26 Temmuz 2010 Pazartesi

BİR ÜLKÜCÜ MAHKÛMUN CEZAEVİ GÜNLÜKLERİ


        Ülkemizde 80 İhtilali öncesi yaşanılan kamuoyunda “Sağ-Sol çatışmaları” olarak bilinen; ciddi kavgaların, kanlı çatışmaların, faili meçhul –olmayan- cinayetlerin günlük sıradan hale geldiği; caddelerin, kahvelerin, mahallelerin, okulların hatta şehirlerin parsellendiği ve bölündüğü dönemi yaşayanların kahir-i ekseriyetinden “Allah o günleri bir daha göstermesin” cümlelerini sıkça duymuşuzdur. Bu dönem 12 Eylül ihtilalıyla sona ermiştir. Aradan 30 yıl kadar geçmesine rağmen; o dönemin kavgalarının tarafları ve taraftarlarınca, müdahillerince, hakemlerince, hatta akademik ve aydın çevrelerce yaşanılan süreç masaya yatırılıp enine-boyuna, tartışılmadığını; günümüz ve gelecek nesiller için gerekli dersler çıkarılamadığını düşünüyorum. Bugün o dönemin sağlıklı tahlilini yapanlar olarak kamuoyunda gösterilenlerin dahi olayı basitçe bir sağ-sol çatışması olarak yorumlaması ilginçtir. Kavganın taraflarından sol düşünce gurubundaki pek çok kişi bu dönemin sorgulanmasına yönelik kendi yaşadıklarını ve düşüncelerini günce ve hatıra olarak yayımladılar. İdeolojik kamplaşmanın sağında bulunan ülkücüler ise yaşadıklarını sözlü olarak çevrelerine anlatmanın dışında pek bir yönteme başvurmadılar. Tabii bu camia içerisinde istisnalarında olduğunu hemen belirtmek zorundayız. İşte bu istisnalardan birisi de Oğuzhan Cengiz’dir.

Oğuzhan Cengiz’i kısaca birkaç cümle ile şöyle tanıtabiliriz: Cengiz, Milliyetçi-muhafazakâr çizgideki bir babanın çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelir. Soğuk Savaş yıllarının gençleri öğüttüğü ölüm değirmenlerinin yaşandığı 68–80 yılları arasında ülkücü olarak çatışmaların ortasında kendini bulur. Ülkücü kimliğiyle birçok olaya karıştığı için cezaevine konulur. Cezaevinden bir süre sonra birkaç arkadaşıyla birlikte firar eder, yaklaşık olarak 20 ay kaçak gezer. Daha sonra ihtilaldan birkaç ay önce babasının da isteğiyle teslim olur. İstanbul, Edirne ve Malatya cezaevinde toplam 11 yıl yatar. Cezaevi sonrası yarım kalan yaşamına kaldığı yerden devam eder. Önce askerliğini yapar, sonra evlenir. Ticaret ile meşgul olur. 1997–2000 yılları arasında MHP İstanbul İl yönetiminde bulunur. Daha sonra çocuklarının isimlerinden oluşan “Bilgeoğuz” yayınevini kurar. Bugün yayıncı ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir. Cengiz, cezaevi yıllarında ender olarak günce tutan ülkücülerden biridir. Cezaevi yöneticileri tarafından günlüklerinden bir kısmına el konulur. Kurtarabildiği günlüklerini “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” isminde birkaç yıl kadar önce yayımlar. 

YANIKKALE [1]

Günü gününe tuttuğu günlükler 1 Ocak 1982’den Edirne cezaevinden ayrıldığı 2 Haziran 1982 yılına kadar devam eder. Edirne Kapalı Cezaevi’nin halk arasında yürekleri yakan anlamındaki “Yanıkkale” ismini kitaba başlık olarak verir Cengiz. Bu kitapta topladığı günlükleri daha çok deneme tadında olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle adeta mahkûmun zihin dünyasını oluşturan cezaevi, siyasî mahkûm, af, özgürlük, sayım, volta, ziyaretçi, mektup kavramları üzerinde duygu ve düşüncelerini anlatmaya çalışır. Yazar, örneğin ziyaretçisi gelmeyen mahkûmun oldukça gergin ve öfkeli olduğunu belirtir. Kendisinin de ziyaretçisi çok az gelenler sınıfında olduğundan ziyaret saatlerini özellikle uyumaya ayırır. Mahkûm ziyareti hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklar: “Ziyaret ne efsunlu, cazibeli ve güzel bir kelime. Onun etrafında kurulan dünyanın düşleri, günlerin geçişini hızlandırır içerde. Her şey ‘ziyaret’ gününe endekslenir. Bütün sohbetler, konuşmalar onun etrafında kilitlenir. Ziyaretçisi gelen o günün kahramanı olur, ses tonu, davranışları, yürüyüşü bile değişir. Sanki güven tazeleme merasimidir ziyaret günü... Dışarıdan gelenler, özgürlüğün kokusunu getirirler içeri ama bunun farkına asla varmazlar.”(s.18)

Yazar, cezaevindeki günlerini kitap, dergi ve gazete okuyarak, güncesini yazarak, ibadetlerin bir parçası olan Kuran-ı Kerim okuyarak kendisini yenilemeye, geliştirmeye çalışır. Kendisi bu durumunu aksiyon adamı olmaktan fikir adamı olmaya yöneliş olarak yorumlar. Okuma ve yazma beraberinde düşünme eylemini aktif olarak kullanmayı getirir. Özellikle dünya görüşünün sorgulanmasına ve yaşanılan olaylar hakkında o dönemin ilginç tahlilini yapar: “Türkiye, bu yıllarda bir ateş çemberinden geçti. Toz, duman ve kan içinde savrulup giden bir nesil vardı. Ülkemin kara göklerine bakarak, zaman zaman gözyaşı döken, zaman zaman mermiler kusan bir nesil. Nasıl bir çaresizlik içine düşülmüştü ki, ölüm çare oluyordu bazen, yok etmek çare, yok olmak çare oluyordu. Zor ve acımasız günleriydi ülkemin. Herkes kadar herkes kadar haklı, herkes herkes kadar haksızdı. Suçlu ve suçsuz kavramlarına inanmıyorum. O günün şartları içinde, olayları yaşamaktan, takip etmeye zamanımız kalmıyordu. Ne için ve kim için ölüyorduk, öldürüyorduk? Bu sorunun cevabını kendi şahsım adına biliyorum, ama bilmeyerek ölen ve öldüren yüzlercesini tanıdım. Sadece macera ve hareketin olduğu yere akan yüzlerce insan… Onlar için ideal, ülkü, ufuk gibi kavramlar yoktu. Öncelikle mensubiyet duygusunu yaşayarak, kendilerini bir yere mal ederek var olmanın yollarını arayan bir sürü insanın, siyasi aksiyon içine katılması seviyeyi müthiş düşürdü. İdeolojik militarizm, şahsî inisiyatifin eline geçmeye başladı. İhtiraslar, hesaplar karıştı işin içine. Kıyım işte bu noktada başladı ve hiçbir kabahati, günahı olmayan masumların canı yandı.”(s.132)

Edirne Cezaevindeki günlüklere göre siyasî mahkûmlar yetkililer tarafından herhangi fiziksel işkenceye tutulmaz. Koğuşlarda farklı görüşlerdeki mahkûmlar karışık bir şekilde bulunmamaktadır. Cezaevinde özellikle de kışın ısınma ile ilgili sorunların had safhada olduğunu günlüklerden öğreniyoruz.

KAPIALTI[2]

        Kapıaltı, yazarın Edirne Cezaevi’nden yola çıkıp Malatya Cezaevi’ne ulaşmasıyla başlayıp 11 Aralık 1986 yılına kadar ki günlüklerden oluşmaktadır. 83–84 yılları arasında tutulan güncelerde sadece yıl olarak yazılmış gün ve ayın tarihi belirtilmemiştir. Yazarın Malatya’daki Cezaevi günleri Edirne Cezaevindeki günlerine göre daha sancılı, zorlu geçmektedir. Özellikle Edirne’den gelmeleriyle birlikte işkence de başlamaktadır. Her ne kadar ülkücülerin ihtilal sonraki günlerdeki “Mamak” işkencehanesi kadar olmazsa da yaşanılanlar korkunç düzeydedir. Karıştır-Barıştır politikasının yansıması olarak farklı görüşteki mahkûmları aynı koğuşa konulur. Bundan dolayı da kavgalar sıradan hale gelmektedir. Misal olarak bazen kavga yapmamaları için yemekte kullanılan çatal, kaşık, bardak, sürahi ve benzeri eşyalar dahi ellerinden alınır, yemekler kaşıksız, çatalsız yenilir. İlk birkaç yıldan sonra işkence azalır, koğuşlardaki farklı görüştekiler ayrıştırılır. Cezaevindeki kavgalar sadece karşıt görüştekiler arasında olmaz. En yakın arkadaşlar ve dava arkadaşları arasında dahi olur. İlk yıllarda tutulan günlükler az olmakla birlikte yaşam koşullarının iyileşmesiyle birlikte güncelerin de düzenli olarak tutulması dikkat çeker. Kapıaltı günlükleri ile Yanıkkale günlüklerini karşılaştırdığımızda Malatya’daki güncelerde daha çok gündem ile ilgili haberler, okunan gazete, dergi ve kitaplar daha fazla yer tutar. Yazar, hoşuna giden, ilgisini çeken eser ve şiirler hakkında günlüğüne kayıt düşmektedir. Fahir Armaoğlu’nun “20. Yüzyıl Dünya Siyasi Tarihi”nden, İbn-i Haldun’un “Mukaddime” sine; George Orwel’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ünden, Osman Turan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne; Cemil Meriç’in “Mağaradikiler”den, Yavuz Sultan Selim’in ”Divanı”na kadar birbirinden farklı kallavi birçok kitap okuduğunu günlüklerden çıkarıyoruz. Bu okuma serüvenin ileriki yıllarda yayıncılık ve yazarlıkla sonuçlanacağı da iyi biyografi okurları tarafından sezebileceğini tahmin ediyorum.

