5 Şubat 2013 Salı



KAZIM TAŞKENT’İN “YAŞADIĞIM GÜNLER”İ  
                                                                                                                

       97 yıllık ömrüne –çoğu akranından farklı olarak- dolu dolu birkaç ömür sığdırabilen, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nı iliklerine kadar yaşayan, genç cumhuriyetin önemli bürokratlarından, sigortacılık ve özel bankacılığın Türkiye’de yerleşmesinde gözden kaçmayacak atılımlar yapan Kazım Taşkent “Yaşadığım Günler”[1] isimli kitabı yazarak bu dünyayı terk eylemişti. Bahse konu olan kitabı ve Kazım Taşkent’i hatırlamak düşüncesiyle bu yazı kaleme alınmıştır.  

TANIMAYANLAR İÇİN KAZIM TAŞKENT

     1894’te Preveze’de bir memur çocuğu olarak dünyaya gelen Taşkent, Üsküp’te idadi (lise) eğitimini tamamladıktan sonra, Mühendis Mektebi’nde okumak için İstanbul’a gelir. -Binlerce eğitimini tamamlayamayan devrin ortaöğretim ve yükseköğretim öğrencileri gibi- Kazım Taşkent de kendisini çağın en büyük felaketi olan I. Dünya Savaşı’nın ortasında bulur. Yedek subay olarak amcası Esat Paşa’nın görev alanı Çanakkale Cephesi’nde, daha sonra da İstanbul ve Batum’da görev yapar.

  Savaşın hemen sonrasında yarım kalan yükseköğrenimini tamamlamak üzere dönemin hükümeti tarafından bursla ödüllendirilir. Almanya’da Braunschweıg ve Hannover’de Technische Hochschule’yu bitirdikten sonra kimya mühendisi olarak Türkiye’ye döner.

       İktisat Bakanlığı’nda bürokrasi hayatı başlar. İstanbul Sanayi Bölge Müdürlüğü’nde çalışır. Zonguldak Kömür Madenleri Genel Müdür Yardımcılığı’nı üstlendikten sonra şeker sanayiinde çok önemli görevlerde bulunur.
  
      Cumhuriyet döneminde Alpullu, Eskişehir, Turhal Şeker Fabrikalarının kuruluşunda görev alır. Bu fabrikaların müdürlüğünü yaptıktan sonra Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş Genel Müdürü olarak da uzun süre hizmet eder.[2] Devrin devlet adamlarının takdirini kazanan Taşkent, şeker sanayiindeki hizmetlerinden sonra, Doğan Sigorta Şirketi ve Yapı Kredi Bankası’nın başında 70’li yılların ilk dönemine kadar çalışır.

       Kazım Taşkent’i 1950-1952 yılları arasında TBMM’de CHP Manisa Milletvekili olarak görürüz. Özel sektörde üst düzey bürokrat olarak uzun yıllar çalışır. Bankacılık ve kamudaki bürokratlığın dışında ülkemizin kültür ve sanatına muhtelif katkılar sağlar. 1938’de çığ altında kalan çocuğu Doğan’ın hatırasını yaşatmak için Doğan Kardeş çocuk dergisi ve yayınlarını kurar.

      Kazım Taşkent, 48 yıllık çalışma hayatından sonra emekliye ayrılır. 1991’de İstanbul’da vefat eder. Yazar, yoğun çalışma hayatına rağmen bazı önemli notlar almaktan, günlük tutmaktan geri kalmaz. 30’lu yılların sonundan 30 Ağustos 1978’e kadar bunları biriktirir. Sonra bu çalışmalar kitap halinde yayımlanır.

        Bahse konu olan çalışma yazarın tuttuğu günlük ve notlardan oluşmaktadır. Günlükler daha ziyade düşünce yoğunluklu olup; notlar da aforizma ağırlıklıdır. Günlüklerde genelde tarih belirtilmiştir.

    Kitaptan anlaşıldığı üzere Taşkent, “eğitim”, “insan”, “doğa”, “doğu”, “batı”, “medeniyet”, “din”, “Atatürk”, “uygarlık”, “aydın”, “halk”, “cumhuriyet”, “ahlak”, “hürriyet”, “şahsiyet”, “politika(cı)” gibi kavramlar üzerine çok ciddi kafa yormuştur. Bu emeğin ürünü olarak yerinde tespit ve değerlendirmeler dikkat çekmektedir. Kendisine ait vecizelerin sayısı ancak yüzlerle ifade edilebilir.  
       
   Bazı kavramlar hakkında söylenen aforizma ve vecizelerin birbiriyle örtüşmesi, benzemesi ve aynı olması dikkat çekmektedir. Hâlbuki vecizelerin sahipleri birbirinden çok farklı çağlarda yaşayan yazar ve düşünürler olabiliyor. Burada birbirlerinin vecize ve atasözlerini taklit etme ve intihal hali gibi bir durum akla gelebilir, şüphesiz böyle olanlar da vardır. Ama şu da bir vakıadır ki; birbirlerinden habersizce aynı olayı, aynı olguyu, aynı sancıyı, aynı şeyi düşünenlerin aynı sözü doğal olarak söylemesi de muhtemeldir. Örneğin, aynı coğrafyada yaşamayan iki milletin atasözlerinde dahi tıpa tıp benzeyen atasözleri olabiliyor. Burada sözün vermek istediği ana fikirden daha ziyade, söyleniş şekli önem kazanıyor. Daha doğru bir ifadeyle sözün sanatsal bir şekle bürünmesi, estetik bir tarzda sunulması söze orijinallik katabiliyor.

      “Yaşadığım Günler”de yer alan yazara ait aforizma ve vecizeleri okuyanlar daha değişik kitap ve kaynaklarda da benzer sözlerle karşılaşabilir. Batılılaşma hikâyemiz başladığından beri batı zihniyetinin içeriğinden daha ziyade batının vitrini, dış görünüşünü örnek almışız, yanlış olan batılılaşma yolculuğumuz bizi hedefe ulaştırmıyor şeklinde ifadeleri çok duymuşuz. Kazım Taşkent’in bu konudaki tespiti akılda kalacak bir ifade tarzındadır:
“Bana öyle geliyor ki, biz dünya medeniyetini kendimize eş olarak değil de metres olarak tutmak istiyoruz. Onunla ilişkilerimizden doğacak çocukları benimsemedikçe sorumluluk artmayacak ve bizim batı uygarlığına erişme hevesimiz böyle boşlukta kalacak.”

TAŞKENT’İN GÖZÜYLE “ATATÜRK VE ATATÜRKÇÜLÜK”[3]

      Osmanlı’nın son dönemine tekabül eden ardı sıra yaşanılan savaşların tanığı olup da imparatorluğun sönmekte olan küllerinin üzerinde yepyeni ülke ve devlet inşa edenleri görenlerin önemli bir kesimi gibi Taşkent de Atatürk’e hayrandır. Aynı zamanda erken cumhuriyet dönemiyle birlikte iş ve bürokrasi hayatına atılan Kazım Taşkent, Atatürk’ü değişmez bir patron, kendisini de onun emrinde bir işçi olarak görür. Kazım Taşkent, özellikle şeker fabrikaları genel müdürlüğü yıllarında yaptığı hizmetlerinin karşılığı olarak Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Celal Bayar’ın takdir ve tebriklerini kazanır.

      Yazar, Atatürk’ün fikirlerinin gerek yaşadığı dönemde gerekse kendisinden sonraki devirde iyi anlaşılamadığını, onun düşüncelerini anlamaya yönelik gerekli çabanın gösterilmediğini belirtir. Atatürkçülük ve çağdaşlık adı altında gördüğü yanlışlıkların, çarpıklıkların üzerine gider. Eski devrin yobazı ile yeni dönemin yobazını karşılaştırır: “Eski yobaz başına sarık sarar, lata giyer, Kur’an-ı ezberlerdi. Bugünün yobazı kafasına silindir şapka geçiriyor, frak giyiyor ve Batı’nın kitaplarını ezberlemeyi marifet sayıyor.” Atatürk’ün tasavvur ettiği kalkınma hamlesini özellikle okumuşların anlamadığı için bu kalkınma hamlesinin yarıda kaldığını söyler.

      Atatürk’ün siyasi mirasçılarına şu uyarıyı yapar. 12 Mart 1971 muhtırasının verildiği gün günlüğüne kaydettiği satırlar ilginçtir: “Memleketi sırat köprüsünden geçirme işi yine orduya düştü. Sivil aydına Atatürk’ün manevi mirasından hiç mi bir şey düşmedi ki, toplumu yönetim işi sık sık askerlere veriliyor? Askerin işi bu değil…”

     Yazarın en çok eleştirdiği, rahatsız olduğu kesim kuşkusuz siyasiler ve aydınlardır. Kendisi de bir dönem milletvekilliği yapmıştır. Türk siyasetinin kumaşının kendisine yakışmadığını düşünerek aktif siyasetten geri durur. Günübirlik politika ateşinden kendisini uzaklara atmayı başarır. Liyakatsiz insanların önemli bir kesiminin üst basamaklara çıkmak için en müsait araç olarak politikayı gördüğünü belirtir. Her iktidarın yakınında ve yanında bulunanların mal bulmuş mağribi gibi ganimet paylaşımı içerisine girdiklerini beyan eder. Taşkent, en sivri eleştiri oklarını Türk aydınına atar. İşte atılan oklardan bir örnek: “Doğulu aydının az işleyen yeri kafasıdır, çok işleyen yanı dili ve kalemidir; durmadan işleyen tarafı da, duyguları ve istekleridir.”

