23 Ocak 2014 Perşembe

KARANFİL’LE BAŞLARKEN
       


Bu köşede kısmet olursa bundan böyle kitap tanıtımları yapacağız. Ele alacağımız yayınlar, hatıralar başta olmak üzere Türk dünyasının içinde bulunduğu krizleri anlamaya katkı sağlayacağını sandığımız eserlerden seçilecektir. Kritiği yapılacak kitaplarda anlatılan devrin sosyal ve zihniyet dünyasının yansıtılmasına dikkat çekilecektir. Ayrıca birçok arızalarımızın başat nedeni olarak gördüğümüz insan kalitemizin ortaya konulmasının kronik meselelerimizin teşhisini kolaylaştıracağına inanmaktayız.

Diğer taraftan çoğunlukla incelemesini yapacağımız kitaplar 20’nci yüzyılın başından günümüze yakın tarihimize ışık tutan eserlerden oluşacaktır. İncelediğimiz eserlerin mesajlarını olduğu gibi verirken, bu yargılardan bağımsız olarak dönem hakkında kendi kişisel vicdani kanaatlerimizi, aktörleri artık tarih olmuş kişilikleri korumacılığa veya günah keçisi yapmamaya çabalayarak ifadeye çalışacağız.

İlk tanıtım yazımızda geçtiğimiz Kasım ayında okurlarıyla buluşan “Karanfil”[1] romanını ele alacağız. Emekli General Osman Gazi Kandemir bu ilk eserinde, 1992 yılında Azeri-Ermeni savaşına gönüllü olarak katılmaya giden bir yüzbaşının başından geçenleri hikâye ediyor. Ancak peşinen şunu söylemekte fayda var: Bu kitap bir savaş romanı değil, savaşı cephede ve cephe gerisinde yaşayan insanların hikâyesi.

Romanda ilk göze çarpan, Çarlık Rusya’sı yıkıldığında Kafkaslarda yaşananlar ile Sovyetler dağıldığında yaşananların büyük ölçüde birbiriyle benzeşmesi. Yazar bu benzerlikleri 1918 yılındaki olaylara göndermeler yaparak ortaya koyuyor. Temel farkı ise, Osmanlı’nın Azerbaycan’a yardıma koşarak Kafkas İslam Ordusu’nu Bakü’ye kadar göndermesine karşılık Türkiye’nin yardım etmekte gecikmesinde görüyorsunuz.

Roman tarihimizin fazlaca bilinmeyen yönlerini kişiler ve olaylar üzerinden anlatımlarla yeniden canlandırıyor. Türkçülük fikrinin ortaya çıkışı, Türk dünyasında yayılması ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda rol alışını mütevazı bir üslupla okuyor, Osmanlı’nın son dönemlerinde Orta Asya Türklüğüne uzanan kolun emarelerini buluyorsunuz. Türk İstiklal harbine katılan Azerbaycanlı Komutanlar ve hatta askeri birlikleri, işgal edilen Anadolu’dan Azerbaycan’daki yurtlara götürülen öksüz ve yetimleri öğrenince şaşırıyor, o yıllardaki dayanışmamızı bugün ile karşılaştırma ihtiyacı duyuyorsunuz.

Bugüne geldiğinizde; işgal edilmiş toprakları kurtarmak için savaşan askerlerin duygu dünyalarını, hayata bakışlarını, cesareti, kahramanlığı, ihaneti ve korkaklığı birer insan hikayesi olarak okuyorsunuz. Komünist idare altında milli benliği zarar görmüş halkın vatanı işgal edilirken seyirci kalmasını ama o benliği korumayı becerenlerin vatanı için ölüme koşmasını ibret alarak seyrediyorsunuz. Ruhu teslim alınmış yöneticilerin farkında olmadan kimlere hizmet edebildiklerini görüyorsunuz.

Romanın akıcı bir dili ve duru bir Türkçesi var. Baştan itibaren sonunu merak ettiren kurgusu sizi sürükleyip götürüyor.

 “Karanfil” Azerbaycan mücadele tarihini roman tarzında ele alan bildiğimiz ilk eser. Ancak anlatılanların sadece Azerbaycan’ı ve Azeri Türklerini ilgilendirmediği muhakkak. Her Türk gencinin bu romandan öğrenebileceği çok şey olduğu kanaatindeyiz. Özellikle yeni yetişen gençlerimiz için, milli değerlerimizi ve yakın tarihimizi konu edinen romancılara ve romanlara çok ihtiyacımız olduğu belli. Osman Gazi Kandemir Paşa “Karanfil” romanıyla bu alandaki eksimize dikkat çekiyor. Kendisinin benzer eserlerini dört gözle bekliyoruz.

Ne yazık ki Azerbaycan’ın Karabağ hariç yüzde yirmi toprağı hala işgal altında. Dileğimiz Türk’ün öz yurdundaki bu işgalin bir an önce bitip, o tarihte vatanlarını terk etmek zorunda kalan bir milyondan fazla mültecinin tekrar yuvalarına dönmesi.

Not: Bu yazı Yeni Düşünce dergisinin Ocak 2014 tarihli, 762. Sayısında yayımlanmıştır.



[1] Osman Gazi Kandemir, “Karanfil”, 504 sayfa, 2013, Ankara, Berikan Yayınevi
BALKAN BOZGUNUNDAN 100 YIL SONRA TATARİSTANLI BİR GAZETECİNİN GÖZLEMLERİ: FATİH KERİMÎ’NİN “İSTANBUL MEKTUPLARI”[1]

Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 367 sayfa, ISBN:9754540390.

Türk tarihinin büyük bozgunlarından olan Balkan Savaşı’nın üzerinden tamı tamına 100 yıl geçti. Yüzüncü yıl münasebetiyle “Balkan Savaşı” bu yıl birçok yayın organının gündemine girdi. Ayrıca birçok kurum ve kuruluş muhtelif toplantılar ve konferans salonlarında etkinlikler düzenleyerek bu savaşın daha iyi anlaşılmasına çalışırken hatırı sayılır sayıda araştırmacı-yazar ve akademisyen de bu dönemle ilgili çalışmalarını kitap olarak kamuoyuna sunmaktalar. Tarafımızdan da bu dönemle ilgili, parlak bir beynin ve sağlam bir vicdanın mahsulü, çarpıcı gözlem ve değerlendirmelerden oluşan bir kitabın incelemesi ile sürece küçük de olsa bir katkıda bulunmaya gayret edilmiştir.