        Cengiz, bunun dışında cezaevine düşmeden önceki ve firar günleri hakkında da zaman zaman bahsetmektedir. Kendisinin avukatının şimdiki DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk olduğunu, İstanbul’da yazar ve yönetmen Gani Müjde ile de kavga ettiklerini belirtir.


[*] Eğitimci- Eposta: ikizkuyu@yahoo.com 
[1] Oğuzhan Cengiz, Yanıkkale, 207 sayfa, 4. baskı, 2005, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları
[2] Oğuzhan Cengiz, Kapıaltı,  274 sayfa, 13. baskı, 2005, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları

20 Temmuz 2010 Salı

EMİN SAZAK’IN HATIRALARI

                                                                                
 Akademik ve analitik bakış açısına sahip olmak isteyen kişilerin öğrenmek istediği konu ve dönem hakkında ciddi araştırma kitaplarına, akademik tezlere müracaat etmeleri gerekir. Bu tarz eserlerin diğer edebî türler gibi kolay okunmadığı da bir gerçektir. Akademik çalışmaların soğuk ve resmi yüzü, bilgi yoğunluğunun çok fazla olması, teorik bilgilerin zihni daha fazla yorması; şüphesiz okurun okuma ve anlama hızını yavaşlatmaktadır. Yorulan ve sıkılan okurun yardımına edebiyatın değerli çocukları olarak yorumlanabilecek anı, günlük, biyografi, mektup türleri yardımcı olurlar. Bu türlerin sosyal bilimler ve tarih ile yakın akrabalığı dikkat çekmektedir. Ancak bu kitapların sübjektifliğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Özellikle de “hatıra” eksenli kitapları okuyanların çok temkinli okuması ve farklı ve çapraz kaynaklardan iddiaların test edilmesi gerekir.[1] Hatıraları dediğim şekilde okuyan insanların ciddi bir tarih kitabı kadar sağlıklı bilgiler elde edeceğini düşünüyorum.

         Osmanlı Devleti’nin ömrünün son demlerini yaşadığı zamanda Orta Anadolu’da bir toprak sahibi genç bir İttihatçı olan, İstiklal Savaşı’na bilfiil katılan, İlk Meclis’ten 1950’ye kadar 30 yıl kesintisiz milletvekilliği yapan, DP’nin ilk vekillerinden, Cumhuriyet’in ilk müteahhit ve işadamlarından olan Emin Sazak’ın günlüğü ve hatıralarından oluşan kitabı[2] hakkında bir yazı yazmaya karar kıldım.

 “Emin Bey, Defteri”ni 36 yaşında 20 Ocak 1918’de yazmaya başlar. 22 Şubat 1948’e kadar düzenli bir şekilde olmasa da bazen günü gününe bazen belli aralıklarla günlüğünü ve hatıralarını yazar. Kitabın ilk iki bölümünü daha ziyade hatıralar oluşturur. Daha sonraki bölümler günlük tarzında sıcağı sıcağına yazılmıştır. Emin Bey, bu defteri çocukları ve torunlarının yaşantısından ders alması için yazmıştır. Oysaki defterin yayınlanmasıyla görüyoruz ki Sazak’ın anlattıkları aile tarihinden çok ötedir. Tarihin ön bahçesinden bugünlere seslenmektedir. Emin Bey’in Defterin de yok yok. 19. yüzyılın sonuyla başlayıp 20. yüzyılın ortalarına kadar köy-kasaba yaşamının renkleri, İttihatçılığın ve Meşrutiyet’in taşrada izleri, Balkan ve Dünya Savaşı’nın cephe gerisindeki halkın durumu, halk-memur ve eşraf ilişkilerindeki yoğunluk, Ermeni Tehciri hemen öncesi ve sonrasında Orta Anadolu’da yaşanılan sıcak gelişmeler, Türklerin Sakarya Harbi öncesi düşmanın Polatlı’ya kadar gelmesinde yaşadığı kaçkın hali, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren aktif siyasetin içerisinde bulunan bir siyasetçinin tek parti dönemiyle ilgili ilginç itirafları, siyasi yaşamıyla birlikte işadamı olarak Anadolu’nun inşa edilmesindeki katkıları, yoksul Anadolu’nun fotoğrafı vs.

 Emin Bey’in, eğitim hayatı medreseden terktir. Medreselerin kokuşmuşluğuyla anlattıkları ilginçtir. Osmanlı’nın son döneminde Medrese öğrencilerinin askerlikten muaf olması gibi bir kanun çıkar. Bu durumun ciddi anlamda nasıl istismar edildiğini Sazak şöyle ifade eder: “Geçen sene, çobanlara varıncaya kadar öğrenci diye kayıt yapılmış. Hocası, müftüsü tarafından onaylanan kayıtlı olan kişi askerlikten kurtuluyordu.”(s.65)

  Yazarın memleketi Eskişehir’in Sivrihisar ve Mihalcık’taki ilçesindeki Ermenilerden bahsederken tefecilik yaptıklarını, özellikle babasını çok dolandırdıklarını, Ermeni tefeciler yüzünden çok mağduriyet yaşadıklarını belirtir. Sazak, bunun acısını Ermeni Tehciri sırasında fazlasıyla çıkaracaktır. Tehcire tabi tutulan Ermenilerin mallarının haraç-mezat satılmasına, kısmen yağmalanmasına göz yumacaktır. Bu konuyla ilgili şu satırları defterine kaydedecektir: “Ermenilerin ticaretini de sekteye uğratıyordum. Kendim aldanmayıp aldatıyordum. Halkı da aldatmaya teşvik ettiğimden bütün Ermeniler hasım oldu… Kaymakam, Hıristiyan olduğundan, hükümetin siyasetine bağlı olduğunu göstermek ve Ermeniler soymak için her müracaatımızı dikkate alıyordu. Memlekette hiç esnaf yoktu. Ermeniler giderse, dükkânları tamamen kapanacaktı. Dükkânların kapanmaması için, Ermenilerin manifatura, hırdavat, aktariyelerini esnafa dağıtım yapmaya ve bir dükkânda kendim almaya karar verdim…”(s.113–4) Tehcir’den birkaç yıl sonra bu yaptıklarını sorgulayıp vicdan azabı duyacak. Mütareke döneminde Divan-i Harbi Örfi’de yargılanacaktır.

 Milli Mücadele döneminde Emin Bey ön saflardadır. Düşmanın Polatlı’ya kadar geldiği bir dönemde Emin Bey’in ailesi, köylüleri düşmanın zulmünden nasibini alacaktır. Düşman askerleri kendilerinin evini ve çiftliğini yakacaktır. Milli Mücadeleciler bu zaman diliminde aydınlık günlere kavuşmanın hesabını hep yapmıştır. Zaman zaman yaşanılan yenilgi psikolojisinin yaşattığı bozgun Emin Bey’in satırlarında da mevcuttur. Bu dönemin günlüklerinde milleti için Allah’tan istenilen yardım, Tanrıya yapılan dualar dikkat çekmektedir.