     Ülkemiz siyasetinde Türk solunun aktörlerinin ezici çoğunluğunun onlarca yıldır tuzu kuru, elit insanlardan oluştuğuna ve bu insanların halka doğru yönelmediğine, din ile arasında en iyimser bir ifadeyle soğukluk ve resmiyet olduğuna dair yaygın bir kanaat vardır. Taşkent, yazılanlardan anlaşıldığına göre sol düşünce yapısına sahiptir. Ancak değinilen sol bakış açısından çok farklı bir duruşu vardır. Böylesi yaklaşımı da sürekli eleştirir. Çok iyi eğitim almış, yurt dışı tecrübesi olan küçümsenemeyecek sayıda kalifiye insanımız olmasına rağmen bunların memleketini ve insanını tanımadıklarını söyler.(s.37)[4] Yazar diplomasız, güngörmüş insanlardan duyduğu arifçe sözleri kayıt altına alır. Amcası Esat Paşa’nın seyisinden 10 yaşında duyduğu “Tükürük ağızdan çıktıktan sonra pis olur” sözünü hiç unutmaz. Halkın aklından, bilgisinden daha ziyade tecrübe ve sezgisine önem verir.

   Menderes’in milyonlarca insan -özelikle de taşra ve köylüler- tarafından efsane hale getirilişini anlamlandırırken 57 seçimleri sonrasında bir köylüden dinlediği tespite hak verir: “Eskiden çarığım yırtıktı, çorabım yoktu, elbisem partaldı, hayvanımın kemikleri çıkmıştı, arabam kırıktı, pulluğum yoktu, şimdi o günlere bakarak çok iyi görünüyorum. Ama hiçbiri benim sayılmaz beyim, hepsi Ziraat Bankası’nın”.[5]

      Koca koca rütbeleriyle makamları dolduran insanların irtica ile mücadele namına yaptığı yanlışlıklar kolay kolay unutulmayacak mahiyette olup muhtemelen uzun süre hafızalardan silinmeyecektir. Yobaz ile samimi Müslümanın ayrımı noktasında aslında çok basirete gerek yoktur. Yazar bu konuya yaklaşırken samimi, ihlaslı insanları rencide etmez. Özgürlüğün tanımı ve sınırlarını çizdiği şu tespite kim katılmaz ki: ”Özgürlük, kendinden utanmanın, insandan utanmanın, topluluktan çekinmenin, Allahtan korkmanın ortamında uygarlıktır. Bunların olmadığı yerde, özgürlük, en korkunç insanlık hastalığı anlamı kazanabilir.” Kitabı okurken sık sık insanın aklına şu düşünce gelmiyor değil. “Keşke Türk soluna Taşkent’in düşünceleri mayasını verseydi. Kim bilir Türk siyaseti belki bu kadar kutuplaşmayabilirdi”

      Genelde Doğu ve Müslüman âlemini, özelde Osmanlı ve Türk insanını anlamaya yönelik Batılı seyyah, misyoner, politikacı, diplomat, gazeteci, aktivistin eserlerinde karşılaştığımız sağlıklı, nitelikli tespitlere Kazım Taşkent’in kitabında da karşılaşmaktayız. Bunlardan birkaçını numunelik olarak şöyle sıralayabiliriz:

·         Doğulunun bir konuda üstünlüğü kabul edilebilirse, o artık her konuda kendini üstün görmeye başlar.

·         Doğulu eleştirirken düşüncenin, yönetirken duyguların adamıdır.  Muhalif iken en parlak fikirlerin savunucusu, iktidara geçince de kişisel isteklerinin takipçisi kesilir.

·         Batıda fedakârlığın en güzel örneklerini sorumluluk taşıyanlar verirler. Doğu’da ise fedakârlık sade vatandaştan, yoksun halktan beklenir.

·         Okumamış Doğulu gözüyle görür, kafasıyla düşünür ve yüreği ile inanır. Doğulunun okumuşu ise, kafasıyla görür, gözüyle düşünür ve midesiyle inanır.

·         Benim memleketimde Doğuyu sevmezler, ama saygı gösterirler. Batıyı severler fakat gereken saygıyı göstermezler.

Kitapta özellikle Doğu-Batı insanı ve zihniyeti, bizim insanımızın zaafları ve kötü alışkanlıklarından önemli bir kısmının hâlâ geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Bazı tespitlerin de yazıldığı dönem itibariyle doğru olan, ama bugün şekil ve nitelik değiştirdiğini söyleyebiliriz. 70’li yılların başında bir tespitinde şunu söyler: “Bu ülkenin fakir çocukları ideolojik ve siyasi kavgalarında, zengin çocukları da trafik kavgasında hayatını kaybetmektedir.” Diğer taraftan yazarın tespit ve gözlemlerindeki yargılardaki genellemeler de dikkat çekmektedir. Örneğin; “Doğulu hisseder, Batılı düşünür; Batılı düşünür, Doğulu konuşur; Batılı konuşur, Doğulu ya susar ya bağırır.” gibi bazı genellemeler oldukça fazladır. Söz konusu genellemeler de yer yer oryantalist ruh kendisini gösterir. Bu yargıların keskin olması bu şablonun dışındaki insanlar hakkında acımasız hükümlere davetiye çıkarma anlamı taşıyabilir. Her ne kadar yazarın kitabı yazarken ki amacı “Bizden adam olmaz, biz toplum olarak ağzımızla kuş tutsak dahi bir yerlere gelemeyiz..” gibi yaklaşımlar olmasa da kitabı okuyanların aklına milletimizin toplumsal özgüvenini zedeleyecek fikirler gelebilir. [6]  

DEĞERLENDİRME

     Özellikle Doğu-Batı insanın benzer ve farklılıkları, bizim insanımızın zaafları, güçlü yanları, hakkında gözlem ve tespitleri hem ilginç hem de yerindedir. 20 yüzyılın başında gerek toplumsal olarak yaşadığımız sıkıntılar ve trajediler, gerek kendisinin yaşadığı bireysel sıkıntıların kendisini olgunlaştırdığı satır aralarından fark edilmektedir. Aynı zamanda kendisini yenileme, geliştirme, birbirinden farklı meslek grubundaki insanlar ile teşriki mesaide bulunması, öbür yandan yurt dışında öğrenim görmesi, yabancı birçok dostunun bulunması, Doğu-Batı insanı ve zihniyeti üzerine çok kafa yorması gibi etkenler üst üste binince çok sağlıklı tespit ve gözlemlerden oluşan kitap oluşmuştur.

    Yazarın günlüğünün 1 Nisan 1973 tarihli sayfasına yazdığı satırlar, hem kendisinin özgeçmişi ve hem de kitabın bir hülasası sayılabilecek niteliktedir. Beri yandan da anlatılan sadece kendi hikâyesi olmasa gerekir. Osmanlı Devleti’nin son çırpınışlarını, yıkılan imparatorluğun küllerinden bir devlet çıkartan nesillerin acı, yokluk ve başarıları şeklinde de okuyabiliriz:

     “Doğuşumdan Meşrutiyet’e kadar geçen on altı yıllık hayatımda, kıskanılacak, özlenecek ya da acınacak bir yanım olmadı. Ufak bir memur çocuğu idim. Sonra eğitimimi bitirdim. Meşrutiyet’in fırtınaları, Balkan Harbi faciaları içinde yükseköğrenimime başladım. Birinci Dünya Savaşı’nda ölüm kol geziyordu, canlı kaldım. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra memleketime ve bana dünya cennetinin kapıları açıldı. Atatürk’ün ölümüne kadar hepimiz yollardaydık, bir şeyler yapıyorduk. Sonra bir sis ve İkinci Dünya Savaşı’nın karanlıkları, korkulu geceler, açlık korkusu… İkinci Dünya Savaşı da bitti. Arkasından dertler, dertler ve şimdi Atatürk’ün ilk gösterdiği amaca varmak için yol arıyoruz.” (s. 25)

     Son olarak her ne kadar kitabın türü hatıra kategorisinde belirtilmiş olsa da hatıradan çok daha fazlasını ifade ettiği söylenebilir. İlgili kişilerin okuduğunda emsallerinden daha fazla istifade edeceği, çok ciddi bir eser olarak değerlendirilebilir.  

  Not 1: Kitaptaki aforizmalardan hoşuma giden, orijinallik belirtisi olanları arşivime kaydettim. Yaklaşık 35 sayfa tutarındaki bu vecizeleri okumak isteyenlerle paylaşmak isterim. Talep edenler e-posta adresime  ikizkuyu@yahoo.com bir mesajla ulaşırlarsa söz konusu kitabın beyni sayılan bölümleri gönderebilirim.
    Not 2: Bu yazı Türk Yurdu dergisinin şubat 2013 tarihli, 306. sayısında yayımlanmıştır.