Fatih Kerimî’nin “İstanbul Mektupları” isimli çalışmasına geçmeden önce yazarın özgeçmişi hakkında kısaca şunlar söylenebilir. 1870 yılında Tataristan’ın Bügülme kazasına bağlı Minğlibay köyünde doğan Fatih Kerimî, Modern Tatar Edebiyatının kurucularından ve Tatar cedidizminin (İsmail Gaspıralı’nın kurduğu modernleşme hareketi) önderlerinden olup, yaşamı boyunca karşımıza öğretmen, yazar, gazeteci, siyasetçi olarak çıkar. Fatih Kerimî, 1890’lı yıllarda yüksek öğrenim maksadıyla 1912-1913 yıllarında ise harp muhabiri olarak İstanbul’da bulunmuştur. Yazarın hayatı 1937’de Moskova’da Türkiye casusu olmak, Stalin’i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi bir takım düzmece iddialarla askerî mahkeme tarafından idama mahkûmiyeti ve kurşuna dizilmesi ile son bulmuşsa da rejim 1959’da suçsuzluğunu kabul etmiştir. Birçok kitabı olan Kerimî’nin “İstanbul Mektupları”, “Avrupa Seyahatnamesi”[2] ve “Kırım’a Seyahat”[3] eserleri günümüz Türkçesine çevrilmiştir.

1906 yılında Remiyev kardeşlerin çıkardığı Vakit Gazetesi’nin başyazarı olan Kerimî, Balkan Savaşları başlayınca, Fransızcası da çok iyi olduğu için savaş muhabiri olarak, daha önce tahsil gördüğü ve yakından tanıdığı İstanbul’a gönderilir. Memleketi Orenburg’dan çıktıktan birkaç gün sonra İstanbul’a ulaşır. 1 Kasım 1912’den, görevini bitirip memleketine döndüğü gün olan 18 Mart 1913’e kadar geçen yaklaşık dört aylık sürede İstanbul’dan gazetesine 70 adet yazı (mektup) gönderir. Bu yazıların 67’si Vakit, üçü de “İstanbul Teessüratı I, II, III” başlıklarıyla yine Orenburg’da çıkan Şura gazetesinde yayımlanır. 1913’de de Kerimî’nin yazmış olduğu yazılar, “İstanbul Mektupları” ismiyle kitaplaştırılır ve Orenburg’da Vakit Matbaası’nda basılır.

Rusya’da 1913’te basılan bu eser Türk okuyucusunun karşısına 2001’de, tam 88 yıl sonra çıkar. Kitap; 70 mektubun dışında, Çağrı Yayınevi’nin editörü Şaban Kurt’un ve eseri günümüz Türkçesine uyarlayan Fazıl Gökçek’in “Fatih Kerimî ve İstanbul Mektupları” isimli takdim yazıları, Fatih Kerimî’nin yazdığı Önsöz, Kerimî’nin Orenburg’a dönmesinden sonra Rıza Tevfik’in kendisine gönderdiği Türk dünyası hakkındaki duygu ve düşüncelerini ihtiva eden ilginç bir mektup ve yine Süleyman Nesib’in gönderdiği “Hakikate Doğru” başlıklı bir şiir ve Kerimî’nin görüştüğü ve bahsettiği kişilere ait 53 adet fotoğraftan oluşmaktadır.

                         Tembellik ve Atalet

Kerimî’yi İstanbul’a getiren vapur, Kurban Bayramı’nın dördüncü günü şehre yaklaştığında birbiri ardınca işitilen top sesleri Kerimî’yle birlikte bir kısım yolcuları da tedirgin eder. Vapurda yol arkadaşı olan ve İstanbul’u tanıyan Rum ve Ermeni vatandaşlar “Korkmayınız efendiler, Müslümanların Kurban Bayramı’dır. Bayram günü her namaz vaktinde top atarlar.” deyince endişeleri yatışır. Esasen bu endişeleri, bir bakıma, yolculuk boyunca Kerimî’nin, “Hilâl-i Ahmer” de yaralı Türk askerlerini tedavi etmek amacıyla İstanbul’a gelen hemşehrisi, hemşire Rukiye, Gülsüm ve iki Meryem hanımlarla sohbetleri de beslemiştir. Kısaca İstanbul’da hiç kimsenin kalmadığını, yediden yetmişe herkesin cepheye gittiğini, vatan savunmasında herkesin malını, mülkünü ve ailesini hiçe sayacak durumda olduğunu, herkesin “Ya namus ya ölüm!” parolasını benimsediğini tahmin etmektedirler. Vapurdan inip iskeleden gerçeğin kollarına atılınca, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Turhan Nasıl Çıldırdı” hikâyesinin kahramanı Turhan’a dönerler. Hayallerindeki İstanbul, Türk, Osmanlı ve İslam âlemi ile karşılaştıkları manzara arasındaki fark onları derinden hüsrana uğratmıştır.

Yazar, bu manzarayı şöyle tasvir eder: “İstanbul gümrüğünden çıkıp Sirkeci ve Babıâli caddeleri boyunca yürüyerek Meserret Oteli’ne giderken caddenin iki yanındaki sayısız kahvehanelerde o kadar çok insan oturmakta idi ki, hiç birisinde ayak basacak yer yok. Kahvehanelerin sadece içleri değil, önleri de dolu. Kaldırımlara iskemleler koyup oturmuşlar, âdeta geçilemiyor. Hepsi de gayet sağlıklı, genç ve zinde Türkler. Gayet düzgün giyinmişler. Hepsi de gayet mütekebbirane oturuyorlar. İhtimal ki bugün bayramdır da onun için böyle oturuyorlar dedik. Lâkin her gün ve İstanbul’un her yerinde durumun böyle olduğunu gördük. Bunun sebebini sorduk: ‘Ne olacak efendim, elhamdülillah bizim muntazam askerimiz çoktur, eğer erzak yetiştirilirse onlar da iyi savaşabilirler’ dediler.” (s. 14).