 Emin Sazak, Büyük Millet Meclisi’nin ilk mebuslarındandır. Özellikle Sakarya Savaşı öncesi Mustafa Kemal Paşa’ya Meclis tarafından verilen yetkiler konusunda tedirgin olan vekiller arasındadır. Paşa’nın Enver Paşa, Cemal Paşa gibi diktatörlük kurarak bizi başka bir akıbete götüreceği korkusunu yaşadığını Sazak’ın satırlarından anlıyoruz. Yine Bolşevik İhtilalı’nın Türkiye sıçramasından da ürküntü duymaktadır. Kendisinin toprak zengini olması, sosyalist sistemdeki mülkiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik yapısı karşısında bu sisteme karşı düşüncelerini günlüklerinde ayrıntılı bir şekilde anlatır. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın Rusya’ya karşı sıcak mesajları Emin Bey’i kuşkulandırır. Paşa’ya bu durumu sorar. Mustafa Kemal Paşa da ulusal çıkarlarımız için bu politik dili kullandığını söyleyince rahatlar. (s.168)

Yazarın girişimci ruhu gerek kendi işinde gerekse Meclis’teki duruşunda hemen öne çıkar. Dönemin ilk müteahhitlerindendir Sazak. Şirketi demiryolu yapımında ve muhtelif köprülerin inşa edilmesinde görev almıştır. Gerek klasik memur zihniyetini sürekli sorgular. Mekteplerimizin memur fabrikası haline geldiğini belirtir.(S.242), gerek Meclis’teki memur kökenli vekillerin ekonomi hakkında liyakatini eleştirmekten geri durmaz. 10 Temmuz 1923 tarihli günlüğüne şöyle der: “Bu Meclis’i birçok açıdan yetersiz bulmaktayım: Tüketici, memur ve askerden meydana gelen bu Meclis’in yapacağı iş bizi milli iflasa götürmektir. Aynı zamanda, aç gözlü insanların sayısı epeyce çok.”(S.229)
    Yazarın Mustafa Kemal Paşa’ya ilk başlarda temkinli yaklaştığını daha önceki satırlarımızda belirtmiştik. Daha sonra lidere olan güveni her geçen gün artacaktır. Bunun yanında hem Tek Adam hem de İkinci Adam’a rağmen yapılan yanlışları ve hataları da açık yüreklilikle bahseder. Örneğin Dünya ekonomik buhranının Türkiye’ye yansımalarını anlatırken açlığın ciddi boyutlarda olduğunu, insanların ot bile yediğini belirtir.(s.259) Emin Bey, Cumhuriyet sonrası yapılan yenilik ve inkılâpları desteklemekle birlikte ekonomi üzerine Mustafa Kemal Paşa’dan köklü radikal devrimler beklemektedir. 30 Ekim 1928 ve 17 Şubat 1930 tarihli günlüğündeki satırlar Sazak’ın ufkunun genişliğini gösterir: ”Ekonomik işlerde israf, zevk ve eğlencenin önüne geçilmesinde biraz gecikme ve önemli hatalar var. Mesela, Gazi istese, şapka ve yeni harfler konusunda yaptığı inkılâplar gibi, bir gün milleti tasarrufa yönlendirebilir. ‘Kendi el emeği ile bir şey yapamayan kadın, Türk kadını değildir..’ dese yeter. Kısacası, İsrafil’in Sûr’u gibi her emri derhal hareket veriyorken, ‘çalışın, zengin olun’ diye seslense yeterlidir. Bakalım, belki ona da sıra gelir..” (s.256) “diğer inkılâbı yapmak da, ekonomik inkılâbı yapabilmek içindir. Bu nasıl olur? Bu Meclis’le olmaz, afyon yutmuş gibi başını sallıyor. Yüzde doksan beşi memur. Bütün çalışmaları, günü ve geleceği, yani emekli kanunlarını, harcırahlarını düzeltmek. Hakları da var; meslekleri, gelecekleri odur.”(s.272)
     Gerek Cumhuriyet’in inşasında yerli tüccarların kalkınmasına yönelik çalışmalar gerekse de iş dünyasının iktidarlarla arasındaki yakınlık Emin Bey için de geçerlidir. Hatta o kadar önemlidir ki iktidara tabiri caizse göbek bağıyla bağlıdır. Örneğin kendisinin üçüncü dönem vekil seçilmesine sevinerek “Elhamdülillah nefes aldık”(s.251) der. Atatürk’e suikast davasıyla ilgili satırlarda şu ifadeyi kullanır: “Suikast başarılsa, vatanın genel durumu bir yana, şahsen benim de mahvolduğum gündü. Gazi’nin başına bir şey gelseydi, benim de intihar etmem gerekirdi. Devlette birçok alacağım var. İşe girişmişim, borçlanmışım. Benim gibi, ülkedeki ekonomik durumla ilgili olan herkesin böyle olması gerekir.”(s.249)
     Günlüklerde küçük bir ayrıntı sizi bilmiyorum ama benim dikkatimi çekti. Atatürk’ün vefat etmesinden hemen sonraki gün yani 11 Kasım Cuma günü saat:11.00’de Meclis’in toplanıp İsmet Paşa’yı Cumhurbaşkanı seçtiğini belirtir. Bu şekilde sıcağı sıcağına yeni Cumhurbaşkanı’nın seçilmesini önemli buluyorum. (s. 297)

DEĞERLENDİRME

     Emin Sazak, Osmanlı’nın son dönemeci olan sancılı yıllarda, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli görevlerde bulunmuş politikacı, işadamı ve aydındır. Sazak, bir değil birçok dönemin tanığı durumundadır. Hatıra yazarlarının çoğunluğunun emeklilik yaşlarında yazdığını göz önünde bulundurduğumuzda Emin Bey’in bu notları çok daha erken yaşlarda ve sıcağı sıcağına yazması emsallerine göre bu kitaba daha güvenilir bakmamıza neden oluyor. Kaldı ki bu tarz kitapları okumayı seven birisi olarak bu kadar açık yüreklilikle yazılan anılarla çok az karşılaştığımı ifade edebilirim. Rahmetli Sazak, hep iğneyi kendisine çuvaldızı karşısındakine batırmıştır. Hatta bazen tam tersine çuvaldızı kendisine iğneyi karşısındakine batırmıştır. Örneğin kitabın sonunda yaşadığı dönemle ilgili farklı kaynaklarda Sazak ve icraatlarıyla ilgili olumlu değerlendirmeler mevcuttur. Eserin sonundaki bu ekler bölümünde bahsedilen Sazak’ın yaptığı iyilik ve fedakârlıklar hakkındaki bölümlerin “Emin Beyin Defteri”nde neredeyse es geçilmiştir. Günlüklerde birçok alanda kalem oynatılmıştır. Yazar, 28 Kasım 1919 tarihli günlüğünde hayal ve emelleri hakkında tafsilatlı açıklamalarda bulunur. Hayallerinin neredeyse tamamının gerçekleştiğini günlüklerinden öğreniyoruz. Son olarak, siyasi tarihe hatıralar ve günlükler üzerinden bakmak isteyenler için eseri çok önemli buluyorum.

(Erzurum Gazetesi, 20 Temmuz 2010)



[1] Yıllar önce Şeyh Sait İsyanına katılan bir Kürtçünün hatıralarını okumuştum. İsyancıların ve kendisinin kahramanlıklarını anlatırken bir bölük (ya da tabur) Türk askerini esir aldıklarını beyan eder. Bu askeri birliğin sayısının on bine yakın olduğunu ifade eder. Şimdi askerlik yapmayan, komutan olmayan birinin bu satırları okurken yazarın tuzağına düşmemesi neredeyse imkânsız gibidir. Genç yaşlarda okuduğum bu kitaptaki yazarın yalanına inanmamıştım. Çünkü kitabı benden önce okuyan asker bir büyüğüm bu satırları okurken altını çizip şu notu yazmıştı: “Hasan Sallama bir bölükte bu kadar asker mi olur?” Kitaplığımda kitabı aradım, bulamadım. İnternetten kitabın künyesine ulaştım. (Hasan Hişyar Serdi, Görüş ve Anılarım, 1993, Peri yayınları.)
[2]  Emin Sazak, Emin Beyin Defteri: Hatıralar,  408 Sayfa, 2. Baskı, 2009, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınları, http://www.bilgeoguz.com.tr/

13 Temmuz 2010 Salı

TELEFONUN MUCİDİ GRAHAM BELL HAKKINDA BİRAZ MALUMAT


        Okuma yolculuğumda biyografi, otobiyografi kitaplarından oldukça zevk almışımdır. Hele de ansiklopedilere giren fikir, devlet, bilim, düşünce insanlarının, sanatçıların ve mucitlerin yaşantısı hep ilgimi çekmiştir. Tarihte isim bırakmanın, başarılı bir şekilde anılmanın ipuçlarını bu kitaplar hemen vermektedir. Ülkemizdeki gençlerin ve öğrencilerin hatta aydınların dahi gerek bireysel gerek toplumsal özgüven sıkıntısı yaşadığı bu dönemlerde bu tür kitapların ilaç gibi geldiğini söyleyebiliriz. Biyografi ve otobiyografi geleneğinin ülkemizde Batı ve Avrupa ülkelerindeki kadar canlı olmadığını ama her geçen gün bu tarz kitapların okuyucu karşısına çıktığını birçok yayıncı belirtmektedir. TÜBİTAK Yayınları bilim dünyasında isim yapmış ve mucit kişilerden bazılarının hayat hikâyesinin anlatıldığı “Yaşamöyküsü Dizisi” kategorisinde kitaplar yayımlamaya yıllar önce başlamıştı. Bu diziden daha önce “Elektrik Çağının İcadı: Edison” isimli kitapla ilgili bir yazı hazırlamıştım. Telefonun mucidi Alexsander Aleck Graham Bell’in yaşamıyla ilgili bir kitapta[1] okuduklarımı paylaşmak istiyorum.

Alexander Aleck Graham Bell Kimdir?