 [*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
[1] Kazım Taşkent, “Yaşadığım Günler”, 302 sayfa, 3.Baskı, 2008, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları
[2] Şeker Fabrikaları eski Genel Müdürlerinden -gazeteci Nuriye Akman ile Yazar Ali Ural’ın babası- Kemal Ural’ın kitabı da bu kitap türünde olup tadı damağımda kalan güzel bir eser olarak zikredebilirim. (Kemal Ural, Küçük Şey Yoktur, Şule Yayınları)
[3] Kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün 1931 Ocak ayının son haftasındaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir il kongresindeki yaptığı konuşmadan bir bölüm bulunmaktadır. Parti kongrelerinde buz gibi hakikat ifade eden bu tarz konuşmalar ile ülkemizde pek karşılaşılmaz. Dolayısıyla Atatürk’ün konuşmasından bir sayfalık bölümü buraya alıntılamak istiyorum.   
“Noksanlarımız, mesela, yarım yüzyıllık bir ihmalin sonucu olsaydı belki bu kadar düşünmezdik; fakat biliyorsunuz ki bunlar yüzyılların biriktirdiği noksanlıklardır, bu noksanları neslimiz, hatta bizden sonraki gelecek kuşaklar uzun yıllar ve çok çalışarak ancak tamamlayabileceklerdir. Başka türlü düşünmek hayalcilik olur. Biz memleketi birkaç yılda cennete çevirmek hülyasına kapılmış değiliz. Yapacağımız şeyler hakkında kamuoyu aldatıcı vaatlerde bulunmamayı ilke olarak benimsemişizdir. Memleketi imar edeceğiz dediğimiz zaman, bilinmelidir ki, yapabileceğimiz her şeyi yapacağız. Ama memleketi imar yolunda çalışırken, vatandaşları en hafif yükümlülükler altında bırakacak da değiliz. Bunun tam karşıtı olarak, bütün vatandaşlar, gerektiğinde ağır yükümlülüklere ve her türlü fedakârlığa katlanmak zorunda kalacaklardır. Çünkü yapılması gereken şeyleri şu ya da bu kişiler değil, hep beraber yapacağız. Benim anlayışıma göre: Vatandaşların şunu isterim, bunu isterim demeleri; şunu, bunu yapmaya mecburum anlamına da gelir. Toplum, maddi ve manevi ve mali olanaklarını bu uğurda kullanmadıkça, amacımıza varamayız.
            Arkadaşlardan tekrar tekrar rica edeceğim. Kamuoyuna daima gerçeği söylemek görevimiz olsun. Sözlerimiz, herkesin hoşuna gidecek sözler değil, milleti yükseltecek gerçekler olmalıdır. Türk kamuoyunu, gerçekleri içine sindirecek ve onlara doğal olarak sahip çıkacak bir olgunluğa eriştirmeliyiz. Toplum, şuradan buradan gelecek günlük fikirlere, yalancı ve aldatıcı telkinlere kapılmamayı huy haline getirmelidir. Önce başarmamız gereken, bütün atılımların üstünde tutulması gereken çaba bu olmalıdır.
            Arkadaşlar, amacımız gün kazanmak değildir; bütün hayatımızı gerçek hedeflere yöneltecek, millete, günün birinde, eliyle tutabileceği maddi eserler verebilmektir. Şimdiye kadar, zaman, tarih, olaylar, izlediğimiz bu yolda bizi aldatmamıştır. Bu yol üzerinde, her gün daha çok aydınlanarak hedefe doğru yürüyeceğiz. Bizimle birlikte beraber yürümek istemeyenlere bir şey diyemeyeceğiz. Onlar da istedikleri gibi hareket ederler. Bize karşı çıkmaları bizi asla üzmez, belki uyarır, bizi daha dikkatli yapar. Yalnız, bizi geriye götürecek olanların seçecekleri yöne asla katlanamayız. Bunu kanunlara dayalı olarak yapıyorlarsa, o kanunları değiştiririz. Gerekirse ve başka çaremiz kalmazsa, bu yolda her şeyin üstüne çıkarak, amacımıza doğru ilerlemekte asla duraksamayız.” (s.262)
[4] Birkaç yıl yurtdışında -özellikle de ABD ve Avrupa ülkelerinde- bulunan kadim bir dostum, buradaki gözlemlerini anlatırken Türkler hakkında Kazım Taşkent ile aynı paralelde tespitte bulunmuştu. “Uzun zamandır dışarıda yaşayan sosyo-ekonomik, kültürel ve eğitim durumu düşük olan vatandaşlarımız Türk televizyon kanallarının dışındakileri izlemiyor. Bunun karşısındaki durumlara sahip olan aydınlarımız da bulunduğu ülkenin veya yabancı kanalların dışında bir Türk televizyon kanalı izlemiyor.”
[5] O dönemin muhalefet liderlerinden Osman Bölükbaşı da Demokrat Parti dönemine ilişkin eleştirisini bir cümlede özetleyerek şu şekilde belirtir: ‘Köye çeşme getirdiler amma adalet, müsavat ve hürriyet çeşmelerini kuruttular”  Fatih Artvinli, Seraba Harcanmış Bir Ömür: Osman Bölükbaşı, 111 sayfa, 1.baskı, 2007, İstanbul, Kitap Yayınevi, www.kitapyayinevi.com
 [6] Tolstoy Diriliş romanında genellemelerin bizleri yanlışlara götüreceğini unutulmayacak bir benzetme ile anlatır: “Çok yaygın bir yanlış inanış vardır.  Her insanın belirli bir özellikleri olduğu söylenir. Sözgelimi, biri için iyidir, kötü huyludur, aptaldır, çalışkandır, tembeldir, vb. denir. Oysa hiç de böyle değildir. Bir insanın çoğunlukla iyi, çoğunlukla akıllı, çoğunlukla çalışkan olduğunu, ya da bunun tersini söyleyebiliriz. Ama bir insan için iyidir ya da akıllıdır, bir başkası için de kötüdür ya da aptaldır dersek yanlış olur. Gelgelelim hep böyle ayırırız insanları. Çok yanlış bir davranıştır bu. İnsanlar nehirlere benzerler: Hepsinden aynı su akar, ama her nehir kâh daralır, hızlı akar, kâh genişler durgun akar, kâh tertemizdir, kâh bulanık, kâh soğuk, kâh ılık. İnsanlar da öyledirler. Her insanda kişioğlunun genel özelliklerinin özü vardır. Bazen bunlar, bazen ötekiler çıkar üste. İyi ya da kötü olur. Bazı insanlarda bu değişiklik pek belirgindir, kesindir. Nehlüdof.” (Lev Tolstoy, Diriliş, Çev: Ergin Altay, s.208, 5. Baskı, 2009, İstanbul, İletişim Yayınları)




11 Ocak 2013 Cuma


BİR TATAR AYDINININ KALEMİNDEN BALKAN FELÂKETİMİZİN SOSYAL RÖNTGENİ:“İSTANBUL MEKTUPLARI”


                                                    
    Balkan Savaşlarının üzerinden tamı tamamına 100 yıl geçti. Yüzüncü yıl dolayısıyla Türk tarihinin büyük bozgunlarından olan Balkan Savaşlarını daha iyi anlamaya, anlamlandırmaya yönelik ülkemizde birçok kurum, kuruluş çalışma yapıyor. Muhtelif toplantı ve konferans salonlarında etkinlikler düzenliyor. “Balkan Savaşları” bu yıl birçok derginin gündemine girdi. Konuyla ilgilenen başta akademisyen ve yazarlar olmak üzere, araştırmacılar çeşitli konferans ve sempozyumlarda bu savaşları enine-boyuna masaya yatırıyor. Hatırı sayılır sayıda araştırmacı-yazar, akademisyen bu dönemle ilgili çalışmalarını kitap olarak kamuoyuna sunuyor. Bizler de Töre Dergisi okurları için bu dönemle ilgili parlak bir beyin ve sağlam bir vicdanın mahsulü gözlem ve değerlendirmelerden oluşan bir kitabı bu bölümde tanıtacağız.[1]


  Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli çalışmasına geçmeden önce yazarın özgeçmişi hakkında şunları söyleyebiliriz. Modern Tatar edebiyatının kurucularından olan Fatih Kerimî, yaşamı boyunca öğretmen, yazar, gazeteci, siyasetçi olarak karşımıza çıkar. Yükseköğrenim için İstanbul’a gelen bir dönem İstanbul’da yaşayan, Kerimî, 1937’de askerî mahkeme tarafından, Türkiye casusu olmak, Stalin’i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi bir takım düzmece iddialarla tutuklanır. İdama mahkûm edilir ve karar aynı gün infaz edilir. Birçok kitabı olan Kerimî’nin “İstanbul Mektupları”, “Avrupa Seyahatnamesi”[2] ve “Kırım’a Seyahat” eserleri günümüz Türkçesine çevrilmiştir.

   Balkan Savaşları başlayınca Rusya’daki Tatarların çıkarmış olduğu –kendisinin de uzun yıllar başyazar olarak yazdığı- Vakit Gazetesi savaş muhabiri olarak Fatih Kerimî’yi İstanbul’a gönderir. Yazar, daha önce İstanbul’da okuduğu, İstanbul’u yakından tanıdığı, Türkçe ve Fransızcası çok iyi olduğu için bu göreve seçilmiştir. Memleketi Orenburg’dan çıktıktan birkaç gün sonra İstanbul’a ulaşır. Burada yaklaşık 4 ay kalır. Orenburg’dan ayrıldığı 1 Kasım 1912’den, İstanbul’dan görevi bitip memleketine döndüğü gün 9 Mart 1913’e kadar gazeteye 70 yazı (mektup)  gönderir. Bu yazıların 67’si Vakit,  “İstanbul Teessüratı I, II, III” başlıklı üç yazısı da yine Orenburg’da çıkan Şura gazetesinde yayınlanır. 1913’de Kerimî’nin yazmış olduğu yazılar, “İstanbul Mektupları” isimli kitap halinde Orenburg’da Vakit Matbaası’nda basılır. 