Yazar, İstanbul’da çıkan bir yangında Sultanahmet ile Ayasofya arasında birkaç yüz ev ve dükkânın yandığından bahseder. Bunların hepsinin Müslümanlara ait olduğunu belirtikten sonra Türk toplumunun ne kadar kaderci, miskin olduğunu ince bir alayla şöyle anlatır: “…Bunların tamamının sigortalı olduğu söylenebilir, lakin bilinen sigorta şirketlerine değil, Cenab-ı Hakka sigorta edilmişti ve sigorta şirketlerinin bakır levhaları yerine bu evlerin tamamının üzerinde “Ya Hafız!”, “Ya Malike’l Mülk!”, “La havle vela kuvvete illa billâh” yazılı ağaç levhalar vardı. Binaenaleyh evlerin bedellerini de doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’tan dua ederek istemek gerekecektir.” (s. 253).

Yazar, Türklerin üzerine serpilmiş ölü toprağından; şahit olduğu, atalet ve tembellikten oldukça huzursuzdur. Bu huzursuzluğunu yer yer üzülerek, zaman zaman da umutsuzluğa kapılarak şöyle tasvir eder: “İstanbul’un beş yüz kahvehanesinde vasati olarak ellişer kişiden yirmi beş bin kişinin ve bunlar cümlesinden  sarıklı, cüppeli hoca efendilerin sabahtan akşama kadar kâğıt, dama, tavla oynayıp tembel tembel oturmaları, sokakta yürüyen erkeklerin rastladıkları Müslüman kadınlara laf atmaları…” (s. 161).
Bazen de ümitsizliğini, çaresizliğin kucağında doğmuş gayrimeşru gizli bir alaycılıkla anlatmaya devam eder: “İstanbul’un içi rahat, son günlerde havalar güzel, parlak ve güneşli, pencereleri gündüzleri açarak güzel havadan istifade etmek mümkün olduğu gibi kahvehane müdavimleri de kahvelerini kaldırımlarda içiyorlar ve nargileyi de burada çekip beşer altışar saat yerlerinden kalmaksızın huzur ve sükûnet içinde oturuyorlar. Bu da şarkın bir safası, bir rahatıdır ki Avrupa halkı bu lezzetten mahrumdur(!)” (s. 88).
Başka bir bölümde de bu kahvehane müdavimlerinin içtiği nargilelerinin dumanlarının camilerin ulu minareleri ile yarıştığından bahseder.

                  Devrin Aydınları ile Görüşmeler

Kitabın cezbedici yanlarından birisi de Fatih Kerimî’nin birbirinden farklı görüşlerde olan ve hatta aralarında siyasi husumet bulunan devrin gazeteci, yazar, bilgin, paşa, bürokrat, bakan, başbakan, öğretmen, milletvekili, diplomat ve doktor gibi aydın ve düşünürlerle yapmış olduğu mülakat ve görüşmelerdir.[4] Bunlar, yazarın Akçuraoğlu Yusuf Bey ve meşhur Tatar seyyahı Abdürreşit İbrahim’in kılavuzluğu ve yardımı ile onlarca aydınla imtiyazlı temaslarının ürünüdürler. Kerimî’nin satırlarında Enver Bey ile İttihat ve Terakki Fırkası’na sempatisi olduğu hemen dikkati çekmekle birlikte, İttihatçıları eleştirmekten de geri kalmayan bir üslubu olduğu da gözden kaçmıyor. Kitabı hazırlayan Fazıl Gökçek’e göre İttihatçıların ilerleyen yıllarda yaptıkları yanlışlar; yazardaki ittihatçı sempatisinin etekleri altına gizlenmiş eleştirisinin yoğunluğunu artırmış, zamanla şefkatini tüketen tenkitler birer keskin ve öldürücü oka dönüşmüştür. Her türlü duygusallığı bir kenara bırakıp gerçeği öğrenmek ve kafasındaki sorulara cevap bulmak, onun için tamamlanması gereken tarihî bir görevdir ve dört ay gibi kısa bir sürede Kerimî neredeyse İstanbul’daki aydınların büyük kısmına ulaşır. Kimisiyle bir dost meclisinde, kimisiyle bir otelde, kimisiyle cezaevinde, kimisiyle bir toplantıda, kimisiyle makamında, kimisiyle de köşkünde görüşmeler yapar. Her birine; duruma, zamana, görüştüğü kişilerin makam ve statüsüne göre çeşitli sorular yöneltir. Bu soruların bir kısmı şunlardır:
1. İttihat ve Terakkî Cemiyeti bir zamanlar ülke içinde o kadar kuvvet ve nüfuza, ülke dışında da o kadar hüsn-i teveccüh (beğeni) ve hayırhahlığa (iyilik istemeye) sahip olduğu hâlde bu mevkiini niçin koruyamadı?
2. Türk askeri Balkan Savaşı’nda niçin bu kadar kolay yenildi? Türkiye’nin devlet adamları bunun böyle olacağını önceden neden kestiremedi?
3. Türkiye’nin, elinde kalan toprakları koruyabilmesi umudu var mıdır? Bundan sonra nasıl bir siyaset takip edilmelidir?
Görüştüğü kişilerin entelektüel birikimine ve uzmanlık alanına göre muhatabına farklı konularda birbirinden ilginç sorular yöneltir. Örneğin Babanzâde Ahmet Naim Bey’e bir hasbihâlde şu güzel soruyu sorar: “İslâmiyet, medeniyete müsaittir diye her zaman söylüyoruz. Buna delil olarak eski Müslümanların terakki (ilerleme) ve temeddünlerini (gelişmelerini) misal gösteriyoruz. Lâkin bugün dünyanın neresine bakılsa Müslümanlar maarif ve medeniyetçe en gerideler. Hatta bir şehirde bile Müslüman Mahallesi diğer milletlerin mahallelerinden fakir, pis ve kötü durumdadır. Bu hâl Kazan’da da, Fas’ta da, İran’da da, İstanbul’da da böyledir. Acaba sizce bunun sebebi nedir?”