        Bell’in babası ve dedesi mesleki yaşamları boyunca konuşma ve iletişim etrafında yoğunlaşır. Büyükbaba Alexander Bell yıllarca tiyatro oyunculuğundan sonra (günümüzdeki anlamıyla konuşma terapisti) “hatalı konuşmayı düzeltme uzmanı” olarak muhtelif yerlerde çalışır. Konuşma yeteneğini geliştirme ve ses konularında uzmanlaşır. Baba Melvile Bell de bu alanda kendisini yetiştirir. Erkek kardeşiyle birlikte Örnek Hatip isimli bir kitap yayımlar. Baba Bell İskoçya Edingburgh Üniversitesi güzel konuşma ve söylev sanatı öğretim görevlisi olarak atanır. Derken genç, sağır piyanist Eliza ile evlenir. Baba Bell, bir insanın çıkarabileceği bütün sesleri bir dizi yazılı sembole indirgeyen bir tür evrensel alfabe olan görülebilir alfabeyi yaratır.

Aleck Bell, böyle bir evde doğar. Bell ailesinin üçüncü kuşağı olarak aynı işi yapmaya karar verir. Çok küçük yaşta İskoçya’da Elgin’de Weston House Akademisi’nde öğretmenlik yapmaya koyulur. Babasının asistanı olur neredeyse. Güzel Konuşma bilimi üzerine ilk ciddi çalışmalarını yapar. Babasının ülke çapında kazandığı ünü yayılırken arka arkaya iki çocukları ölür. Yalnız Graham kalır, Graham yoğun çalışmalarından ötürü bitkin düşmesinden kaygılanır ebeveynler. Doktora koşarlar. Doktor, kendilerine “İklimi daha sağlıklı bir yere taşınılmadığı takdirde Aleck’in altı ay ile bir yıl arasında ömrü kaldığını” söyler. Bunun üzerine aile Kanada’ya taşınır. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra ABD’de sağır öğretmeni olarak göreve başlar. Aynı yıl ses profesörü olarak Boston Üniversitesi’nde Güzel Konuşma Sanatı Okulu’na atanır. Bir yandan işini yaparken diğer taraftan da arkadaşlarıyla Bell Patent Birliği’ni kurar. Arkadaşı Thomas Watson’la birlikte harmonik telgraf üzerine çalışarak sesin biçimini alan ilk elektrik akımını iletir. ABD’nin 100. kuruluş yıl dönümünde telefonun nasıl çalıştığını gösterir. Bu arada telefon patentini Bell’in alması bu işle uğraşıp emeğinin gasp edildiğini iddia eden birçok kişi tarafından mahkemeye taşınır. Bu davaların çoğunu kazanır. Bell telefon şirketini kurar. Ülke dışında birçok yerden çalışmalarından dolayı para ödülü alır. Bu paralar ile laboratuarlar kurar.

Bell’in belki bilim adamlığı sorgulanabilirdi. Ama çeşitli alanlarda araştırmalarını sürdürmeye devam etmesi, diğer bilim alanlarının çalışmalarını desteklemesi, bilimsel araştırma sonuçlarını yaymak amacıyla dernekler kurması, yayınlar yapması dikkatlerden kaçmıyordu. Bell’in özgeçmişinden bahsederken sağırlar okulunda görev yaptığını belirtmeyi unutmuştuk. Tabii bu arada kader babasıyla kendisine aynı rolü biçer. Aleck Bell’de sağır olan Mabel ile evlenir. Mesleğini soranlara Bell her zaman “sağırların öğretmeni” diye cevap verir. Telefon ile ilgili işlerle uğraşmaya yoğunluk verip daha çok para kazandıktan sonra sağırlar ile ilgili okul açar, dernekler kurar, muhtelif daha başka çalışmalarda bulunur. Telefonun mucidi olarak gurur duymanın dışında diğer alanlardaki gayretlerinin daha evsafta olduğunu şu cümlelerle belirtir: “Sağırlara yönelik çalışmalarımın ve onların eğitimine gösterdiğim ilginin takdir edilmesi, beni her zaman telefon ile ilgili çalışmalarıma gösterilen takdirden bile daha fazla hoşnut etmiştir.”(s.107)

Bell, sadece telefonun mucidi olmanın dışında birbirinden farklı birçok alanda dünya çapında çalışmaların sahibi olur. Hava ve deniz taşımacılığı ayrıca enerji üzerine de birçok çalışması bulunmaktadır. Büyük uçurtmalar, çeşitli deneyler yapar. Uçan bir makine tasarlamaya çalışır. Kayaklı uçar tekne tasarımı üzerinde uzunca bir süre çalıştıktan sonra bu işi de başarır. Bunun patentini de arkadaşıyla birlikte alır. Zor durumda kalan balıkçıların susuzluktan ölmelerini engellemeye yönelik değişik çözümler üreten deniz suyundaki tuzu ayıran ve böylece suyu arıtarak içilebilir hale getiren aygıtı da kendisi icat eder. Bu alete üflenerek tuzlu su içme suyuna çevrilir.
Graham Bell, belleklerde telefonun bulucusu olarak yer etse de adının öne çıkmadığı çalışmaları da vardı. National Geographic Society Derneği’ni birçok arkadaşıyla kurar. O dönem dünyada büyük bir ilgi ile takip edilen bu derneğin yayın organı olan National Geographic dergisinde de yöneticilik yapar, yazıları yayımlanır. 1881 yılında silahlı saldırıya uğrayan ve ağır yaralanan ABD Başkanı Garfield'ın[1] bedenindeki kurşunların yerini belirlemede Bell’in ilk kez kullandığı endüksiyon terazisi kullanılır fakat istenilen sonucu vermez. Bu teşebbüs başarısız olur birçok kişi tarafından Bell alay konusu olur. Ama zamanla Röntgen'in X ışınları ile tanıyı geliştirilmesi konusunda bilim insanları daha fazla mesafe kaydeder. 

Ses bilimine yaptığı katkı onuruna, sesin şiddetini ölçen birime “bel” adı verilmiştir. (Ses ve iletişim aygıtlarında ölçü birimi olarak genellikle Desibel -dB, bir belin onda biri- kullanılır. Desi, metrik ölçü sisteminde onda bir anlamına gelen ön takıdır.) (s.25) 
Ömrünün son yıllarında –muhtemelen kendisine çalışmalarını ne zaman sona erdireceğini soran- bir gazeteciye söylediği sözler mezara kadar ilim öğrenmenin insanı zinde tutacağını beyan edecek cinstedir: “Gözlem yapmayı, gözlemlerini hatırlamayı, sonu gelmeyen nasıllar ve niçinlere cevap aramayı sürdüren bir kişinin zihni körelmez." Son olarak Alexander Graham Bell hakkındaki –büyük ihtimalle- tek Türkçe olan bu çalışmayı göz önünde bulundurarak model sıkıntısı yaşayan gençlerimize okumalarını tavsiye ederim.

(Erzurum Gazetesi, 13 Temmuz 2010)

[1] Naomi Pasachoff, Bağlantı Kurmak: Alexander Graham Bell, Tercüme: Leyla Uslu, 149 sayfa, 4. baskı, 2003, Ankara, Tübitak Yayınları.
[2] İnternet bağlantılı Vikipedia Özgür Ansiklopedisi’nin ABD Başkanları listesine göre 44 başkanından dördü suikast sonucu öldürülmüştür. James Abram Garfield suikasta uğrayan ikinci devlet başkanı olur. Günümüzde Amerika Devlet Başkanlarının güvenlik önlemlerinin fazlalılığını yorumlarken bilmiyorum bu pencereden de bakılabilir mi?

29 Haziran 2010 Salı

BAZI BAŞARILI İŞADAMLARIMIZIN HAYAT ÖYKÜLERİ

Ülke ekonomisine katkı sağlayan, üretimi ve istihdamı artıran, ülkemizin yurtdışında tanıtımına vesile olan sanayici ve işadamlarımızdan bazılarının hayat hikâyelerine kulak vermek ister misiniz? Cevabı evet olanlara Süleyman Doğan'ın geçtiğimiz yıllarda yayımlanan "Başarıya Yürüyenler" isimli kitabını salık veririm.[1]
Kitaba geçmeden önce Süleyman Bey hakkında kendisini tanımayanlar için birkaç cümle de olsa bahsetmek durumundayım. Yazar, eğitimci, akademisyen ve gazeteciliği birlikte yürütmeye çalışan çok yönlü bir aydındır Süleyman Bey. Birçok gazete ve dergide yazıları yayımlanan Doğan, bildiğim kadarıyla Önce Vatan gazetesinde yaklaşık 5 yıldır kültür, sanat ve kitaplar üzerine yazılar yazmaktadır. Aynı zamanda Yıldız Teknik Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev almaktadır.
Süleyman Doğan, kitabında ülkemizin seçkin sanayici ve işadamlarından 17'sinin yaşamöyküsü anlatmaktadır. Bahse konu olan sanayicilerimizin bir kısmı kamuoyunun yakından tanıdığı, soyadından şirketinin ismini tanıyacağı isimlerdir. "Başarıya Yürüyenler"in listesi şu şekilde oluşmaktadır: Necmettin Bitlis, Hacı Boydak, Yalçın Yıldırım, Ahmet Çalık, Fehmi Çetinkaya, Zeynel Abidin Erdem, Nurettin Eroğlu, İbrahim Bodur, Mehmet Kuralkan, Mehmet Tanrısever, Salim Çokyürür, Kemal Şahin, Mustafa Karaduman, Sabri Ülker, Hasan Yalınkaya, Ahmet Ziylan, Ahmet Nazif Zorlu.