  Rusya’da 1913’te basılan eser Türk okuyucusunun karşısına 88 yıl sonra 2001’de çıkar. Kitap; 70 mektubun dışında, Çağrı Yayınevi’nin editörü Şaban Kurt’un ve eseri günümüz Türkçesine uyarlayan Fazıl Gökçek’in “Fatih Kerimî ve İstanbul Mektupları” isimli takdim yazısı, Fatih Kerimî’nin yazdığı Önsöz, Kerimî’nin Orenburg’a dönmesinden sonra Rıza Tevfik’in kendisine gönderdiği Türk dünyası hakkındaki duygu ve düşüncelerini ihtiva eden ilginç bir mektup ve yine Süleyman Nesib’in gönderdiği “Hakikâte Doğru” başlıklı bir şiir ve Kerimî’nin görüştüğü ve bahsettiği kişilere ait 53 adet fotoğraftan oluşmaktadır.

Balkan Savaşları’nda birbirinden ilginç olaylar yaşanmıştır. Büyük derslerin çıkarılmak zorunda olduğu bu dönem, çok geniş bir laboratuar olarak değerlendirilmelidir. Kerimî, Türk askerleri içinde çok fedakârane savaşanların bulunduğunu, subaylar arasında ne hamiyet-i diniye ve ne de hamiyet-i milliye ile muttasıf olmayarak yalnız kendilerini kurtarmaya çalışanlar olduğu gibi sadece kendi rahatını düşünüp, “Zaten bu memleket düze çıkacak değil bunun için kan dökmeye ne gerek var?” diyenlerin mevcut olduğunu güvenilir kaynaklardan öğrenerek bizlere aktarır.

   Yazar, Türk ordusunun başta Edirne Kumandanı Şükrü Paşa’nın, Yanya kumandanı Vehip Paşa’nın ve İşkodra kumandanı Hasan Rıza Paşa’nın maiyetindeki asker, subayla göstermiş oldukları mukavemeti, Osmanlı askerinin namusunu kurtarmaya yetecek şanlı vak’alar olarak görür. Kırkkilise (Kırklareli) Muharebesi’nde subayların yüzde kırk beşinin şehit olduğunu söyler.(s.68) Bu şehirlerden Edirne dışındakileri düşmanların zapt etmekten aciz kalmasına rağmen altı sefir tarafından imzalanan bir tabaka kâğıtla teslim edilmeye mecbur kalınmasının ne kadar feci bir manzara olduğunu belirtir.

   Müellif, elinde elli bin askeri, yeterli erzakı, mükemmel silahları bulunduğu halde hiç direnmeden Selanik’i teslim eden Tahsin Paşa’ya halkın nasıl nefretle baktığını anlatır. Selanik’in kaybedilmesini gözleriyle gören bir Hilal-i Ahmer doktorunun Kerimî’ye ağlayarak Türk askerinin şan ve şerefini korumak için azıcık bile mukavemet gösterilmediğini, hemen teslim edildiğini, Selanik’i bu kadar çabuk ele geçirmeyi Yunanlıların bile akıllarına getirmediğini, Türk askerinin erzak ve mühimmatının yeterli olduğunu, hatta sadece ekmek değil et ve pilavın dahi bulunduğunu anlatır. (s. 68/9)
       
   Yazar, şehir hayatının iktisadi boyutunda Türklerin istenilen düzeyde yer almadığını; bunun sonucunda da doğal olarak Türklerin söz hakkının olmadığını belirtir. Bankalar, oteller, tiyatrolar, demiryolu işletmeleri, lokantalar ve hatta bakkalların bile ezici çoğunluğunun gayrimüslimlerden oluştuğunu belirtir. Müslümanların birbirlerini desteklemediğinden, azınlıkların ise buna karşın birbirlerini kolladığından bahseder. Avrupa devletlerinin ekonomisi bozulmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti’ne borç para vermekten çekinmesi, savaşın pahalıya mal olması, kaybedilen şehirlerden gelen memurların ve muhacirlerin istihdam sıkıntısı, memur ve subayların maaş alamama durumu gibi birçok faktörün bir araya gelmesinin sonucu olarak hükümetin savaşı göze alamaması gibi bir durum oluştuğunu anlatır.

     Kitabın cezbedici yanlarından birisi de birbirinden farklı cenahlarda olan ve hatta aralarında siyasi husumet bulunan devrin gazeteci, yazar, ulema, paşa, bürokrat, nazır, sadrazam, müderris, mebus, diplomat ve doktor gibi aydın ve mütefekkirlerle yapmış olduğu mülakat ve görüşmelerdir.

   Bilindiği üzere Balkan Savaşları öncesi Osmanlı Devleti, Trablusgarp Savaşı sonucunda Kuzey Afrika topraklarından çekilir. Bu toprakların elimizden çıkmasına karşılık halkta hiçbir üzüntünün olmaması, herhangi bir tepkiyle karşılaşmamış olması yazarı çok şaşırtır.(s.37)
                       
    Yazar, Türk halkının Avrupa’daki manasıyla basın-yayınının olmadığını, Ermeni, Rum, Yahudi hatta Arap gazeteleri bile kendi ideallerine, kendi menfaatlerine hizmet ederken Türk gazetelerinin herhangi bir idealinin olmadığını, gazetelerinin daha fazla satması ve kapanmaması için ne lazım gelirse onları yazmaya çalıştıklarını bahseder. Türk gazetelerinde Anadolu vilayetlerinin ahvali hakkında haber bulmanın çok zor olduğunu gazetelerinde Türk siyaseti, Türk ideali, Türk fikri, Türk ahvali hakkında çok az haberin olduğunu yahut hiç yer almadığını özellikle belirtir. Buna karşın Avrupa siyasetinden, en ehemmiyetsiz haberlerin çarşaf çarşaf yer bulabileceğini, Bursa’nın köylerinde kışın soğuklarında halkın yakmak için evlerine odun getiremediğini, ormana gidip, ağaçları yakarak ısındıklarını, kışın kar yağınca Erzurum ve Van vilayetlerinin şehirleri arasında otuz gün posta işlemediğini gazetelerden öğrenmenin mümkün olamayacağını söyler. Bu haberi başka bir şekilde duyulabileceğini ama gazeteler kanalıyla duyulamayacağını söyler.  Hükümette kim bulunuyorsa Türk gazetelerinde onların fikirlerinin tervic edildiğini belirtir.
       
  Balkan Savaşlarında Osmanlı Devleti’nin mağlup olmasının en önemli sebeplerinden birinin orduya siyasetin karışması ve komuta kademelerinde siyasi fırkacılığın had safhada olması konusunda tarihçi ve tarih araştırmacılarının çoğunluğu hem fikirdir. Yazar bu konuda özellikle cephe gerisinde, İstanbul’da toplumun kamplaşmalarını, bölünmesini, her iktidar değişikliğinde sil baştan kadroların yenilendiğini şu cümlelerle ifade eder: “Bugün İstanbul’da kaldırım taşı sayısınca sabık nazır, sabık vali, sabık mutasarrıf var. İşsiz güçsüz dolaşıyorlar.”(s.200)

Fatih Kerimî, kitabın birkaç yerinde sosyo-ekonomik durumu iyi olan insanlarda ümitsizlik ve yeisin daha fazla, alt ve orta sınıf halkta savaşmaktan yana ve galip geleceklerine dair inancın daha fazla olduğunu belirtir.(s.176) Zengin sınıfın pek fedakârlık yapmadığını fakir, garibanların ise gösterdiği unutulmaz gayretleri şöyle anlatır.”İstanbul’un zenginleri, paşaları yardım verme konusunda hiç de acele etmiyorlar. Daha çok fakir fukara son kuruşlarını verip memleketteki fakirlerin sayısını arttırıyorlar.”(s.209)Askerlerin içinde dahi birçok kişinin “Bir an önce barış gerçekleşsin de memleketime döneyim.” dediğini; esnafın bir kısmının, savaş yüzünden ticaretinin durduğunu, işlerinin bozulduğunu, Bulgarlarla savaşmanın Türkiye için bir fayda getirmeyeceğini, Türkiye yense dahi Avrupalıların Hristiyanları kollayacağını söylediklerini belirtir. Özellikle binlerce Darülfünun (üniversite) gençliğinden yüz küsur gencin cepheye gittiğini, bunun dışındakilerin kendi memuriyetlerini düşündüğünü belirtir.

Bu çerçevede yaşlı anamın yıllar önce anlattığı bir hikâye aklıma geldi. Köyde evin birine bir falcı uğrar. Tabii ailenin durumu gayet iyi olup, işlerini tutmaya yarayan azapları[3] bile vardır. Falcı kehanetlerini anlatmaya başlar. En çarpıcısını çekinmeden söyler: “Bu evden iki cenaze çıkacaktır.” Bu sözün üzerine herkes azaba bakınca azap dayanamayıp cevabı yapıştırır “Yahu biri ben olmaya benim de peki ya diğeri…” Aslında dün olduğu gibi bugünde ülkenin can, namus ve güvenlik sigortasını acı, gözyaşı, ter ve kan ile bağlayanların kahir ekseriyeti neden azap, sessiz, rütbesiz, statüsüz Türklerden oluşur? ’sorusu geçerliliğini hâlâ korumaktadır. Bugün bu soruyu tuzu kuru, sol hümanist yazarlar[4] bile sormaya, sorgulamaya başladıysa ülkenin yaşaması için gerekli kanı sebil edenlerin, ülkesini, dününü, dinini, değerini karşılıksız sevenlerin tamamının sorması gerektiği söylenebilir.