Ahmet Mithat Efendi’nin Ölümü Hakkındaki Gözlem ve Düşünceleri

Kerimî, kısa görev süresinde bahsettiğimiz aydınların dışında bu dönem vefat eden gazeteci yazar Ahmet Mithat Efendi ve gazeteci Ebuzziya Tevfik Bey ile görüşme fırsatı bulamaz. Özellikle de çok istemesine rağmen Ahmet Mithat Efendi ile görüşemediği için fevkalade üzülür. Rusya’daki muadillerine yapılan merasimlerin benzerine şahit olmayı ümit ederek Efendi Baba’nın cenaze ve taziyesine katılır. Hayal kırıklığına bir ölçü olsun diye kitabında 1910’da Rusya’da ölen Profesör Murmusof’un cenazesini ve ölümünün Rus kamuoyunun gündemini günlerce işgal edişini, Rusların yazarlarına nasıl sahip çıktığını ayrıntılarıyla anlatır. Buna karşılık İstanbul’da Ahmet Mithat Efendi’nin son yolculuğuna kamuoyunun, hükûmet ve devletin ilgisizliğinden adeta kahrolur. Cenazede Cemalettin Afgani’nin bir zamanlar kendisine söylediği: “İlim ve marifet karşısında diz çöküp hürmet göstermeyen milletlerin akıbeti hüsrandır. O, millet yaşayamaz, çünkü yaşamaya lâyık değildir.” sözünü hatırlayarak efkârlanır. Ahmet Mithat Efendi’nin vefatından sonra hakkında basında çıkan küçük çaplı yazılardan teker teker bahseder. Bu arada Fatih Kerimî devrin önemli dergilerinden Türk Yurdu’nda Ahmet Mithat Efendi üzerine bir yazı kaleme alır. Kendisi İstanbul Mektupları’nda -mütevazılığından olsa gerek- bu yazıdan bahsetmez.[5]

Kadınların Eğitimi ve Modernleşmesi Hakkındaki Fikirleri

Yazar, kadınların eğitimsizliği, tesettür, giyim kuşam ve bunlarla ilgili sorunların çözümü konusunda entelektüel merakını gidermek için aydınların bir kısmıyla -özellikle de kadın yazarlardan Fatma Aliye, Nigâr Hanım, Halide Edip Hanım ile- kadınların sosyal hayattaki etkinliklerinin artırılması için neler yapılabileceği konusunda fikir alışverişinde bulunur. Hürriyetin ilanından sonra kadınların mektep hayatında, okumasında, davranışında ve giyim kuşamında hemen hemen hiçbir değişikliğin olmadığını belirtir. Hatta kapalılık ve giyim kuşam konusunda eskisinden daha yumuşak olması gerekirken daha katı hâle gelindiğini söyler. Sultan Hamid zamanında kadınların hiç olmazsa gözlerini açık bırakarak yüzlerine beyaz bir peçe örttüklerini, şimdi ise daha sıkı kontrol altında olduklarını, İranlı kadınlar gibi oyalı bir kara çarşaf örterek yüzleri ve gözlerini kapattıklarını belirtir. Meşrutiyetle birlikte alt ve orta tabakadan Türklerden bazılarının sokaklarda çok seyrek olarak eşleriyle birlikte dolaştığını belirtir (s. 156).

Yazar, Meclis-i Mebusan Reislerinden Ahmet Rıza Bey’in İstanbul’da bir kız sultanisi mektebi (kız lisesi) açmak istediğini, bir takım ham softaların buna karşı çıktığını belirterek Adile Sultan tarafından hediye edilen binanın ilerleyen dönemlerde kız lisesi olarak açılacağını belirtir. Kerimî, bu binayı görmek ister. Askerî okul olarak kullanılan bu binanın müdürü ile görüşür. Kadınların okullu, eğitimli olması gerektiğiyle ilgili fikirlerinden okul müdürüne anlatır. Buradaki müdür kız çocuklarının okumasıyla ahlakının bozulacağı fikrini savunan tipik mutaassıplardan biridir. Kerimî, Türkiye’de savaş dolayısıyla kadın hemşire, hasta bakıcı, doktor sıkıntısı yaşandığını, yurt dışından gelenlerin özellikle de Müslüman olanlarının sayıca ve ehliyetçe yetersiz olduğunu, sadece hemşire açığının bile kadınların okumasını gerektirdiğini ısrarla vurgular. Kerimî, burada kadınların eğitimsizliğinin ne kadar acı, ağır, katlanılmaz faturalara mal olduğuna dair fikrini beyan eder. Çok güzel bir tespitte bulunur. Türk kızlarının gayrimüslimler seviyesinde eğitimli ve bilgili olmadıkları için Türk paşaları, Türk sefirleri ve aydınları arasında Fransız, Alman, Rus, Yahudi ve Rum kızlarıyla evlenenlerin sayısının günden güne arttığını belirterek bu durumun ileride önlemi alınmadığı takdirde istenmeyen sosyal ve kültürel sonuçlar doğuracağını söyler.

Yazar, Amerikan Kız Koleji’nde son birkaç yılda okuyan Müslüman kız çocuklarının sayısının yaklaşık yüze ulaştığından bahseder ve şu ilginç yorumu yapar: “Avrupalılaşmaktan korkan Müslümanların İngilizleşmekten korkmamaları, çocuklarını halis Müslüman terbiyesi veren bir mektepte okutmaktan korkan Müslümanların halis Hristiyan terbiyesi veren bir mektebe göndermekten korkmamaları taaccübe şayan (şaşılacak şey) değil midir?” (s. 14).

Yazar, kız çocuklarının okutulmamasının ne gibi aksaklıklar, sefalet ve sıkıntılar doğurduğuyla ilgili ilginç tespit ve gözlemlerde bulunur ve kadınların okutulmasının ne kadar gerekli olduğunu ustalıkla anlatır: “Bugünkü günde ticaret, sanat, iktisat cihetlerince Türkler Türkiye’deki Hristiyan milletlerin hepsinden daha geridedir. Çünkü Hristiyan milletlerin bütün gövdesi, yani erkekleri ve kadınlarının hepsi canlı, hepsi hareket hâlinde ve hepsi çalışıyor. Türk milletinin ise sadece yarısı, sadece erkekleri çalışıyor, sadece yarısı canlı. Gövdelerinin yarısı mefluç (felçli). Bir erkeğin kazancını beş on kişiden meydana gelen bütün bir aile tüketiyor. Diğerleri hiç para kazanamıyor. Çünkü şeriat mı diyeyim, âdet mi diyeyim, bunların önünü kapatıyor. Bunları kara çarşaflara sokuyor, ağızlarına temiz hava girmiyor. Bunları kafesli pencereler içindeki dört duvarın arasına tıkıyor. Yüzlerine güneş ışığı bile düşmüyor. Bunlar sadece kocalarının üzerinde ağır bir yüktürler. Hayatın acı dakikalarında bunlar kocalarının kaygılarını paylaşamıyorlar, eşlerine teselli vermiyorlar. Bin türlü tezellül (aşağılanma) ile hükûmet memuriyetinde çalışan eşleri, babaları, çocukları bir ay hastalanıp maaş alamasa veya işinden çıkarılsa veya ölüp gitse bütün aile için kıyamet kopuyor, bütün aile sefalete mahkûm oluyor.” (s. 216).