Kitabın kahramanlarının hatırı sayılır bir kesiminin çok ciddi anlamda eğitiminin olmaması ilginçtir. Hatta bazılarının eğitim yaşamındaki aksaklıkları veyahut başarısızlıkları okuru oldukça şaşırtıyor. Vestel Holding'in patronu Ahmet Nazif Zorlu, Ziylan grubu kurucusu Ahmet Ziylan ile Çetinkaya Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Fehmi Çetinkaya ilkokul mezunudur. Savaşan Emaye Fabrikası Sahibi Salim Çokyürür İlkokulu 7 yılda bitirir. Polisan Boyalarının sahibi Necmettin Bitlis lise 2de öğretmeni ile kavga yapıp okuldan ayrıldığında babası kendisiyle üç yıl konuşmayacaktır. Boydak Holding'in başkanı Hacı Boydak liseden ayrılan işadamlarımızdandır. Öbür taraftan okul hayatında başarısızlığa rağmen hayat okulundaki üstün performansları gözden kaçmıyor. İlkokul mezunu olan Salim Çokyürür bir şey öğrenmeyi, sormayı ve akıl danışmayı çok sevdiğini, Türkiye'deki en ucuz şeyin fikir olduğunu kabul ederek sormaktan hiçbir zaman çekinmeyeceğini belirtir. Nazif Zorlu Bey, çıraklığını yapmadığınız bir işin patronluğunu nasıl yapacaksınız diye sorar. Kendisi 25 yaşında fabrika kurduğunu şimdi yeni üniversite mezunu birisinin bırakın fabrika kurmayı bir işletmede görevli olarak bile çalışmaya alışmasının uzun yıllar aldığını belirtir.(s.230) Ticaret ile çok erken yaşlarda tanışması kendisinin deyimiyle "genç yaşta iş dünyasından koku almayı öğren(mesi)" ne neden olur.

İşadamlarının çalışkanlığı hakkında da şunları söyleyebiliriz. Yazar, Fehmi Çetinkaya'nın sabah güneş doğmadan bir saat önce uyandığını, günde 5-10 km. koşu yaptığını söylüyor. Kale şirketler grubunun lideri İbrahim Bodur “Benim zevkim de, hobim de iştir.” der. Mert Çelik fabrikasının sahibi Mehmet Tanrısever, boş durmanın kendisinin düşmanı olduğunu, ölümünün çalışırken olmasını Allah'tan diler. Ziylan Grubunun Kurucusu Ahmet Ziylan 51 yıldır çalıştığını, hiçbir zaman şikâyetçi olmadığını, işinin hastası olduğunu, sözlüğünde "şikâyet" diye bir sözcüğün olmadığının altını çizer.

Özellikle bazı işadamlarımızın mütevazı yaşamları gözden kaçmıyor.  Günümüz çocuk ve gençlerinin yetiştirilmesinde buna özen gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Yalınkaya Holding'in kurucusu Arif Yalınkaya'nın 1972'den beri Florya'daki iki katlı bir apartmanda oturduğunu, Salim Çokyürür, hayatı boyunca sıfır bir arabaya binmediğini, iki oğlunun yanındaı diğer işçiler gibi belli bir maaş karşılığı çalıştığını anlatır. Mehmet Tanrısever, yazlığının ve kışlığının olmadığını, fabrikasını yazlık olarak gördüğünü belirtir.  

        Kitaplarda altını çizdiğim bazı bölümleri sizlerle paylaşmaya devam etmek istiyorum. Kuralkan Holding’in patronu Mehmet Kuralkan’ın Endüstri Meslek Lisesi tesviye bölümü mezunu olduğunu öğreniyoruz. Meslek lisesi mezunlarının ezici çoğunluğunun hayatın ileriki aşamalarında okuduğu bölüm dışındaki alanlarda iş hayatına atıldığını göz önüne alırsak Kuralkan’ın okuduğu bölümle ilintili olarak birçok alanda kendisini geliştirmesi önemli buluyorum. 1958 yılında ilk kez Çanakkale’nin bir köyüne “Çanakkale Seramik” fabrikasını kuran Kale Holding’in yöneticisi Dr. İbrahim Bodur’un özgeçmişinden bahsedilirken 1928 yılında Çanakkale’nin Yenice ilçesinin Nevruz köyünde doğduğunu öğreniyoruz...

        İşadamı Ahmet Ziylan, soyadının anlamını ve konulma hikâyesini yazara anlatır. Hakkâri’deki bir derenin ismiymiş. Ayakkabıcılığa yarım asırdan fazla emek veren Ziylan Beyin ayakkabıcılığın okulu ile verdiği söylediği örneklere herkes katılabilir. Portekiz’de 5 ayakkabıcılık okulu olduğunu, Almanya’da 10 yıl önce ayakkabıcılık okulunun 100. yılını kutladıklarını oysaki ülkemizde 8 yıl önce Zeytinburnu Endüstri Meslek Lisesinde iki derslikli “ayakkabıcılık bölümü” açılabildiğini vurgular.(s.220-1)

DEĞERLENDİRME

Gerek ülkemizde gerek uluslararası alanda başarıya yürüyenler ile yazarın "Başarıya Yürüyenler"inin kesiştiği noktalar oldukça fazladır. Özellikle işadamlarının şu özellikleri hemen göze çarpmaktadır: Çalışkan olmaları, iş ahlakının sağlam olması, işinde profesyonelleşmeleri, fırsatları değerlendirmeleri, yatırıma ağırlık ve kurumsallaşmaya önem vermeleri, iktidarlarla iyi geçinmeleri, aklı ve tecrübeyi el üstünde tutmaları, değişime yön vermeleri, hayat okulundaki inanılmaz başarıları vb. daha birçok madde.

Eserde sanayicilerin başarının formülüne yönelik çok derin olmayan ama mütevazı nasihatlerini önemli buluyorum. Şu da bir gerçek ki başarı için söylenen şeylere çoğumuz vakıfız. Söylenenleri bal gibi de biliyoruz. Ama söylenen sözün hangi ağızdan çıktığı, ne gibi tesirler yapacağı daha da önemlidir. Kendini ispatlamış, gerek ülke gerek uluslarası alanda söz sahibi olmuş kişilerin her alanda olmasa da bazı alanlarda konuştuğu sözlerin tesir gücünün etkisinin inanılmaz boyutta olduğuna inanıyorum. Son olarak ülkemizde on milyonlarca insanın her gün zengin olma hayali kurduğu bir vakıadır. Bu fakirlerimizin(!) "Başarıya Yürüyen" zenginlerin yaşamına göz atması gerektiğini düşünüyorum.

(Erzurum Gazetesi, 29 Haziran 2010)



 
[1] Süleyman Doğan, Başarıya Yürüyenler, 240 sayfa, 3. baskı, 2005, İstanbul, Nesil Yayınları

15 Haziran 2010 Salı

ELEKTRİK ÇAĞININ MUCİDİ: EDİSON

         ‘Thomas Alva Edison kimdir?’ sorusuna, ansiklopedilere son yıllarda da internete bakınmadan “Ampulü icat eden bilim insanıdır.”ın dışında cevap veremeyenler kategorisinde olduğumu düşünüyordum. Oysaki Edison hakkında birçok soru zihnimi kurcalamaktaydı. Bu bilim adamı mıdır? Nasıl bir mucit haline gelmiştir? Ampulü bulana kadar hangi aşamalardan geçmiştir? Hangi ülkede yaşamıştır? Nasıl bir kişiliğe sahiptir? Bilim insanlarının çocukluğu nasıldır acaba? Bu ve buna benzer soruların cevabına başlıkta ismi verilen kitabı okuyarak büyük oranda ulaşmaya çalıştım.[1] Öğrenci ve gençlerimizin doğru modele ulaşamama sıkıntısı çektiği bir dönem itibariyle dünya mirasına katkıları olan bu mucit bilim insanlarının yaşantısından -dinlemek isteyen kulaklara, izlemek isteyen gözlere -ibretlik dersler olduğunu düşünüyorum.

THOMAS ALVA EDİSON KİMDİR?