  Kerimî’nin gönderdiği mektuplarda “dost acı söyler mukabilindeki tespit ve gözlemlere” memleketindeki Osmanlı’ya sempatiyle bakan insanlar ilk başta inanmazlar. Hayal kırıklığına uğrayanlar az değildir. Yazara tepki gösteren önemli bir okur kitlesi vardır. Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. 9 Mart 1913’te memleketine gönderdiği “Ba’sü ba’delmevt” isimli son yazısı adeta kitabın özeti ve değerlendirmesi diyeceğimiz tahlillerle son bulur. Savaş sonrası olacaklar hakkında bazı öngörülerde bulunur. Bahse konu olan öngörülerin önemli bir kesiminin gerçekleştiğini daha sonra gelişen olaylar bize göstermektedir. Yazarın basiretinin güçlülüğü kitabın ciddi bir eser olmasına kuşkusuz katkı sağlamaktadır.

  Yazar, İstanbul’da kaldığı 4 ay gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde hem savaşın fotoğrafını, hem de Türk toplumunun cephe gerisindeki psikolojisini, yaşadığı bozgunu çok iyi yansıtmaya çalışır. Bu fotoğrafın net çıkması için; cepheye gidip askerlerin arasına girer. Onların ruh halini yansıtır. Cephe gerisindeki vatandaşın arasına katılarak halkın nabzını ölçer. Savaşın yükünü kaldırmaya çalışan günümüzdeki anlamıyla “sivil toplum örgütleri”nin yaptığı gayretleri yakından müşahede etme fırsatını bulur. Hastanelere giderek yaralılardan bilgi almaya çalışır. Birbirinden farklı cenahlarda bulunan politikacı, mebus, gazeteci, paşa, ulema, bürokrat ve aydınlarla mülakat yapar. Bunlara savaşın muhtemel sonuçları ve savaş sonrası Türkiye’nin durumu hakkında çeşitli sorular yöneltir. Türk Devleti ve toplumunun temel sıkıntılarının nasıl aşılacağı ile ilgili  –kendisini çok rahatsız eden- soru(n)lara cevaplar almak için çırpınır. Yabancı uyruklu,  Türk (Tatar) gazeteci kimliğini de kullanarak savaşın seyri hakkında sağlıklı bilgilere ulaşır.

“İstanbul Mektupları”, bir savaş muhabirinin kallavi gözlem, tespit ve değerlendirmesinin dışında Türklerin günlük içtimai hayatından onlarca örnekler sunar. Özellikle de İmparatorluğun en güzel topraklarının elimizden nasıl çıktığını bizlere çok güzel anlatır. Düşman işgalinin, devletin başkentine ulaşmasına sadece 45 km kaldığı, Yunan askerlerinin top seslerinin İzmir’den 7 mil öteden duyulduğu bir dönemde, milletimizin gerek cephede gerekse de cephe gerisindeki acizlik, kahramanlık, ahlaksızlık, gaflet, tembellik ve hainlik hallerini yansıtan onlarca ibretlik olayı bizlerin gözü önüne serer.

    Bu yazarı ve eserini farklı kılan en önemli özellik ise Fatih Kerimî’nin inanmış, eğitim sevdalısı, kadınların eğitimsizliğinden adeta sürekli sancı duyan, modernleşmeci ve katıksız Türk Milliyetçisi ve batılı Oryantalistler standardında da kültürlü, işinin ehli birisi olmasıdır. Bizim göremediğimiz hata, yanlış ve zaaflarımız üzerine-soğukkanlı biçimde, korkmadan, giderek- çok net bir şekilde önümüze koymasıdır..

Kerimî; Osmanlı, Türk ve İslâm âleminin düşmüş olduğu duruma karşı, içinde çok büyük fırtınalar kopan, yüreği yangın yerine dönmüş bir aydındır. Karşılaştığı kişilerden birine -yüreğindeki yangının dumanı sayabileceğimiz - şu soruyu sorar: “Peki efendim, bir yıl içinde iki kıtadan çıkarıldınız, Afrika’dan çıkarmışlardı şimdi Avrupa’dan da çıkarıyorlar. Niçin endişelenmiyorsunuz? Böyle fevkalade zamanlarda niçin fevkalade fedakârlıklar göstermiyorsunuz? Kesilecekleri zaman koyunlar bile biraz olsun çırpınırlar. Rumeli’deki Müslüman ailelerin, kadınların ve çocukların kanlı gözyaşları sizin yüreğinize hiç mi tesir etmiyor?”(s.170)

    Fatih Kerimî, toplumsal olarak yaşanılan felâket ve bozgunları o devrin en az kahramanları ve fisebillahı kendisine şiar eyleyenler kadar içselleştirerek yaşamaktadır. Yazdığı yazılarda kullandığı mürekkebin hammaddesi gözyaşı ve alınteridir.

   Yazar adeta beyni, kalbi ve kalemiyle Türk toplumu ve devletinin zaaf, hata ve yanlışının röntgen filmini, canlı fotoğrafını çekerek bizlere sunmaya çalışmıştır. Bahse konu olan dönemdeki Türk toplum ve devletinin kangrenleşmiş ve kronikleşmiş, sorun, sıkıntı ve şiddetli hastalıklarının geçen bir asra rağmen çok büyük bir kesiminin devam ettiği söylenilebilir. Bu hastalıkların en azından bir kısmının tedavi edilebilmesinin zaruri olduğuna inananların, Türk milletinin düştüğü yerden kalkacağına iman eden fakat düştüğü yeri görmenin şart ve elzem olduğunun idrakinde olan aydınların bu kitabı okuması salık verilebilir.

“İstanbul Mektupları” kitabını daha önce okuyup bizlerin okuması için öneren bir dostumuzun kitap hakkında sarf ettiği şu cümlelere hak vermemek elde değildir. 500 senede kazandığımız, vatanımızın en değerli parçasını 3 haftada utanç verici bir mağlubiyetle kaybettiğimiz dönemin sosyal psikolojisini aydın bir dost kaleminden yansıtan, henüz daha yasını dahi tutmadığımız korkunç bozgunun hâlâ yapamadığımız ancak yapmak zorunda olduğumuz muhasebesine katkı sağlayacağına inandığım bir eser”

Son olarak merhum Kerimî’yi rahmetle anarken, bu çok değerli eseri ve yazarı muhterem münevveri Türkiye’de gün yüzüne çıkaran Prof. Fazıl Gökçek ve Çağrı Yayınevi’nin yöneticilerine teşekkür ederek bu çizgideki eserlerin devamını diliyorum.
       
     Not: Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli kitabını ilk okuduğumda çok duygulanmış ve etkilenmiştim. Söz konusu kitap hakkında 25 sayfalık bir özet çıkarmıştım. Bu uzun yazı bazı yerel gazetelerde o dönem yayınlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde kitapyurdu.com isimli sitede bazı yayınevlerinin yayımladıkları kitapları incelerken Kelepir Kitaplar başlıklı bölümde “İstanbul Mektupları”nın olması, şaşırmaktan çok içimi acıttı. Bu kadar değerli bir eseri daha fazla kişiye anlatmak ve tanıtmak düşüncesiyle yazmış olduğum yazıyı tekrar gözden geçirip bir dergide yer bulabilecek sayfaya indirgedim. Töre Dergisi’nde yayımlatmayı uygun buldum. İlkyazmış olduğum yazıyı merak edenler http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com/2009/05/bir-tatar-aydininin-kaleminden-balkan.html linkinden yazıya ulaşabilir.

Not: Bu yazı Töre Dergisi’nin Ekim-Kasım 2012 tarihli, 9-10. Sayısında yayınlanmıştır.


[*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
[1]Fatih Kerimî, İstanbul Mektupları, Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, 367s. , 2001, İstanbul, Çağrı Yayınları, www.cagriyayinlari.com
[2]Türkçeye çevrilmiş diğer iki kitap hakkında da birer yazı kaleme almıştım. Yazılara internet üzerinden şu linklerden ulaşılabilir.
[3]Yıllık ücretli işçi
[4]Can Dündar, 14 Eylül 2006 tarihindeki Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde  “Katilimiz Fakirlik mi?”  isimli makalesinde “Neden (mesela) Teşvikiye Camii'nden, (yine mesela) Yozgat'ın tüm camileri kadar şehit cenazesi kalkmıyor?” diye soruyordu.

5 Ağustos 2012 Pazar



TARIK BUĞRA’DAN NOTLAR

                                                                    

        Merhum Tarık Buğra’nın muhtelif zamanlarda tuttuğu günlük ve notları Hatice Buğra Bilen hazırlayarak “Tarık Buğra’dan Notlar” ismiyle 1996 yılında yayınlanmıştı. [1] Kitaptan anlaşıldığı kadarıyla Buğra, eline ne geçmişse; sigara kâğıtlarına, cep defterine, peçetelere varıncaya kadar notları yazmayı ihmal etmemiş. Notlarda çok güzel vecize kıvamında aforizmalar mevcut. Bunların bir kısmını tadımlık da olsa paylaşmak istedim:


“Enayiler Cenneti: Boşu boşuna, dikkatsizlik, ihmaller düzen bozukluğu kazaları ile pisi pisine ölenlerin a’rafı”


“Tokatı atan yiyenden daha daha ağır yük yüklenir. ‘namussuz’ dediği için mi tokat atmıştın. Artık daima namuslu olmalısın ki, adi bir mütecaviz sayılmayasın. ‘Kötü’ diye mi devirdin, ondan çok daha iyi ve dürüst olmalısın ki, gâsıp sayılmayasın.”