                    Cepheye Dair Gözlemler

Yazar, Türk ordusunun başta Edirne kumandanı Şükrü Paşa’nın, Yanya kumandanı Vehip Paşa’nın ve İşkodra kumandanı Hasan Rıza Paşa’nın maiyetindeki asker ve subayla göstermiş oldukları direnci, Osmanlı askerinin namusunu kurtarmaya yetecek şanlı vak’alar olarak görür. Kırkkilise (Kırklareli) Muharebesi’nde subayların yüzde kırk beşinin şehit olduğunu söyler. (s. 68) Bu şehirlerden Edirne dışındakileri düşmanların zapt etmekten aciz kalmasına rağmen altı elçi tarafından imzalanan bir tabaka kâğıtla teslim edilmeye mecbur kalınmasının ne kadar feci bir manzara olduğunu belirtir.

Yazar, elinde elli bin askeri, yeterli erzakı, mükemmel silahları bulunduğu halde hiç direnmeden Selanik’i teslim eden Tahsin Paşa’ya halkın nasıl nefretle baktığını anlatır. Selanik’in kaybedilmesini gözleriyle gören bir Hilal-i Ahmer doktorunun Kerimî’ye ağlayarak Türk askerinin şan ve şerefini korumak için azıcık bile mukavemet gösterilmediğini, hemen teslim edildiğini, Selanik’i bu kadar çabuk ele geçirmeyi Yunanlıların bile akıllarına getirmediğini, Türk askerinin erzak ve mühimmatının yeterli olduğunu, hatta sadece ekmek değil et ve pilavın dahi bulunduğunu anlatır. (s. 68/9)

Meclis ve hükûmet Edirne’nin Bulgaristan’da kalmasını ve adaların Avrupa devletlerinin kararına bırakılmasını resmen onaylayınca halkın büyük bir çoğunluğunun böyle bir karara hazır olduğunu belirterek başkentlik yapmış şehrin elden gitmesine fevkalade üzülenleri hüngür hüngür ağlayanları da gözleriyle gördüğünü vurgular Kerimî. Hükûmetin kararını okuyan bir büyük zatın durumunu anlatır: “Bunun böyle olacağını ve başka çare kalmadığını önceden de biliyordum. Lâkin böyle resmî karar suretinde ilan edilmesi insana o kadar ağır geliyor ki tarifi mümkün değil dedi gözlerinden yaşlar boşandı, sustu.” (s. 182).

Kerimî, Türk askerleri içinde çok fedakârane savaşanların bulunduğu gibi subaylar arasında ne hamiyet-i diniye ve ne de hamiyet-i milliye ile muttasıf olmayarak yalnız kendilerini kurtarmaya çalışanlar olduğunu, sadece kendi rahatını düşünüp, “Zaten bu memleket düze çıkacak değil bunun için kan dökmeye ne gerek var?” diyenlerin mevcut olduğunu güvenilir kaynaklardan öğrenerek bizlere aktarır.

Kerimî, Harbiye Nezareti’ne gittiğinde bahçede, Anadolu’dan gelen takviye birlikler ile gönüllü askerlerin talim yapmaya çalıştığını bu gönüllülerinin kollarında “Kürt Gönüllüleri”, “Dağıstan Gönüllüleri”, “Erzurum Gönüllüleri” yazdığını belirtir. Darülfünun gönüllülerinin burada yaptığı talimden bahseder. Kürtlerden birçok kadın ve erkeğin gönüllü olarak geldiğini, bütün binanın içinin karınca gibi dolduğunu söyler. Giyim kuşamlarının tarif edilemeyecek kadar farklı olduğunu kimisinin fesli, kimisinin kalpaklı, kimisinin sarıklı, kiminin alelade başlık, kiminin de kahverengi fes gibi püskülsüz şeyler giydiğini belirtir (s. 22).

Yazar, bir dönem kahramanca mücadele ederek devletin, milletin ve vatanın âli menfaati için çırpınan insanların ve kahramanlıklarının yaşatılmadığını anlatır; onların hatıralarını gölgeleyecek hâl, tavır ve davranışlarda bulunanlara ya da aynı anda hem kahraman hem de ahlaksız olabilen tiplere İstanbul’dan somut örnekler verir. Savaşın başlayacağı hesap edilerek Anadolu’daki Kürt Hamidiye Alayı’ndan birkaç bin askerin İstanbul’a getirilip Haydarpaşa’daki Selimiye Kışlası’na yerleştirildiğini, bunların şehre dolaşmaya çıktıkları zaman bazı uygunsuzluklar göstermeye başladıklarını, mesela dükkânlardan bazı şeyler alıp parasını ödemediklerini veya lokantalarda yiyip içip ücretini vermediklerini, bu sebeple kışladan çıkmalarına yasak getirildiğinden bahseder (s. 180).

Cephe Gerisindeki İnsanların Kalitesine Dair Gözlemler

Kerimî, Türk toplumundaki ahlaksızlıklar hakkında da sınırsız örnekler verir. Bu örnekler karşısında okurun şaşırması muhtemeldir. Kitabın birkaç yerinde İstanbul’da yolda giden kadınlara laf atanların, tacizde bulunanların azınlık vatandaşları değil de Türkler olduğundan bahseder. Kerimî, Sebilürreşat Mecmuası’nın yönetici ve yazarlardan Babanzâde Ahmet Naim Bey’in evinde bir akşam yemeğine katılır. Bu davette mecmuanın müdürü Eşref Bey, Naim Bey’in Paris’te okuyan kardeşi Şükrü Bey ve müstakbel İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Bey de bulunur. Birbirinden ilginç konulara değinerek sohbet ederler. Kadınların tesettürü meselesine gelince Akif Bey’in Türk erkekleri hakkında düşünceleriyle Kerimî’nin gözlemleri ve düşünceleri çakışmaktadır. Kerimî, Mehmet Akif Bey’in bu konu hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamaktadır: “O, [Mehmet Akif), kadınların cemiyete karışmasına muhaliftir. Erkeklerimiz edepsiz, terbiyesizdir. Böyle erkeklerin arasına kadınları çıkarmak nice rezaletlere sebep olacaktır, dedi.” (s. 305).