Alva Edison, 19 yy.’ın ortalarında Amerika’da bir evin son çocuğu olarak doğar. Küçük Edison’un başı alışılmışın dışındaki büyüklüktedir. Bu durum –Alva’dan önceki kardeşlerinin üçünün 7 yaşına ulaşmadan vefat etmesi- ebeveynlerini oldukça tedirgin eder. Edison’un bebekliği ve çocukluğu sağlık açısından normal bir seyir izler. Ancak yaramazlıklarına katlanmak büyük sabır gerektirir. Anne Nancy, samimi bir dindar ve iyi eğitimli bir annedir ama Edison’un başını belaya sokma becerileri anneyi oldukça korkutur. Bir defasında kanalda boğulmaktan, yine bir keresinde tahıl asansörünün içine düşüp boğulmaktan kıl payı kurtulur. Babasının ambarında yangın çıkarır. Bunun sebebi sorulduğunda açıklaması daha ilginçtir: “Yalnızca neye yol açacağını görmek istedim.” (s.8) Merak küpünün içerisine batırılmış gibi sürekli sorular yönetir çevresindekilere. Yaramazlıkları karşısında verilen tepkiler ve dayaklar bu soruları azaltmaz aksine çoğaltır. Annesine kazların neden yumurtaların üzerine oturduğunu sorar. Nancy: “İçlerinden yavru çıkması için” cevabını verir. Hemen komşusunun ambarına gidip kaz ve tavuk yumurtalarının üzerine kıvrılıp yavru çıkartmaya çalışır. Okul hayatına başlar ama öğretmenleri de ebeveyni gibi Edison’dan ikrâh eder. Bir gün sınıf arkadaşıyla birlikte okulun ikinci katın pencerelerinin birinden sarkıttığı oltayla bir tavuğu yakalayıp yukarı çekerler. Yaramaz doğası öğretmenlerince anlaşılamaz. Bir öğretmenin kendisi hakkında “ahmak” demesine kulak misafiri olur. Bunu annesine anlatır. Anne buna oldukça alınır, okuldan çıkarır, özel okula yazdırır. Bu süre zarfında anne eğitimli ve kültürlü biri olarak çocuğuna özendirici ve özel dersler vermeye çalışır. Bu arada okuma alışkınlığını kısmen kazanır. Richard Gren Parker’in temel bilim metni olan “Okullar için Doğal ve Deneysel Felsefe Kitabı” isimli eserden oldukça etkilenir. Bu kitaptaki deneylerden çoğunu yapmaya çalışır. Okul ile ruhunun uyuşamamasına daha fazla katlanamayınca annesinin bütün itirazlarına rağmen 12 yaşında okuldan ayrılır. Edison’un okul hayatının tamamı bundan ibarettir.

Edison, ilk olarak demiryollarında gazete, elma ve sandviç satmaya başlar. İstasyondaki en çok merak duyduğu bölüm ise operatörlerin trenlerin hareketlerini diğer istasyona bildirdiği telgraf bürosudur. Diğer yandan kendisinin kimya merakını anlayışla karşılayan kondüktör Alexander Stevenson trenin bir köşesine Edison’un malzemelerini yerleştirir. Kazara havaya maruz kalan bazı fosfor çubukları tutuşup eşya vagonunun zeminine sıçrayınca seyyar laboratuvar yanar. Bunun üzerine bir daha trene konulmama cezası verilir. Bir rivayete göre bunun üzerine Stevenson Edison’un kulağına bir tokat atar. Başka bir rivayete göre de yine aynı kişiyi Edison peronda gazete satmak için durdurur. Bu sırada tren hareket eder, trene yetişemeyen kondüktör gelip kulaklarından çekerek tokat atar. Bunun üzerine daha önceden kulaklarından ufak-tefek sorun yaşayan Edison tamamen sağır olur.

Alva, bir yandan muhtelif kitapları okuyarak zevk alır. Diğer yandan da boş zamanlarında deney yapmaya çalışır. Trendeki işiyle de ticaret becerisini geliştirir. Kendi çapında mahalli gazete çıkarmaya başlar. Fakat istenilen sonucu alamaz. 16 yaşındayken, istasyon şefi kendisine telgrafçılık dersi vermeye başlar. Yaklaşık 5 ay boyunca bu dersler verimli bir şekilde geçer. Telgrafçılığını geliştirmek için daha farklı yerlerde iş aramaya koyulur. Yaptığı deneylerin başarısızlığa uğraması sonucu birçok işten kovulur. Örneğin bir telgraf ofisinde pil asidiyle dolu kabı yere döker. Asit zemini delip alt kattaki ofiste bulunan halı ve mobilyaları mahveder. Patronu, şirketin “deneycilere değil, operatörlere ihtiyacı olduğunu” söyleyerek kendisini işten atar. (s.28) Kader kendisini İngiliz bilim adamı Michael Faraday ile buluşturur. Faraday’ın başarılarından oldukça etkilenir. Bu olaydan sonra arkadaşı Milt Adams’a dönerek: Şu anda yirmi bir yaşındayım. Elli yaşına kadar yaşayabilirim. Onun başardığı kadar başarabilir miyim? Yapacak çok işim var ve yaşam çok kısa. Acele edeceğim.” der.(s.35)
Edison, elektrikli oy kayıt makinesini icat ederek 1869 yılında ilk patentini alır. Bununla birlikte çift kanallı telgrafı icat eder. Gazetelerde bu çalışmalardan bahsedilir. Ama devlet yetkililerinden bir karşılık gelmez. Çift kanallı telgrafa yaptığı yatırımın karşılık bulmaması sonucu borç batağına saplanır. Daha sonra bir şirkete ortak olur. Borsa telgrafını yaparak çokça satar. Bu arada yaptığı çalışmaların devlet ve kamuoyu nezdinde itibar görmemesi karşısında çalışma azminden zerre eksilme olmadığını söyleyebiliriz. İşleri daha büyüdükçe bu ortaklıktan vazgeçer. Farklı bir memlekette kendi laboratuarını kurar. Bu arada evli olmasına rağmen günde 16 saat çalışır. Evinin laboratuara birkaç yüz metre mesafede olmasına rağmen kendisini işine o kadar çok kaptırırdı ki, sık sık eve gelmeden günlerce laboratuarda kalır. Gecenin geç saatlerine kadar deney yapmaya çalışır. Uyumak istediğinde de eski gazete yığının üzerine yığılır. Edison’un yaşamı boyunca yaptığı icatların çoğu şu ya da bu şekilde elektriğe bağlıydı. Bunların içerisinde de fonograf en çok sevdiği ve değer verdiği icadı oldu. Bunun hakkında bir muhabire: “Bu benim bebeğim, büyük adam olup yaşlılığımda bana bakacağını umuyorum.”(s.64) Nitekim hakikaten daha sonraki yıllarda milyarlarca dolarlık müzik kayıt endüstrisinin temeli olacak bu aletten çok para kazanacaktır.

Dünyadaki asıl büyük şöhretini elektrik ampulünü icat etmesiyle kazandı. Bunun için laboratuardaki arkadaşlarıyla birlikte çok çalıştılar. Edison daha sonra bu başarının sırrını anlatırken: “Elektrik ampulü, üzerinde en fazla çalıştığım icattı ve çok ayrıntılı deneyler gerektiriyordu. Şahsen benim hiç cesaretim kırılmadı ve başarı konusunda umutsuzluğa kapılmadım. Aynı şeyi tüm çalışma arkadaşlarım için söyleyemem.”(s.74) diye bahseder. Bu çalışmalarının, yurt dışında bile ses getirmesi, Edison’un işini daha da büyütmesine vesile olur. Laboratuarda çalışan sayısı 65’e çıkar. Laboratuarın yanına bir ampul fabrikası kurar. Edison fonograf cihazından biraz farklı kinetoskop verilen bir cihazı icat eder. Daha önceki belirttiğimiz gibi fonografileri daha geliştirmeye çalışarak bu alanda yoğunlaşır. 20. yüzyıla yaklaşıldığında Edison’un fabrikasında bin kadar işçi çalışır. Edison, sinemanın gün yüzüne çıktığı dönemde bu alana da el atar. 10 dakika kadar süren, ilk konulu sinema filmi “Büyük Tren Soygunu”nun yapımcısı da kendisidir. Bu arada devlet tarafından farkına varılması ise 1914’tedir. Amerika Birleşik Devletleri Donanmasının Danışma Kurulu Başkanlığı’na getirilir. Burada denizaltı gemisi E2’de denemeler yapar. Fakat bu görevde sadece birkaç yıl bulunur. Aradığı ve istediği çalışmaları sergileyecek alt yapıdan yoksun olduğunu görünce buradan ayrılır. 1920’lere gelindiğinde montaj hatları da dâhil fabrikalarında 10.000’den fazla işçi çalışır. Hayatının son zamanlarında laboratuvarında çalışmalarına devam ederken oğullarına görevini devretmenin mutluğunu yaşar. Yaşının ilerlemesi ve hastalıklarının had safhada olması karşısında 1931’de 84 yaşında vefat eder. Kitabın yazarı Edison’un ölümünü: “Thomas Alva Edison, belki de hayatında ilk defa yenilgiyi kabul etti.”(s.136) şeklinde anlatır. Amerika Başkanı Hover’in mucide yaklaşır bir şekilde saygı duruşu öneren fikri kabul edilir. Akşam saat 10’da ülke çapında lambalar söndürülür.
DEĞERLENDİRME