“Neden? Bütün hareketlerin altında bu sual yatar. Neden’ini yaşatamayan, bırakan hareket piç olur.”


“Demokrasi sadece eşitlik ve hürriyetin garanti altına alınması değil, aynı zamanda merak etme hakkıdır.”


“Safra atmak: Yükselmek isteyenler bir şeyler feda etmeyi, feda da değil, bir şeylerden vazgeçmeyi bilmeli, korkak olmamalıdır.”
       

“En büyük keşif çöp sepetidir.”


“Belli bir yaşa kadar veya ondan sonra bir şey olamamış, elde edememiş insandan -hele hırsı varsa- kork: Her yıkıcılığa her zillete sürüklenebilir.”


“Kültür bilgi değildir, bilgiden doğru teşhise varacak, sağlam yorum ve muhakeme yapacak şekilde faydalanmaktır. Kompozisyonlara varabilmektir.”


“Her kavga kendi narasını ve türküsünü kendi getirmelidir. Nazım bunun için büyük, bu profesörler, bu politikacılar, bu yazarlar bunun için küçük.”

“Kitabın mutluluğu okuyucusunu bulunca başlar. Yazarınki ise çok daha ötelerdedir. Seçtiğini arar o. Tıpkı uzayda, sınırsız boşlukta.”


“Yorumlar olaylardan daha önemlidir.Cin çarpmışlara, küpe girmeden sirke olmuşlara ithaf.”


“Cehalet okumamaktır. Tek yanlı okumakla da koyulaşır.”


“Vicdan denen şey, başkalarını hesaba katma mecburiyetidir.”


[1] Tarık Buğra, “Tarık Buğra’dan Notlar”, Hazırlayan: Hatice Buğra Bilen, 206 sayfa, 1996, İstanbul, Ötüken Neşriyat


2 Temmuz 2012 Pazartesi


BİR ULTRA MARATONCUNUN HAYAT HİKÂYESİ


Ülkemizde kitap okurlarının önemli bir kesiminin Türkiye’deki kişisel gelişim kitaplarına karşı önyargılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Söz konusu önyargıları besleyen şartlara baktığımızda neden böylesi bir yargı oluştuğu hemen anlaşılmaktadır. Kişisel gelişim kitaplarının okur tarafından ciddiye alınma(ma) noktasındaki eksiklerini kabaca birkaç noktada ele alabiliriz. Kitapların önemli bir kesiminin nasihat içerikli vaaz veren bir tarzla yazılmış olması, ayakları yere basmayan ve gerçek hayata dokunmayan üslupta olması, başarı için geçerli olan genel-geçer kuralların bu kitapların çoğunda tekrar edilmesi doğal olarak okura bıkkınlık vermektedir.[1] Diğer bir önemli sebep de, kişisel gelişim türünün Türkiye’de geç tanınması dolayısıyla çeviri eserlerin çokluğu, Türk usulü başarıya bazen hitap etme noktasında yetersiz kalmaktadır.[2]  Türkiye’deki kişisel gelişim eserlerinin otobiyografi, biyografi, hatıra, başarı öyküsü türlerinden yeterince beslenememesi de dikkat çekmektedir.

Son yıllarda kişisel gelişim üzerine bazı kalem oynatanlar haklı ve anlaşılır önyargıyı yıkmaya dönük ciddi eserler ortaya koymaktadır. Literatüre geçtiğimiz yıllarda güzel bir eser daha eklendi. Türkiye’nin ilk Ultra Maratoncusu Bakiye Duran, “Cesaret Yalnızdır” kitabında hayat hikâyesi çizgisinde başarısını anlatmaktadır.[3] Bakiye Duran, Duran’ın başarıları ve başarı yolundaki mücadelesi bu yazı çerçevesinde anlatılacaktır.

KOŞUCU OLACAK ÇOCUK KENDİNİ BELLİ EDER

Duran ailesinin dedeleri aslen Kazan Tatarlarındandır. Bakiye Duran’ın babası, okul yüzü görmeyip okuma yazması olan, kitabın dünyayı değiştireceğine inanan ariflerdendir. Bakiye Duran, çalışkan bir anne ve babanın çocuğu olarak 1959’da Samsun ili Havza ilçesinin okul olmayan Hilmiye köyünde doğar. Ailesi kendisine diğer kardeşleri gibi okula gitmeden okuma-yazmayı öğretir. İlkokulu akranları gibi 6 km. ötede, yol olmayan, arada ırmak ve dere yatağı olan köyde tamamlar. Yazar okula gidiş-gelişlerde yaşadığı sıkıntıları şöyle anlatır: “1960’lı yıllarda Hilmiye ve Eymir arasında yol yoktu, halen de yok. İki köy arasında olabilecek her türlü engel sıralanmıştı. Bir ırmak ve de dere yatağı vardı, ırmak sularından geçmek işkenceydi. Ben çok küçüktüm, ırmak suları beni sürüklüyordu, batıyor, geçemiyordum. Bahar aylarında Rasim Ağabeyim beni sırtına alıp karşı kıyıya geçiriyordu. Üstelik bir kez de değil. Her gün, ırmağın beş farklı yerinden suya batarak okula gidip dönmeye çalışıyorduk. Kış aylarında yağmur, sel, kar olduğunda ırmak kenarındaki tepeleri aşarak Eymir’e ulaşıyorduk.” (s.40)[4]

Duran’ın ileride büyük atlet olacağına yönelik ipuçları çocukluk yıllarından itibaren zaman zaman kendisini gösterir. İlkokul öğretmenlerinin yaptırdığı bütün yarışmalarda birinci gelir. Ortaöğretim ve diğer öğretim hayatında sosyal faaliyetlerde hep vardır, hatta öndedir. Okulun Halk oyunları ekibinde oynar. Masa tenisi, Voleybol, basketbol ve atletizm gibi çeşitli sportif faaliyetlerle okul dışında ve herhangi bir müsabakaya katılmamak koşuluyla ilgilenir.

Yazarın öğrencilik yılları, o dönemin şehirde evi olmayan köylü öğrenciler gibi oldukça sıkıntılı geçer. Haliyle yatılı okullar, çevreden merkeze yol almaya çalışan insanlar için tam bir sığınaktır. Bu sığınakla hem bir nefes alıp hem de kendisini hayata hazırlar. Kahramanmaraş Öğretmen Okulu’nu kazanır. Öğretmen okulları kapatılıp Öğretmen Lisesi’ne çevrildiği için, Öğretmen Lisesi mezunu olarak eğitim hayatına devam eder. Daha sonra Samsun Eğitim Enstitüsü’nü tamamladıktan sonra Fen Bilgisi öğretmeni olarak göreve başlar.

DURAN’IN YILDIZININ PARLADIĞI AN

Duran’ın yıldızının parlaması Aziz İstanbul’a tayininin çıkmasıyla başlar. Şehrin koşuşturması içinde, İstanbul’da hayatını idame ettiren memurların önemli bir kesiminin çektiği gibi ekonomik sıkıntılar ile kendi yağında kavrulup mesleğini icra eder. Enerjisini açığa çıkaracağı, kendisini gerçekleştireceği alanı Ekim 1989 yılında biraz tesadüfü gibi gözüken bir olayla bulur. Belediye otobüsüyle eve giderken Burhan Felek Spor Kompleksi’nin önünde asılı duran “Avrasya Maratonu Koşuluyor” afişini görünce, “sanki gizli bir gücün kendisini otobüsten indirdiğini” söyler. Avrasya Maratonu’na kaydını yaptırır. Okul takımından ödünç aldığı şortla ilk kez katıldığı müsabakada, 42 km 195 metrelik mesafeyi genel sıralamada 10’uncu, Türk kadınlarında birinci olarak bitirir. Beklemediği birincilik kendisine 300 TL para ödülü kazandıracaktır.

Bundan sonraki yıllarda artık Bakiye Duran’ı tutana aşk olsun. Avrasya Maratonu’nun artık müdavimi ve Yaşar Doğu’sudur.[5] Her müsabakada madalya kazanır, hedef büyüterek yoluna devam eder. Bazı belediye ve Valiliklerin düzenlediği koşulara katılır. İpsala sınır kapısı ve Ankara arası mesafeyi kapsayan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Barış Koşusu’nda Selanik’ten getirilen toprak ve Türk bayrağını taşır. Master sporcularla üç kez İstanbul’dan Ankara’ya koşar. Kendisini zengin edecek kadar olmasa da hatırı sayılır para ödülü kazanır. Tabii bu arada gerek ulusal basın gerek Türkiye Atletizm Federasyonu hâlâ Bakiye Duran’ı görmeyecektir.


ULUSLARARASI YARIŞMALARDA BAKİYE DURAN

 Avrupa, Balkan şampiyonalarına katılır. Rekor dereceler yapar. Emekli olduktan sonra kendisine dar gelen bu gömleği değiştirme teklifini Yunanistan’da tanıştığı sporcu arkadaşı Heraklis’ten alacaktır. Meslektaşı, dünyada Ultra Maraton yarışları olduğunu, kendisinin bu yarışlara katıldığı takdirde çok daha başarılı olacağını belirtir.

2000’li yıllara kadar Duran’ın duymadığı, Atletizm Federasyonu yetkililerinin bile bilmediği, dünyanın birbirinden farklı yerlerinde yapılan koşulara Bakiye Duran kendi imkânlarıyla katılır. Hakikaten tek başına hazırlanır, kendisine yardım edecek hiçbir kurum, kuruluş yoktur. Sponsoru kendisidir. Yarışa antrenmanlarla hazırlanır. Fenerbahçe-Pendik arası yaklaşık 25 km’yi bakkala gider gibi koşar. Misal olarak 10 gün boyunca her gün 40 km koşar. İlk kez katıldığı Hollanda’daki 100 Km’lik Uluslararası Ultra Maraton müsabakasında yarışı 9 saat 23 dakikada bitirerek 3. olur. 