Yazar, şehrin ekonomik hayatında Türklerin istenilen düzeyde yer almadığını; bunun doğal sonucu olarak ekonomide söz hakkının olmadığını belirtir. Bankalar, oteller, tiyatrolar, demiryolu işletmeleri, lokantalar ve hatta bakkalların bile ezici çoğunluğunun gayrimüslimlerden oluştuğunu belirtir. Müslümanların birbirlerini desteklemediğinden, buna karşın azınlıkların ise birbirlerini kolladığından bahseder. Avrupa devletlerinin ekonomisi bozulmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti’ne borç para vermekten çekinmesi, savaşın pahalıya mal olması, kaybedilen şehirlerden gelen memurların ve göçmenlerin istihdam sıkıntısı, memur ve subayların maaş alamama durumu gibi birçok faktörün altında ezilen hükûmetin yaklaşan savaşı ihtiyatsızlıkla karşılamasına sebep olduğunu anlatır.

Yazar, Türk halkının, Ermeni, Rum, Yahudi hatta Arap tebaadan farklı olarak, Avrupa’daki manasıyla basın-yayın bilinci ve vasıtalarından ve bunlara muhtaç bir idealden mahrum olduğundan, diğerleri kendi menfaatlerine hizmet ederken Türk gazetelerinin idealsiz ve istikametsiz bir hâlde, daha fazla satmak ve kapanmamak için ne lazım gelirse onları yazmaya çalıştıklarından bahseder. Türk gazetelerinde Anadolu vilayetlerinin durumu hakkında haber bulmanın çok zor olduğunu, Türk siyaseti, Türk ideali, Türk fikri, Türk ahvali hakkında çok az haberin olduğunu yahut hiç yer almadığını özellikle belirtir. Buna karşın Avrupa siyasetinden en ehemmiyetsiz haberlerin çarşaf çarşaf yer bulabileceğini, Bursa’nın köylerinde kışın soğuklarında halkın yakmak için evlerine odun getiremediğini, ormana gidip, ağaçları yakarak ısındıklarını, kışın kar yağınca Erzurum ve Van vilayetlerinin şehirleri arasında otuz gün posta işlemediğini gazetelerden öğrenmenin mümkün olamayacağını söyler. Hükûmette kim bulunuyorsa Türk gazetelerin de onların fikirlerini desteklediğini belirtir.

Kerimî’nin, İstanbul’daki esnafın önemli bir bölümünün ahlaksız, düzenbaz, üçkâğıtçı olduğuna dair haber ve yorumları, memleketinde uzun süre başyazarlığını yaptığı Vakit Gazetesinde yayımlandığında, bu yazıları okuyanlar yazara inanmak istemez, kendisini ağır surette eleştirirler ve kendisine Türklerin böyle ahlaksız olamayacağını söylerler. Hatta kendisini yalancılıkla itham edenler bile olur. Yazarın İstanbul esnafı hakkındaki tespitlerinden bir kısmı şöyledir: “Buradaki tüccarlar arasında sahtekârlık ve hıyanetin çokluğu da diğer bir can sıkıcı durumdur. Ticarette aldatmak denilen şey, burada çok alelâde ve meşru bir iş sayılıyor. Piyasayı bilmeyenden üç kat fiyat istiyorlar. Ne kadar pazarlık edersen o kadar düşürüyorlar. Bilmiyorsan malın mutlaka sahtesini veriyorlar. Yağ alıyorsun, katkılı oluyor, süt alıyorsun yarısı su çıkıyor. Ekmek alıyorsun, gramajı azalıyor. Bez, mendil, alıyorsun ağarmış oluyor, bir kere yıkandığında dokumaları açılıp balık ağına dönüyor. Sokakta bağırarak koşan çocuktan gazete alıyorsun, eve gittiğinde bakıyorsun, dünkü veya eksik basılmış hatalı gazete olduğunu görüyorsun. Her şey böyledir. Sözünde durmak denilen şey hiç yok. Hülasa aldatmaktan hiç çekinmiyor ve hiç korkmadan buna devam ediyorlar. Emniyet hâsıl ederek müşteri kazanmayı düşünmüyorlar.” (s. 324)

Savaş Mağdurlarının Sorunlarının Çözümüne Yönelik İç ve Dış Yardımlar

Yazar, Balkan Savaşları’nda cepheye ülke içinden ve dışından gönüllülerin akın akın gittiğinden ve savaş yardımı olarak para, altın, yiyecek, giyecek ve sağlık malzemelerinin geldiğinden bahseder. Hilal-i Ahmer’in Japonya, Hindistan, Mısır, İngiltere ve Hollanda şubelerinden çeşitli heyetlerin gelerek hasta ve yaralıların tedavilerine yardımcı olduklarını bildirir. Hint Müslümanlarının çok fedakârlık yaptığından, kurban kesmeyip paralarını İstanbul’a gönderdiğinden, Kanada, Kaşgar, Kırım, Yalta ve Kafkas Müslümanlarının nakdi yardımlarından özellikle bahseder. Kafkaslardan nakdi yardımın gönderilmesinin yanında, hem gönüllü savaşçıların hem de diğer bölgelere nazaran daha fazla gönüllü sağlık ekibinin geldiğini belirtir. Ayrıca İngiltere ve Rusya’nın elçileri ve eşlerinin göçmenlere nakdi, hediye, yiyecek ve içecek yardımında bulunduklarından bahseder. Almanya’da çıkmakta olan Frankfurter Zeitung gazetesi ile Hollanda’ki Tiyu de Curient gazetesinin kampanya açarak bir miktar para yardımında bulunduğunu belirtir. Hint Müslümanlarının gönderdiği yardımların içinde Mecusilerin katkısının da olduğunu vurgular. Özellikle Bakülü milyonerlerden Şemsi Esedullayef Efendi’nin küçük oğlu Ali Bey’in ve yazarın kardeşi Arif Kerimî’nin cephede savaştığını anlatır. Arif Bey’in Çatalca Savaşı’nda dört defa çatışmaya girdiğini, elinden yaralandığını belirtir. İstanbul’da kendisiyle birlikte az da olsa zaman geçirdiğini kitaptan öğreniyoruz. Kitabın yan kapağında Arif Kerimî’nin yaralı hâlde bir fotoğrafı da bulunmaktadır.
Savaşta halkın millî bilincini yükseltmek, yaralı ve hastaların tedavisine, cepheye gönüllü asker sevkiyatına, Balkanlardan gelen göçmenlerin sıkıntılarının azaltılmasına yardım etmek, bunlara maddi destek sağlamak amacıyla birçok kurum ve kuruluş hükûmete destek olmuştur. Eserde yazar, Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin, Türk Ocağı’nın ve Müdafaa-i Millîye Cemiyetleri’nin yaptığı hizmetlerden bahseder. Bizzat, Türk Ocağı ve Müdafaa-i Millîye’nin etkinliklerine katılır ve hizmetlerini yakından gözlemleme fırsatı bulur. Türk Ocağı’nın tüzüğüne uygun olarak çeşitli toplantılar, konferanslar yapıldığını, Darülfünun (üniversite) müdürü Sami Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, ünlü hatip ve yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ağayef Ahmet, Selim Sırrı, Doktor Akil Muhtar, Kazım Nami Bey gibi aydınların konferanslara iştirak edip, sohbetlerde bulunduklarını, Şair Mehmet Emin (Yurdakul), Şair Celal Sahir (Erozan)’ın burada şiirler okuduğunu belirtir.