Ülkemizde sadece ampulün mucidi olarak tanınan Edison’un büyüklü-küçüklü buluşlar için 1100 patent başvurusunda bulunduğunu, bu sayının yazar Gene Adair’e göre diğer bütün mucitlerinkinden çok daha fazla olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Böylesi bilim insanlarının yaşamlarının günümüz gençliği, öğrencileri ve okuyucuları için okunmasının elzem olduğunu düşünüyorum. Edison’un özellikle mücadeleci kişiliğinin güçlü olmasını, lügatinde “yenilmek”, “kaybetmek”, “teslim olmak” gibi sözcüklerinin bulunmamasını; azminin hep diri, ideallerinin devamlı zinde olmasını, hayat okulunda başarılı olmak isteyenler için alınacak en önemli ders olarak görüyorum. Kitapta bulunan onlarca fotoğrafın hem bilim insanı Edison’un yaşadığı dönemin iyi anlaşılması için yardımcı olduğunu hem de esere renk kattığını düşünüyorum. Özellikle Edison’un laboratuvardaki bir çalışma masasının üzerinde yatarken çekilen fotoğrafının beni oldukça etkilediğini söyleyebilirim. Öbür taraftan bir eğitimci olarak öğrencilerimize ve çocuklarımıza doğru, çalışkan ve başarılı insanların yaşamını okutarak bu topraklardaki özgüvensizlik ruhunu kovabileceğimizi umut ediyorum. Son olarak kitabın çok edebî bir kıvamda olmadığını ama teknik olarak ayrıntısına kadar anlatılarak daha iyi anlaşılabileceğini tahmin ediyorum.
(Erzurum Gazetesi, 15 Haziran 2010)



[1] Gene Adair, Elektrik Çağının Mucidi: Thomas Alva Edison, Tercüme: A. Sinem Çağlayan Tokur, 151 sayfa, 2007, Ankara, Tübitak Yayınları, Not: Kitabın başlığı “Elektrik Çağının İcadı: Edison” çevrilirken yanlış çevrilmiş olabilir.  “Elektrik Çağının Mucidi: Thomas Alva Edison” isminin daha anlamlı olacağını düşünüyorum.     

8 Haziran 2010 Salı

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN CAN YOLDAŞI: ALİ ÇAVUŞ

        Geçtiğimiz yıllarda yayımlanan [1] kitabın yazarı -gazeteci Zeynel Lüle’nin dedesi- Ali (Metin) Çavuş, 3 Temmuz 1919'dan 1925’e kadar Mustafa Kemal Paşa’nın emir başçavuşu olarak neredeyse geceli gündüzlü, birçok tarihi olayın tanığı olarak Paşa’nın yanında bulunur. Bahse konu olan dönem itibariyle merhumun hatıraları 1962’de Yeni Gün gazetesinde Selim Kemal Keydul’un imzasıyla “Erzurum’dan Ankara’ya Adım Adım Mustafa Kemal” başlığıyla tefrika edilir. 1967’de Ziya Oranlı’nın “Atatürk’ün Şimdiye Kadar Yayınlanmamış Anıları” isimli eser olarak, 2000’li yıllarda Murat Bardakçı yönetiminde çıkan Hürriyet Tarih ekinde “Ali Çavuş’un Anıları”  adında yazı dizisi olarak yayımlanır. Daha önceki yıllarda muhtelif boyut ve içerikte yayımlanan bu hatıralar gazeteci Zeynel Lüle tarafından tekrar gözden geçirilip bazı eklemeler yapılarak 2008 yılında yayın dünyasında yeni yerini alır.

ALİ (METİN) ÇAVUŞ KİMDİR?

        Ali (Metin) Çavuş, I. Cihan Harbi’nin başlamasıyla 1915 yılında gönüllü olarak askere yazılır. Çavuş’un okuryazar olması, -şahsiyetinin harcında olan- dürüstlüğünün hemen göze çarpması, vazife şuuruna sahip bir şahsiyet olması, babayiğit ve korkusuz bir asker olması gibi birçok faktör kendisini birçok subay ve Paşaya sevdirmesine, başta Enver Paşa, Kazım (Karabekir) Paşa ve Mustafa Kemal Paşa gibi şahsiyetlerin yanlarında emir çavuşu olarak görev yapmasına neden olur. Seferberlik yıllarının tamamını asker olarak geçirir. 1925 yılında sağlık durumundan dolayı memleketine döner. Ayrılırken Mustafa Kemal Paşa tarafından imzalı “…Erzurum’da 335 senesinden beri hizmetimde bulunmuş ve hiçbir suretle sadakat ve fedakârlıktan ayrılmamış akıllı ve namuslu bir efendidir. Hakkında icabı takdirin hüsnü muamele ve muavenet edilmek üzere işbu vesika kendisine verilmiştir.” yazılı tarihi vesikayı ölene kadar yanında taşır. Paşa’nın kendisine “Can Yoldaşım” hitabını bir gurur kaynağı olarak yaşamının diğer safhalarında belirtir. Daha sonraki dönemlerde merhum Çavuş kişisel gayretleri sonucu Ankara’daki Kurtuluş Savaşı’na tanıklık eden tarihi gar binasını Atatürk Müzesi haline getirir. Bu müzenin müdürü olarak uzun yıllar görev yapar. Paşa’ya olan hayranlığının bir kanıtı olarak da torunlarına Mustafa, Ali Rıza ve Zübeyde ismini verir.

        Ali (Metin) Çavuş’un daha önceki yıllarda Enver Paşa’nın emir çavuşu olarak görev yaptığını üst paragrafta belirtmiştim. Mustafa Kemal Paşa’yı ilk kez Enver Paşa’nın maiyetinde Ekim 1917’de İstanbul Harbiye Nezareti’nde bulunurken görür. Paşa, daha sonra Erzurum Kongresi’nde Ali (Metin) Çavuşu görür görmez tanıyarak “Sen Enver’in yanındaki Ali Çavuş değil misin?” diye sorar. Çavuş hayatında ilk kez burada yalan söylediğini, bunun sebebi olarak Kazım (Karabekir) Paşa’nın yanında vazifeli bulunduğu için Paşa’nın kendisine söylediği: “Mustafa Kemal’in hiçbir hareketini gözden kaçırma. Sual sorarsa sır verme.” emrine gölge düşürmemek için bu yalanı söylemek mecburiyetinde kaldığını belirtir. Mustafa Kemal’in Enver Paşa’yla hiç sevişmediği için Enver Paşa’nın yanında bulunan Çavuş’a ilk günlerde mesafeli yaklaştığını, şüpheyle baktığını, hatta kendisini izlettiğini daha sonra da Ali (Metin) Çavuş’un sağlam bir karakterde olduğuna kanaat getirdikten sonra Çavuş’a her şeyini güvendiğini, hatta Metin soyadını Mustafa Kemal Paşa’nın verdiğini eserden anlıyoruz. 
       
        Hatıralarda Paşa’nın Çavuş ile birlikte yaptığı kısa geziler ve bu gezilerde halk ile yapılan sohbet ve diyaloglar hemen göze çarpar. Günlerden bir gün Cumhuriyetimizin Mimarı yanına Ali Çavuş’u alarak Çankaya’dan Yenişehir’e doğru geziye çıkar. Devrin ilk apartmanını yaptıran, yaptığı yolsuzluklarla ismi ayyuka çıkan, ismini vermediği bir milletvekili ile karşılaşırlar. Israrla Paşa’yı durdurarak yapılmakta olan apartmanın inşaatına davet ederek çay ikram edeceğini belirtir. Paşa atından iner, çay içmeye koyulur. Bu sırada yaptığı apartmana ismini koyması için Paşa’dan istirhamda bulununca Mustafa Kemal’de “Vurguncu olsun” der. Bu cevabı duyan eski mebus afallar. Paşa, “İki gün vali, üç gün müfettiş, 5 gün mebus!” diyerek çay fincanını yarım bırakıp buradan ayrılır. (s.143)

        Yaklaşık 5 küsur sene Paşanın yanında görev yapan Ali Çavuş’un gözüyle Mustafa Kemal Paşanın birbirinden farklı, ilginç kişilik özelliklerinden bazılarından bu kitap vesilesiyle haberdar olduğumu itiraf edeyim. Duruma göre çok az yetecek kadar uykuyla günü geçiştirebildiğini hatta uykusuz bile günlerce yaşayabildiğini, özellikle yanında bulunduğu dönem itibariyle güne erken başladığını, bir yabancıyla görüşürken önünde mutlaka kâğıt kalem bulundurduğunu belirtir.

Mustafa Kemal’in Çavuş’a bir kez bile emir vermediğini, “Çocuk, bir kahve yaptırır mısınız?”, “Çocuk, su söyler misiniz?” gibi nezaketle yaklaştığını bunun sonucu olarak da Paşaya olan sevgi ve hayranlığının her geçen gün arttığını belirtir. Geçtiğimiz yıl Can Dündar’ın hazırladığı “Mustafa” filmiyle kamuoyunda tartışılan Mustafa Kemal Paşa’nın karanlıkta yatamadığı, gece yatarken dahi mum yaktırdığını hatta bir keresinde yedek mumlar bitip gaz da tükenince Çavuş’un kendisine: “Paşam mum bitti. Ankara’da da bulamadık. Bu gece karanlıkta yatmak mecburiyetinde kalacaksınız” sözüne itiraz ederek, “Çocuk, ben karanlıkta yatamam. Çaresine bak.”(s.102) sahnesindeki Paşa’nın ilginç huyunu Dündar’ın bu eserden alıntıladığını fark ediyoruz.