Dünya’nın değişik ülkelerinde yapılan Ultra Maraton Yarışlarına katılmaya devam eder. Ama her yarışın kendisine göre özel bir durumu vardır. İsviçre Biel-Bienne Ultra Maraton Yarışları geceleyin yapılır. Bakiye Duran’ın yabancı dil bilmemesi, tek başına yarışması, rehberlik yapacak kimsenin olmaması vs. gibi sebepler yüzünden şampiyon olamadığını görürüz. İsviçre’de yaşayan gurbetçiler kendisine sahip çıkar. Daha sonraki yarışlarda sponsor bulmuştur artık. Bu kapı başka ülkelerdeki kapıları da açar.

Elde ettiği başarılar görmezden gelinen, doğal ve haklı beklenti içerisinde olan ülkemiz entelektüellerin bazılarının zaman zaman hayal kırıklığına düştüğünü biliyoruz. Bunların yaşadığına benzer sıkıntıyı Bakiye Duran da yaşamaktadır. Duran, bunu çok güzel bir şekilde izah eder: “Başarı, gerçek anlamıyla yalnızca başaranlar tarafından anlaşılan bir şey. Başarıyı tatmayanların, tanımayanların bizlere verdiği en olumlu tepki, en iyimser tanımla ‘tahammül’ sözcüğü ile anlatılabilir. En yakınlarımın, tepki vermeyenlerin duygusu bile destek ve duygularımı paylaşmak değil tahammüldü. Evet, hayatta bir şeyleri başarmış olanlar beni anlıyorlardı. Az da olsa destekleyenler başarıyı yakalamış insanlardı.” (s.109)

Biyografi merkezli kitaplarda öğretmenlerin bıraktığı izler karşımıza her zaman çıkar. Özellikle de ilköğretim ve ortaöğretim yıllarındaki öğretmenlerin ufkunun genişliği ve ufuksuzluğu bu tarz kitaplarda satır aralarında gizlenerek belirir. Bu kitaptan açık ve net olarak görüyoruz iyi ve kötü öğretmen fotoğraflarını. İlkokul öğretmeni Güliz Hocanın köyde sportif ve sosyal faaliyetleri ertelememesi, atletizm hakkında kısa bilgiler vermesi, küçük Duran’daki cevheri görünce -doğrudan olmasa da-davranışlarıyla kendisini atletizme yönlendirmesi, bu hocanın rahmetle anması için yeterli sebeplerdir. Diğer öğretmen de Kahramanmaraş Öğretmen Okulu’ndaki Müdür Yardımcısı Mehmet İspiroğlu’dur. Mehmet Hoca, Bakiye Duran için çok güzel bir modeldir. Bakiye Duran’ın şahsiyetinin oluşmasında inkâr edilemeyecek katkısı vardır. Öğrencilere söylediği şu altın sözler hepimiz için geçerlidir: “Hayatınızın her döneminde kendinize hedefler belirlemelisiniz; amaçsız insan kafası kesik tavuk gibi oradan oraya atar kendini.”[6] Bunun yanında okul atletizm takımı elemelerine katılıp başarılı olmasına rağmen Duran’daki yeteneği gör(e)meyen ve takıma almayan beden eğitimi öğretmeni de ufuksuz öğretmene güzel bir örnektir. Öbür taraftan yazar öğretmen olup diğer yandan da işini aksatmadan atletizm çalışmaları yaptığında gerek okul idarecilerinin gerek meslektaşlarının kendisine gölge olduklarını ifade etmektedir.

Bazı sporcularımız diğer ortalama insanımız gibi sağlığını hor görmektedir. Bakiye Duran, uykusuna ve beslenmesine çok dikkat etmektedir. Kendisinin köy kökenli, aynı zamanda kimya öğretmeni olması dolayısıyla yarışlara hazırlanırken bol proteinli ve yüksek enerjili besinleri kendisi tedarik edip hazırladığını belirtir. Beslenmeyle ilgili anlatılan bölümler sadece sporcular için değil sağlığını ciddiye alanlar için çok önemli okunması gereken satırlardır şüphesiz.

Yazarın hayatında yakın ve uzak çevresinde kendisine destek olan neredeyse kimsenin olmaması acı vericidir. İsviçre’deki yarışlarda sevincini paylaştığı bir avuç gurbetçi dışında neredeyse hiç destekçisi yoktur. Türk sporu ve sporcuları hakkında sürekli kamuoyunu işgal eden, “Türk sporu neden başa güreşemiyor? Uluslararası arenada çok başarılı sporcu neden yetiştiremiyoruz? Başarılı olan sporcular da neden istikrarlı olamıyor?” sorularına doğru cevaplar kitapta verilmektedir. Cevapların ne kadar doğru ve sağlıklı olduğuna dair önemli bir alıntıya başvurmak durumundayız. Yazar, uluslararası bir yarış öncesinde yaşadıklarını ustalıkla anlatır:

“Ben yine tek başımaydım, kâbusta ikinci perde! Her işe kendim koştum, bir elime Türk Bayrağını, Diğer elime Türkiye yazan tabelayı aldım, yürüyüş sırama geçtim. Bir görevlinin yanıma gelip ikaz etmesi birkaç saniye bulmadı: ‘Milli forma olmadan resmigeçide giremezsiniz’

 Hadi Bakiye! Bu geçitte olmalısın! Bu geçitte olmalısın! İyi ama nasıl? Elbette yapabileceğin en iyi şeyi yaparak: Koş! Ve bayrağımı, tabelamı göreliye teslim ederek fırladım, otele gittim. Tesadüfen yanımda Türkiye Atletizm Federasyonu’nun hediye ettiği, kırmızı renkli, üzerinde federasyonun amblemi ve Türk bayrağı olan bir eşofman takımı vardı. İşte milli formam! Hemen giydim, koşarak resmi geçide yetiştim. Bir elimde Türk Bayrağı, diğer elimde Türkiye panosu tek başıma yürüyordum. Buruktum, ama boşuna mıydı? Haksız mıydım? Koskoca Türkiye’den bir tek ben vardım. Üstelik Ultra Maraton Birliği’nin davetiyle… 70 milyonluk ülkemiz bu tür bir organizasyona bir kişi bile göndermiyor ya da önemsemiyordu…

Bir taraftan yürüyor, bir taraftan da düşünüyordum. Bayrağıma baktım, Türkiye tabelama baktım, yalnızlığıma üzüldüm. Kendime acıdım. Resmigeçitte ‘Türkiye Bakiye Duran’ anonsu yapıldığında sinirlerim boşaldı, artık gözyaşlarımı tutamıyordum. İsyan ediyordum. Dünyanın öbür ucunda, kaşık kadar bir ülke dünya şampiyonası yapmak için aday oluyor ve bu işi üstleniyor; en ince ayrıntılarına kadar her şeyi hesaplıyor ve teferruatlı bir dünya şampiyonası düzenleyebiliyordu. Tapie’de tüm caddeleri ülkelerin bayraklarıyla donatıyor, şehri festival alanına çeviriyordu. Biz bunları neden yapamıyorduk? Deyin ki yapmamız olanaksızdı; peki o organizasyona katılan tek kişiye destekte mi veremiyorduk? Buna engel neydi? İşin aslı bunların hiçbirinin önünde somut bir engel yoktu. Bugün de Türkiye’nin bunları yapması için engeli yok. Bu, spora verilen anlam ve önceliklerle ilgili. Bir de ülke tanıtımında, bu tür başarıların, sporun önemini kavramakla…”(s.157)

Duran’ın uluslararası yarışmalarda yaşadığı aksilikler de sahipsizliğin ve garibanlığın ürünü olsa gerektir. Gece yarışlarında kafasındaki tepe lambasının pili biter. Yedek almayı düşünememiştir. Yolunu kaybeder, diğer yarışlarda rahatsızlanır ama bir türlü yarışı bırakmaz. Her yarışın özel durumuna ve yarışın olduğu yerin iklim koşullarına yabancıdır. Vizesinde sorun olur, çözene kadar akla karayı seçer. Aynı odada kalıp ertesi gün birlikte koşacağı Rus atletin horlamasından uykusunun kaçması, bazı yemeklerden tiksinmesi vs. gibi birçok şanssızlık yaşar. Yaşadığı bütün aksiliklere, sağlık sorunlarına rağmen mücadelesini hiçbir zaman bırakmaz. Ülkemizi temsil ettiği bütün yarışmalarda derece yapmadıklarında dahi mücadelesiyle hep takdir kazanır.[7]

Ultra maraton kavramına yabancı olanlar için kitabın daha çekici olmasına yönelik bu yarışlar ve içeriği hakkındaki bilgiler kitabın son bölümüne saklanmıştır. Buradan öğrendiğimize göre ultra maraton koşularının en kısa olanı 50 km’dir. Çeşitli ortamlarda yapılan yarışların mesafeleri 50 km’den, 1000 km’ye kadar değişmektedir. Bazı yarışlar 6 saatten başlayıp 72 saate kadar devam etmektedir. Dünyada birbirinden farklı etapta ve yerde yılda 500 ultra maraton düzenleniyormuş. Yazarın anlattığına göre bu koşucuların önemli bir kesiminin de 50 yaş üzeri olması çok şaşırtıcıdır.

