiyete dönüştürülmesi gereklidir. İslam tarihinde bu seviyeyi aşamamış sayısız denemeler vardır. Bugün, millî devletler halinde yaşama zorunluluğumuz olduğuna göre, bu cemaat gerilimi, milli gerilime yükselmedikçe, başarıları ne ölçüde yaygın olursa olsun, Hoca Efendinin inandığı, beklediği medeniyet hamlesini gerçekleştiremeden söner. Bu hareket hakkında olumsuz tavır takınanların birçoğunun, isimlendirmeseler de bu cemaat asabiyetinden huylandıklarını, kendilerini itilmiş hissettiklerini ve öfkelendiklerini gözlemlemişimdir.

İkinci olarak ateş parlaklığını kaybettikçe hareketin, İslamiyet’in ritüellerine hapsolması, gittikçe daha da gelenekçileşmesi ve ahlaki öz ve hedefin kaybolması ihtimalinden korkuyorum.(…) Üçüncü olarak da yukarıdakilerle bağlantılı olarak çeşitli Müslüman ülkelerde esen siyasal İslam sapmalarından etkilenme ihtimalidir.(…) Hoca Efendiden hiçbir endişem yok; ama toplumsal yönelişler ne kadar denetlenebilir; bundan emin değilim ve camianın bilgi birikimine güvenemiyorum.” (s.400–401)

YAZARIN SİYASİ GÖZLEM, TESPİT VE TAHLİLLERİ

Nevzat Kösoğlu, 1973- 1980 yılları arasında MHP’de genel sekreter yardımcısı, 77–80 yılları arasında Erzurum Milletvekili olarak görev yapar. 80 İhtilalında ise idamdan yargılanır, 1.5 yıl tutuklu kalır. Bu aktif siyasetçilik yaptığı dönemlerden önce de partiyle yakından ilgilendiğini, partinin eğitim ve kültür gündemiyle yakından ilgilendiğini, genel başkanla sık sık görüştüğünü eserden öğreniyoruz. Dolayısıyla 80 İhtilalı öncesi Türkiye’de bir fikir akımının mücadelesinin içinde bulunmuş, o dönem itibariyle partide resmi görevi olan bir yazarın söylediklerine kulak kabarttığımızda ilginç tespitlerle karşılaşırız. Gündemin teröre endekslendiğini, konuyla ilgili yaşadığı somut bir örneği vererek söyler. Milletvekili olarak mecliste kültürel konulardan Türk müziğinin durumu, arabeskin popülerliği ile ilgili bir konuşma yaptığını, bu konuşmanın gerek kendi camiası gerek muarızlarınca dahi tepki topladığından bahseder. 80 öncesi ülkücülerin verdiği mücadelenin rotasının sağlam, kıblesinin doğru olduğunu, bu mücadeleyi Alparslan Türkeş dışında birinin başaramayacağını, bu ruhun bir kurtuluş hareketi olduğunu ısrarla vurgular. Geriye dönüp o dönemin şöyle tahlilini yapmaya çalışır:“… Ülkücü Hareket mikro planda yani müşahhas olaylar seviyesinde ve çerçevesinde birçok yanlışlar yapmıştır, istismarlara uğramıştır. Kişisel öfkeler, kişisel problemler ülkücülüğe yansıtarak çözülmeye çalışılmıştır; bunların ben müşahhas örneklerini de bilirim. Fakat makro düzeyde, işin bütününe baktığın zaman, yüzde yüz haklı olan, yüzde yüz milli olan, yüzde yüz olması gereken, Ülkücü Hareketti; ben bugün buna, dünkünden daha derin inanıyorum.”(s.232)

Yazar, Türk siyasi hayatının liderleri hakkında en çok yakından izleme fırsatı olduğundan olsa gerek Alparslan Türkeş hakkında yorumda bulunur. Özellikle kendisinin lider yönünü vurgular. Kendisinin en zor şartlarda dahi inancını yitirmediğini, bununla ilgili birkaç anekdot ile anlatır. Kendisinin milletvekili olduğu dönemler itibariyle, Merhum Türkeş’in Meclis çalışmalarını çok ciddiye almadığını, mecliste sadece bir kez konuştuğunu, parti binasında daha aktif çalıştığını söyler. Taban olarak DP tabanının acılarını paylaştıklarını, DP’nin halefi partilerle hiçbir sorunu olmamasına rağmen kendilerinin siyasi fikrini anlatmakta zorlandıklarını belirtir. Türkeş’in 60 İhtilalında MBK üyesi olmasının ve “Menderes’i astıranların içindedir” propagandasının birçok yerde karşılarına çıktığını, bunlara karşı kendilerini anlatamadıklarını, halkın kendilerine yakınlık göstermesine rağmen oya dönüştüremediğini kayadan parça koparır gibi milletten oy aldıklarını söyler.