Bilindiği gibi Balkan Harbi’nin patlak vermesi üzerine İtalyanlarla devam eden Trablusgarp Harbi’nin sonlanması için Uşi Antlaşması imzalanır. Osmanlı Devleti artık Kuzey Afrika topraklarından çekilmiştir. Kerimî, bu toprakların elimizden çıkmasına karşılık halkta hiçbir tepkinin, üzüntünün olmamasından çok etkilenir. Bu toprakların kaybından dolayı yüreği yanan birileriyle karşılaşmamış olması yazarı çok şaşırtır. “Trablus Müsalahası, yani Trablus’un Türkiye’nin elinden çıkması buradaki Türklere hiç tesir etmedi. Bunu düşünen de konuşan da yok. Sanki Trablus Savaşı hiç olmamış, Trablus elden çıkmamış. Ben buna fevkalade şaşırdım. Hatta renkli kartpostallar yaptılar, bunlarda İtalya kralı ile padişahın resmini yan yana koydular. Bir Arap kızı suretinde olan Trablus İtalya kralına baş eğip temenna etmektedir. İtalya kralı ile padişahın başları üzerine barış alameti olan yeşil ağaç dalları konulmuş ve altına da ‘Mesalih-i umumiyenin hüsn-i cereyanı için Trablus Müsalahası akdedilmiştir.’ diye yazılmış. Bu kartpostallar kitapçıların vitrinlerine konulmuş, satılıyorlar. Bunların niçin Türklerin yüreklerini sızlatmadığını aklım almıyor. Şimdi Bulgar Müsalahası da, Trablus Müsalahasından çok farklı olmayacaktır. ‘Mesalih-i umumiyenin hüsn-i cereyanı için’ diye yazıp asarlar” (s. 37).

Balkan Savaşlarında Osmanlı Devleti’nin mağlup olmasının en önemli sebeplerinden birinin orduya siyasetin karışması ve komuta kademelerinde siyasi fırkacılığın had safhada olması konusunda tarihçi ve tarih araştırmacılarının çoğunluğu hemfikirdir. Yazar bu konuda özellikle cephe gerisinde, İstanbul’da toplumun kamplaşmalarını, bölünmelerini, her iktidar değişikliğinde sil baştan kadroların yenilendiğini aşağıdaki cümlelerle ifade eder: “Bugün İstanbul’da kaldırım taşı sayısınca sabık (eski) nazır (bakan), sabık vali, sabık mutasarrıf var. İşsiz güçsüz dolaşıyorlar” (s. 200).

Fatih Kerimî, kitabın birkaç yerinde sosyo-ekonomik durumu iyi olan insanlarda ümitsizlik ve yeisin daha fazla, alt ve orta sınıf halkta savaşmaktan yana ve galip geleceklerine dair inancın daha fazla olduğunu belirtir.(s.176) Zengin sınıfın pek fedakârlık yapmadığını ifade eden yazar, fakir ve alt tabakanın gösterdiği unutulmaz gayretleri anlatmaktan geri durmaz: “İstanbul’un zenginleri, paşaları yardım verme konusunda hiç de acele etmiyorlar. Daha çok fakir fukara son kuruşlarını verip memleketteki fakirlerin sayısını arttırıyorlar” (s. 209). Askerlerin içinde dahi birçok kişinin “Bir an önce barış gerçekleşsin de memleketime döneyim.” dediğini; esnafın bir kısmının, savaş yüzünden ticaretinin durduğunu, işlerinin bozulduğunu, Bulgarlarla savaşmanın Türkiye için bir fayda getirmeyeceğini, Türkiye yense dahi Avrupalıların Hristiyanları kollayacağını söylediklerini belirtir. Özellikle binlerce Darülfünun (üniversite) gençliğinden yüz küsur gencin cepheye gittiğini, bunun dışındakilerin kendi memuriyetlerini düşündüğünü belirtir.