Ultra maraton yarışlarının bahsedildiği bölümler kitabın en çekici, heyecanlı bölümlerini oluşturmaktadır. Hele de ultra maraton kavramına yabancı olanlar için bu bölümler sürükleyici bir roman gibi okunmaktadır. Bu bölümleri okuyanlar, muhtemelen Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Turan Nasıl Çıldırdı” hikâyesinin başkahramanı Turan gibi acaba bu kadın kendisini istemeyerek, beklemediği bir uçuruma mı sürüklüyor sorusunu kendilerine sordurabilir. Örneğin, Bakiye Duran 48 saatlik bir yarışta 241 km koşmuştur. Kitabı okurken -hele de Ultra Maraton yarışlarını bilmeyenler- doğal olarak insan bu kadar dayanıklı mıdır, acaba bu anlatılanlar yalan mıdır, insan bu kadar nasıl koşabilir? diyor. 

Bakiye Duran’ın uluslararası başarıları artıkça basın-yayında ismi geçmeye başlar. Akabinde de muhtelif kurum ve kuruluşlarda seminer verir. Siemens yöneticilerine bir seminer verme teklifi kendisine ilk geldiğinde oldukça şaşırır. “Ben ne anlatacağım bu iş adamları ve yöneticilere?” diye sorar. Gazeteci Mine Kılıç kendisini ikna etmeye yönelik şu güzel cümleleri söyler: “İki gün durmaksızın koşmayı başaran biri, bir grup insanın önünde de konuşmayı da pekâlâ başarabilir.” Bizler için de kitabın okunması ve Bakiye Duran’ın tanınması için başlangıç bu cümlede saklıdır diyebiliriz. Gazeteci Kılıç’ın dediği gibi, iki gün durmaksızın koşan bir sporcunun mesleği sporcu olmayanlara bile anlatacağı çok şey vardır şüphesiz.

La Fontene’in “Kaplumbağa ile Tavşanın yarışı” isimli masalını herkes hatırlayacaktır. Türkiye’de çalışkan veya tembel insanların önemli bir bölümünü bu masal kahramanlarına benzetebiliriz. Ülkemizde tavşan gibi; fiziksel, ekonomik ve siyasal gücün şemsiyesinin altında olup, üretime katkı sağlamayan, yığınca mirasyedilerin varlığı aşikârdır. Diğer taraftan da, kaplumbağa düşüncesinde olup, elinde imkânları oldukça sınırlı olan insanlarımızın sayısı da maalesef yok denilecek kadar azdır. Kaplumbağa kategorisindeki gibi tembel olmayıp da başarılı olmak isteyen insanlarımızın bazılarının, başarı yolunda erken pes ettiklerine şahidiz. Bu durumlarını da –genelde- şöyle bir savunma mekanizmasıyla savunurlar: “Bizim elimizden tutacak kimsemiz yoktur. Sahibimiz yoktur. Köşe başları etkili, siyasî nüfuzu elinde bulunduran insanlar tarafından tutulmuştur. Dolayısıyla ne yapsak bizleri istediğimiz yerlere getirmezler…” Bu paradigmaya sahip insanların sayısı, belki 30-40 yıl öncesi kadar değildir. Tabiri caizse Bakiye Duran, masaldaki kaplumbağa gibi çırpınarak hedeflerine ulaşmıştır. Son olarak fakir, garip ama tembel olmayan, üzerinde ölü toprağı serpilmiş insanlara Bakiye Duran gibi mücadeleci ve başarılı insanların yerli hayat hikâyelerinin ilaç gibi geleceğini tahmin ve tasavvur etmekteyim. 

Not: Bu yazı Türk Yurdu Dergisi’nin Temmuz 2012 tarihli, 299. Sayısında yayınlanmıştır.



[1] 30 bine yakın kitabı olan ve bunların hemen hemen tamamını okuyan, yazı yazmayı pek sevmeyen bir bibliyofil olan rahmetli Yavuz Argıt’ın,“Televizyon programlarına çıkanları dinlerseniz hepsi de birer mürşittir. Bizde talebeden çok mürşid var. Cehl-i mürekkep bunlar.” (s.29) sözünün bizim yukarıdaki düşüncelerimizi destekler mahiyette olduğunu düşünüyorum. (Yayına Hazırlayan: Mustafa Birol Ülker, “Yavuz Argıt Armağanı”,  2010, İstanbul, TDV Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi)
[2] Kişisel Gelişim Uzmanı Mümin Sekman’ın“Türk Usulü Başarı” isimli bir kitabı mevcuttur. Bizim insanımızın başarısı ya da başarısızlığı üzerinde genişçe durmaktadır. Türk insanının “çalış başarılı olursundan daha ziyade gururu kırıldıkça, başına felaket geldikçe” hırslanıp çalışıp başarılı olduğunu anlatır. Konuyla ilgili olanlara bu kitabı salık verebilirim. (Mümin Sekman, “Türk Usulü Başarı” 4, 205 sayfa, Kasım 2009, İstanbul, Alfa Yayınları)
[3] Bakiye Duran, “Bir Ultra Maratoncunun Hikâyesi: Cesaret Yalnızdır”, 214 sayfa, 2010, İstanbul, Optimist Yayınları.
[4] Duran gibi aynı kaderi paylaşan iki kahramana değinmeden geçemeyeceğim. İlki yakın akrabamız, emekli Çocuk Doktoru Ali Saygılı’dır. 40’lı yılların ikinci yarısında köylerinde okul yoktur. Şehre göç etme veyahut –o zamanlar daha yatılı okullar yaygınlaşmadığı için- yatılı okumak gibi bir durum söz konusu değildir. Civar köylerde de okul bulunmamaktadır. Ama okumayı çok ama çok istemektedir. Babasından kendisini ısrarla okula göndermesini talep eder. Nihayetinde yaklaşık 15 km uzaklıktaki bir köyde ilkokula 13-14 yaşlarında başlar. Arada 4 köy olan, bir de -üzerinde köprü bulunmayan- dere olan, köye her gün tek başına gidip gelir. Çok başarılı olması, muhtemelen bu şartlarda okula gelmesi ve akranlarına göre 3-5 yaş büyük olması da göz önünde bulundurularak ilkokulu iki yılda bitirir. Diğer kahramanı da Can Dündar’ın bir yazısı vesilesiyle tanımıştık. (Can Dündar, “Haftanın Kahramanlarıyla Anılar: Gülşen Orhan, Tuncer Kılınç, Egemen Bağış” Milliyet gazetesi, 11 Ocak 2009) Kahraman, Van Milletvekili Gülşen Orhan’dır. Gülşen Hanım’dan daha ziyade babasının yaptığı fedakârlık dikkat çekici olsa gerek. 70’li yıllarda Bahçesaray’da ilkokula giden küçük Orhan, kış aylarında karın metreyi aştığı aylarda, okula gitmeyen akranlarından farklı olarak babasının tuttuğu hamalın küfesinde okula gidip gelir. (Milliyet Gazetesi’nin sitesinde En Zorlu Okul Yolları isimli küçük bir fotoğraf galerisiyle karşılaşmıştım. Bu anlattıklarıma katkı anlamında bu fotoğrafları ilgili kişilerle paylaşmak istedim.) http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/41055-yasam-en-zorlu-okul-yollari/1
[5] Bu arada Bakiye Hanım, Türk güreş tarihinin efsane ismi Yaşar Doğu’nun da yakın akrabasıdır.
[6] Bu sözün bir benzerini yıllar önce Beşiktaş’ın genç teknik direktörü Rıza Çalımbay’dan duymuştum. Beşiktaş şampiyonluk hedefiyle lige başlamıştı. Ancak lig maratonunun ortalarına kadar şampiyonluğun favorisi olarak gösterilen Beşiktaş son haftalara doğru arka arkaya yenilgiler alınca şampiyonluk yolunda çok ciddi yaralar alıp neredeyse şampiyonluk umudunu yitirmişti. Bu haftalarda Beşiktaş yine yenilmişti. Maç çıkışında gazeteciler Çalımbay’a -Beşiktaş şampiyonluğu kaybetme noktasında, yarıştan çekildi mi- tarzı sorular yöneltti. Çalımbay aynen şunu söylemişti: “Allah kimseyi hedefinden şaşırtmasın”
[7] Bakiye Duran’ın katıldığı Ultra Maraton yarışları ve yaptığı derecelerden bazıları şunlardır:
1. Hollanda Stein 100 km,  Avrupa 3.lüğü
2. İsviçre Biel/Bienne 100 km  gece yarışı,  5.lik
3. İsviçre Sion 100 km (TrailRace),  rekortmen, 1.lik
4. İtalya Verona 2003 Dünya kupası 100 km, 3.lük
5. Hollanda Winschoten Dünya Kupası
6. İtalya Florensa (Alp Dağları)  100 km Avrupa Şampiyonası  dağ yarışı, 14.lük
7. İsviçre Biel/Bienne 100 km Gece yarışı.
8. Çek Cumhuriyeti Bruno Dünya Kupası (24 saat durmadan yapılan yarış) 178  km, 3.lük
9. Çek Cumhuriyeti Bruno, Dünya Kupası (48 saat durmaksızın yapılan yarış), 241 km,5.lik.
10. Çek Cumhuriyeti Bruno24 saat yol yarışı, 161 km
11. TAİVAN/  TAİPE    100 km dağ yarışı,   19.luk
12. Lübnan Beyrut  genel klasman 10. Yaş gurubu, 1.lik