Eserin müellifi, son 50 yılın Türk siyasetçilerinin zirve isimleri hakkında ilginç, çarpıcı tahlillerde bulunur. Turgut Özal’ın bürokrasi kökenli olduğu için birikiminin çok fazla olduğunu ama nutuk atma ve mitinglerde halk kitlelerini etkileme anlamında çok fukara olduğunu söyler. Süleyman Demirel’in çok zeki, siyasi iskeletinin çok sağlam olmadığını ama birçok kişinin ısrarla görmezlikten geldiği öğrenme kabiliyetini hiç ama hiç yitirmediğini, hala bu yaşta bile öğrenme gayreti içinde olduğunu vurgular. Tayip Erdoğan’ın çok etkileyici bir hitabet ve karizmadan daha ziyade sıcak bir Anadolu insanı havası ve doğallığı olduğunu, merhum Bülent Ecevit’in siyasi gelişmelerde, kamuoyunda, kokuyu çok iyi alan bir adam olduğunu bu mealde 90 sonrası milliyetçiliği çok güzel kullandığını belirtir. Rahmetli Alparslan Türkeş’in iç kararını ve kıblesini değiştirmemekle birlikte yeni söylemler geliştirmediğini, nutuk üslubunun çok kuvvetli olmadığını, iyi bir müzakereci olmadığı belirtir. Celal Bayar’ın en az İsmet Paşa kadar tecrübeli olmasına rağmen, İttihatçı bir siyaset adamının hele hele Meşrutiyet ve Cumhuriyet’te aktif görevlerde bulunmuş siyaset ve devlet adamının 27 Mayıs’a giden süreci sağlıklı bir şekilde değerlendirip okuyamadığını belirtir.

Kösoğlu, soğuk savaş döneminin bütün yoğunluğuyla ülkemizde kendisini hissettirmeye başladığı zamanda, sol düşünceye sahip olan aydınların büyük bir kısmının Rusya’nın 4 yüzyıldır milletimize karşı beslediği milli politikadan, son birkaç yüzyıldır yaptığımız büyük savaşların çoğunluğunun Rusya ile yapılmasından bihaber olmasından özellikle Kars, Ardahan ve Batum’u babalarımızın kavgasıyla alındığını II. Dünya savaşı sonrası Rusya’nın buraları bizden tekrar isteme taleplerini görmezden gelmelerini tam bir gaflet olarak yorumlar. Sultan Abdülhamid’in “tarihi düşman” sözünü her Türk aydınınca bilinmesi gerektiğini belirtir. Bu şartlar altında Marksizmin aldığı mesafeyi havsalasının almadığını söyler. Yazar sol hareket daha doğrusu Sosyalist hareket içerisinde Mehmet Ali Aybar ve Hikmet Kıvılcımlı’ya daha sempatik bakar. Türkiye’deki sosyalizmin savunucularının kahir ekseriyetinin kıblelerinin Çin, Rusya vs. olmasına rağmen Aybar’ın Türkiye’ye özgü bir sosyalizme inandığını belirtir. Kıvılcımlı’nın Marksizmin klasik yorumundan biraz daha farklı ve özgün açılım yapmaya çalıştığını belirterek şunları vurgular: “Hâlbuki H. Kıvılcımlı buna, ülkücü insan unsurunu sokuyor. Tabiri de o: Ülkücü insan. Sosyal sınıfların mücadelesi vardır. Bunlar bir birikim oluştururlar, fakat tarihteki sıçramayı gerçekleştirenlerin ülkücü insanların hareketidir, der. Ülkücü insanlar olmazsa sınıfların mücadelesi hiçbir sonuç vermez.”(s.125)