        Yazar, Milli Mücadele kahramanlarının yoksulluğunun fotoğrafıyla ilgili birçok anekdot anlatır. Görevi Paşayı korumak olan “Muhafız Kıtası”ndaki 25 kişinin ancak 10 kadarında silah olduğunu; Binbaşı Salih’in (Bozok) dahi silahsız olduğunu, kendi silahını Binbaşı Salih’e vererek silahsız kaldığını belirtir.(s.80) Kurtuluşa sevdalılardan 36’sı Ziraat Mektebi’nde kalır. Günlerden sonra erzak ve para biter. Gelmesi muhtelif yerlerden de para ulaşmayınca Mustafa Kemal Paşa, Ali Çavuş’tan, “Valizde annemin birkaç ziyneti var. Onları al Osmanlı Bankası’na rehin bırak, para al. Çocuklar aç kalmasın.” ricasında bulunur. Çavuş, paşanın dediğini yaparak 200 lira alır. Bir nebze olsun rahatlarlar. (s.83)
         
DEĞERLENDİRME

        Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi çalışması ile başlayan, heyetin Ankara’ya ulaşması ile sona eren bölümlerinin anlatıldığı hatıranın ilk kısımlarında çok heyecanlanıp, duygulandığımı ifade edebilirim. Özellikle yolculuk sırasında çekilen zahmetler, zaman zaman heyetin engellenme planlarına karşı uygulanan taktikler, muhtelif yerleşim yerlerinde halkın teveccühü gibi onlarca olayın anlatıldığı kitabın ilk 70 sayfasında kendimi Ankara’ya gelen inanmış 14 kişilik heyetin içindeymişim gibi hissettiğimi söyleyebilirim.

Bu eseri Kahraman'ın kendisine hizmet edenlerin gözüyle de anlatımının güzel bir örneği olarak görüyorum.  Birçok tarihi olayın tanığı olan Ali Çavuş’un hatıralarının gayet sade ve oldukça akıcı olduğunu belirterek Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele dönemini merak edenlere bu sıcak hatıraları okumalarını öneriyorum.
       
        (Erzurum Gazetesi, 8 Haziran 2010)                     


[1] Zeynel Lüle, Mustafa Kemal’in Can Yoldaşı: Ali Çavuş, 165 s., Kasım 2008, İstanbul, Doğan Kitap.

1 Haziran 2010 Salı

SAATİN TARİHİNE BİR YOLCULUK: 1300–1700

                                                                                                                 
         “Dünya Nüfusunun İktisat Tarihi”, “Yelken ve Top”, “Fatihler, Korsanlar ve Tüccarlar”, “Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet”, “Silahlar ve Avrupa Sömürgeciliği” gibi Türkçeye çevrilen eserleriyle tanıdığımız, dünyaca ünlü İtalyan iktisat tarihçisi Prof. Carlo M. Cipolla’nın önemli bir eseri hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Türkçeye çevrilen eserlerinin çoğunluğu gibi “Zaman Makinesi: Saat ve Toplum (1300–1700)” eseri de kendisi öldükten sonra Türk okurunun karşısına çıkabilmiştir.[1]

        Yazar, bahse konu olan zaman diliminde saatin hem “Doğu” hem de “Batı”daki seyri hakkında doyurucu bilgi vermektedir. Saat üreticilerinin asıl mesleklerinden, kullanım alanlarına, hangi tarihlerde hangi ülkelere saat ihraç edilmesinden, her zaman yenilenen, geliştirilen saatlerin fiziksel özelliklerine kadar ayrıntılı malumat içermektedir. Cipolla, bunun dışında daha çok olgular üzerine kafa yorar. Bu mealde birçok soruyu irdelemeye çalışır. Örneğin “Saat neden doğuda değil de Avrupa’da gelişti?”, “Çinde saate neden oyuncak gözüyle bakılmıştır?”, “Japonlar neden kendilerine özgü saat yapmıştır?” gibi sorulara cevap aramaya çalışır. Özellikle sanayi devrimine giden süreçte saat gibi onlarca teknik aletin gün yüzüne çıkması, bunların her geçen geliştirilmesi gibi birçok olgunun sanayi devrimine etkisinin göz ardı edildiğini vurgular. Zamanı daha verimli kullanmaya yönelik batı insanın rahatsızlığının daha iyi saatler yapmaya ittiğini belirtir satır aralarında.

Bugün envai çeşit özelliklere sahip saatleri istediğimiz gibi kullanıyoruz. Oysaki kitap boyunca anlatıldığı gibi saatin kullanım alanın oldukça dar bir zümreden halka ulaşması, saatlerin kullanılması ve tamirinde kalifiye eleman yetersizlikleri, saatin fiyatının orta halli bireylerce alabilecek duruma gelmesi yüzyıllar almıştır.

96 sayfalık kitabın yaklaşık üçte ikisini kitabın dipnot ve kaynakçası oluşturuyor. Dipnotların kitabın sonuna konulmasını oldum olası anlamış değilim. Bu eserde de dipnotlar kitabın sonuna konulmuş. Etkin bir okurun dipnotları es geçme gibi bir lüksü yoktur. Haliyle sık sık dipnotlara bakmak durumunda kalınca dipnotların kitabın sonunda olması kitaba tam anlamıyla yoğunlaşmayı zorlaştırıyor diyebilirim.

Bu kitapta dipnotlarda altını çizdiğim satır ve bölümlerin kitabın diğer bölümleri gibi yoğun olması dikkatimi çekti. Batı âleminin günümüzdeki ekonomik, siyasi, kültürel ve teknik gelişmişliğinin temellerinin birkaç asır önce atıldığına dair bir yanılgıya ülkemizde birçok insan sahiptir. Saatin gelişmesininin kronolojisini okurken Batı’nın zihniyet devrimine çok uzun bir dönemden itibaren beri fark ediyoruz. Son olarak beni etkileyen dipnotlardan kısa bir bölüm aktararak satırlarıma son veriyorum:

*Varlıklı kentliler meydan saatlerinin yapımı ya da var olanların en iyi şekilde korunması için vasiyetlerinde bağış yapıyorlardı.(dipnot no: 18, s. 67)

* 1356’da Bologna’daki Podesta sarayına yerleştirilecek saat için yirmi yaş ve üstündeki bütün kentlilerden on sekiz dinar vergi kesildi.(dipnot no: 39, s.68)

*Cep saatleri 15. yüzyılın sonlarına ya da 16. yüzyılın başlarına doğru ortaya çıktı.( dipnot no:49, s.69)

*Büyük olasılıkla doğduğu kentteki katedralin saatini de yapmış olan Basel’li Heinrich Hadler 1370’i izleyen yıllarda Strasbourg Katedrali’nin saatini ve Luzern’deki ilk meydan saatini yaptı. (dipnot no:74, s.71)

* 1544 Temmuzu’nda ‘Paris’te ikamet eden 7 saat ustası’ Paris’te saatçiler loncasını kurma iznini elde ettiler.(dipnot no:76, s.71)

*1590’a doğru bir İtalyan gezgin Paris’te yirmi iki saatçi dükkanı bulunduğuna işaret etmişti.(dipnot no76, s.72)

* Aberdeen’de (İskoçya) 1618’de meydan saatleriyle ‘ilgilenecek yetenekte insan kıtlığı vardı.’ 17. yüzyılın sonunda bile Besançon, Avignon, Broc ve Mayer’de uzman yokluğu nedeniyle, çilingirler, hatta noterler okul öğretmeleri bile meydan saatlerinin yöneticisi olarak atandı.(dipnot no:85, s.72)

*…Yukarıdaki metinde, 16. ve 17. yüzyıllarda Lyon ve Blois’da çalışan saatçilerin çoğunun babasının da saatçi olduğunu söyledim. Burada 16.,17. ve 18. yüzyıllarda karşımıza sık sık saatçi hanedanların çıktığını belirtmeliyim.(dipnot no:108, s.75)

*…İngiltere’de yapılan saatler iki nedenle Fransa’da yasaklandı, birincisi kralın cemaat yararına verdiği bir emir, ikincisi de bu saatler Cenevre saatleri kadar Fransızların zevkine uymadıkları için satılmıyordu. (dipnot no: 157, s.78)

*18. yüzyılın ilk yıllarında Christopher Polhem Stjarnsund’da (İsveç) bir saat fabrikası açtı(dipnot no:166, s.78)

* Fransız Devriminden önce Paris’te büyük olasılıkla dört yüzden fazla saat ustası çalışıyordu… O dönemde Londra ihracat için yılda ortalama yaklaşık seksen bin saat ve iç pazar için de yaklaşık elli bin saat imal ediyordu. (dipnot no:186,189, sayfa.40)

* Paris’te 1544, Blois’te 1597, Cenevre’de 1601, Toulouse’da 1608, Londra’da 1631, Lyon’da 1658-60, Aia’da 1688, Stokholm’de 1695, Kopenhag’da 1755 yılında saatçiler loncalarını kurdular.(dipnot no:83, sayfa, 25)
       
(Erzurum Gazetesi, 1 Haziran 2010)







[1] Carlo M. Cipolla, Zaman Makinesi: Saat ve Toplum 1300-1700, Çeviren: Tülin Altınova, 96 sayfa, 2002, İstanbul, Kitap Yayınevi