Nevzat Bey, 40’lı, 50’li yıllarda memleketi İspir ile ilgili dönemden bahsederken o yılların yokluk, sefalet yılları olduğunu, özellikle Cumhuriyet’in fakirlik ve yoksulluğun üzerine kurulduğunu belirtir. Burada I.Cihan Harbi’ne kayıtsız, şartsız Almanların safında girdik diyenlere karşı çok ilginç bir bakış açısını yansıtan bir tespit yapar: “Şimdi Birinci Dünya Savaşı’nı şuradan buradan tenkit edenlerin hiç söylemedikleri bir şey var. Birinci Dünya Savaşı’na Alman parası ile girdik. Alman silahı ile harp ettik. Almanya’nın bize göndermediği gün biz memurumuza, subayımıza maaş ödeyemedik. Hatta harbe girişimizin sebeplerinden birisinin de bu olduğunu söylerler. Şimdi bu yoksulluk içinde biz I. Dünya Savaşı’nı yaptık; yetmedi, ardından bir de İstiklâl Savaşı’nı yaptık…”(s.26)

Kösoğlu, özellikle tek parti döneminde yapılan haksız uygulamalardan bazılarını anlatarak, bu milletin Yunan’ın Ermeni’nin yaptığını unuttuğunu ama bu dönem yapılanları unutmadığını belirterek Anadolu’da CHP’ye karşı olan önyargının kolay kolay silinmeyeceğini iddia eder.
               
DEĞERLENDİRME

        Osman Çakır’ın Milliyetçi camianın yaşayan en büyük entelektüellerinden olan Nevzat Kösoğlu ile yaptığı söyleşilerden oluşan eser, 1940’lı yıllardan günümüze kadar ki Türkiye’nin siyasi, kültürel ve sosyal tarihine ışık tutacak hatıralardan oluşmaktadır. Eser milliyetçi bir fikir adamı ve kalem erbabının gazetecilik, yayıncılık, siyaset, sivil oluşum alanlarında aktif görevlerde bulunması dolayısıyla güzelce yaptığı tespit ve tahlillerden ve edindiği çarpıcı tecrübelerden oluşmaktadır. Milliyetçi bir aydının gözüyle 80 ihtilaline giden süreç, 80 ihtilali ve ihtilalin etkileri, yurt dışı gezi izlenimleri, Türk Yurdu Okulları’nın doğuşu, Ötüken Yayınevi’nin kuruluşu ve büyümesinin hikâyesi, 80 öncesi milliyetçilerin vermiş olduğu mücadelenin ruhu, Türk Ocakları Eğitim Kültür Vakfı’nın kuruluşu, Gülen hareketi ve okulları hakkındaki düşünceleri, MHP, milliyetçilik ve siyaset, Günümüze ait değerlendirmeleri, kitapları hakkındaki düşünceleri, milliyetçi ve muhafazakâr fikir ve siyaset adamları anlatılmaya çalışılmıştır.
       
        Bu zamana kadar okuduğum eserler arasında en fazla hatıra ve otobiyografi türünü okuduğumu söyleyebilirim. Bu eserlerde –okuduklarımın en azından büyük bir kısmı için-yazarlar her ne kadar objektif olsalar da bahsedilen dönem itibariyle tarihin büyük öznesi olarak kendilerini göstermeye çalışırlar. Kendilerine olması muhtemel tarihi rollerden daha fazlasını yansıtmaya çalışırlar. Bu kitabı okuyanların bana göre dikkatini çekeceği en önemli özelliklerinden birisi de yukarıda bahsetmeye çalıştığım yazarların düştüğü hataya asgari bir düzeyde düşmesidir. Yazar hatıralarından bahsederken mütevazı, temkinli cümleler kurmaya çalıştığı hemen göze çarpar. Hatırlamadığı dönemler için kaynaklara bakmak gerektiğini, söyleşiyi yapan kişinin bu tarz sorularını bazen geçiştirmeye çalıştığını, bazen cevaplamamaya özen gösterdiğini, bazen de fülû cevaplar verdiğini, dolayısıyla kitabı bilgiler vermemeye de dikkat ettiğini söyleyebilirim.

         (Erzurum Gazetesi, 15 Eylül 2009)     


[1] Osman Çakır, Nevzat Kösoğlu ile Söyleşiler: “Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma Hikâyesi”, 462 s.,İstanbul, 2008, Ötüken Neşriyat, http://www.otuken.com.tr/