Ermeni Sorunu Hakkında Öngörü

Ermeni sorununda zorunlu yer değiştirmeye giden sürecin son aşamalarında, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Doğu Anadolu vilayetlerinde yapılması gereken yenileşme ve ilerleme atılımlarının bir karara bağlanması için büyük devletleri temsilen Rusya’nın İstanbul Büyükelçiliği ile Osmanlı hükûmeti arasında 1913 Eylülünde başlayan temaslar 1914 Şubatına kadar devam eder. 8 Şubat 1914’de Sadrazam Said Halim Paşa ile Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Gulkevic, Yeniköy Antlaşması’nı imzalar. Bu antlaşmaya göre Doğu Anadolu; Erzurum, Trabzon, Sivas, Van birinci, Bitlis, Harput ve Diyarbakır ikinci olmak üzere iki bölgeye ayrılacak, her birinin başına bir yabancı genel müfettiş atanacaktı. Genel müfettişler kendi bölgelerindeki idareyi, adliye ve jandarmayı denetleyecek, emniyet kuvvetlerinin yetmediği yerlerde askerî kuvvetler de genel müfettişlerin emrine tahsis edileceklerdi. Genel müfettişler gerektiğinde valiler ve memurlar hakkında takibat yapabilecek, toprak meselelerini bir çözüme kavuşturabileceklerdi. Kanun, nizamname ve resmî bildiriler bölgelerde mahallî dillerde de yayınlanacak, herkes askerlik hizmetini kendi müfettişlik sınırları içerisinde yapacaktı. Mahkemelerde ve devlet dairelerinde herkes kendi dilini kullanabilecek, Hamidiye Alayları yedek süvari birliklerine dönüştürülecekti. Vilayet meclisleri için yapılacak seçimlerde azınlıklar da temsil edilecekler ve genel müfettişlerin uygun görüp görmemelerine bağlı olarak zabıta ve jandarmaya eleman almada Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında eşitlik ilkesi uygulanacaktı. Antlaşmanın imzalanmasından sonra Norveçli Binbaşı Nicolas Hoff ve Hollandalı Westenenk genel müfettiş olarak seçildi. Bu müfettişlerle birlikte çalışacak elemanlar belirlendi. 1914 yazında söz konusu müfettişler Türkiye’ye geldiler. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte bir ıslahat hareketine girişilmeden vazifelerini bırakmak zorunda kaldılar.[6]

Kerimî, bu müfettişlerin gelmesinden yaklaşık bir buçuk yıl önce 21 Aralık 1912’de, Balkan Savaşları’ndan sonra Türkiye’nin başını ağrıtacak en önemli iki sorun olduğunu vurgular. Bunlardan birisinin Cebel-i Lübnan, diğerinin de Ermeni meselesi olduğunu söyler. Bu sorunun; baş ağrısından nasıl kangren hâline geleceğini, yukarıda bahsettiğimiz olayların büyük çoğunluğunun nasıl gerçekleşeceğini tahmin eden basiretli bir aydın olduğunu, şu cümleleriyle ispatlar: “Anadolu’nun altı vilayetindeki Ermenilere “ıslahat” uygulanması, otonom Ermenistan’a yol açılması demektir. Çünkü bugünkü ıslahat layihasına binaen oraya tayin edilecek umumi bir müfettiş, Türkiye tarafından değiştirilemeyecek bir zat olacak. İhtimal ki bunun Hristiyan olması şartı da getirilecek. Yanındaki müşavirler de ecnebi Hristiyanlardan (İngiliz) olacak. Ermenistan’da görevlendirecek memurları onlar tayin edecekler. Ermenistan’dan toplanan vergilerin çoğu bu vilayetlerin kendi ihtiyaçlarına ayrılacak. Mahkemelerde mahallî dil geçerli olacak. Jandarma ve polis tedricen mahallî halktan teşkil edilecek… vs.” (s. 129-130)

Ba’sü Ba’del Mevt (Ölümden Sonra Yeniden Dirilme)

Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. 9 Mart 1913’te memleketine gönderdiği “Ba’sü badel mevt” isimli son yazısı adeta kitabın özeti ve değerlendirmesi diyeceğimiz tahlillerle son bulur. Balkan Savaşları’nın sonucu sayılabilecek antlaşma imzalanmadan önce yazar şu öngörülerde bulunur: Edirne’nin elden çıkacağını, Adalar Denizi’ndeki adaların Avrupa devletlerinin gözetimine bırakılacağını, şayet Türkiye harp tazminatı ödemek mecburiyetinde kalmaz ve Bulgarlar da Marmara sahillerine inmezse yukarıdaki bahsedilen şartlarla kurtulursa iki tarafın da bunu başarı olarak addedeceğini söyler. Bundan sonra Türkiye’nin bir Avrupa devleti değil bir Asya ülkesi sayılacağını söylemekle birlikte Osmanlıcılık, İslamcılık fikrinin resmen çürüdüğünü milliyetçilik ipine sarılmaktan başka kurtuluşun olmayacağını belirtir. Eski imtiyazlarla siyasi ve ekonomik bakımlardan Türkiye’nin Avrupa devletlerinin elinde esir oluşu, Türk halkının genelinde uyanış, bilgi ve kültür bulunmayışı, dini taassubun güçlü olması, Türklerin kendi ellerinde ticaret, sanat bulunmayışı, ziraat işlerinde çok geride kalmaları, Avrupa’daki manasıyla millî hissiyata sahip olmamaları ve yabancı devletlerin menfaatlerinin Türkiye’nin istiklâl ve kuvvetini yok etmekte olması gibi faktörleri dikkate alarak Osmanlı Devleti’nin müstakil olarak yaşaması ve istiklâlini korumasını imkânsız olarak görür. Balkan Savaşları’ndan gerekli derslerin çıkartılmadığını, muhtemel sorunlara karşı soğukkanlı hareket edilmediğini ve sorunu yok farz ederek yaklaşıldığını, Arnavut ve Makedonya meselelerinin yerine Ermeni, Kürt, Arap, Yemen ve Boğazlar meselesinin çıkacağını bunda da aynı metotların izleneceğini bunun sonucunda Avrupa devletlerinin müdahale edeceğini söyler. Fransa’nın Suriye bölgesinden, İngiltere’nin Basra Körfezi ve Mezopotamya civarından kendilerine hisse alacağını, İtalya’nın Trablusgarp’a ilave olarak Adalar Denizi’nde birçok adayı alacağını, Haydarpaşa- Bağdat Demiryolu’nu alan Almanların muhtemelen Boğazlarda da hâkim olacağını belirtir. Son olarak şunu söyler: “İşte bunları düşününce “ba’sü ba’del mevt” akla geliyor. Hint, Mısır, Rusya Müslümanlarının dirilmeye başlamaları kendi devletleri yıkıldıktan ve yabancı devletlerin idaresine düşerek bir müddet ezildikten sonra başladığı gibi Osmanlı Türklerinin de bu hâlden müstesna olmamaları büyük ihtimaldir ve benim hususi fikrim de budur.”(s. 354-5)

Sonuç ve Değerlendirme

Kerimî’nin gönderdiği mektuplarda yer alan “dost acı söyler kabilindeki tespit ve gözlemlere” memleketinde Osmanlı’ya sempatiyle bakan insanlar ilk başta inanmazlar. Hayal kırıklığına uğrayanlar az değildir. Yazara tepki gösteren önemli bir okur kitlesi vardır. Kerimî, barış müzakerelerinin yeniden başladığı günlerde İstanbul’dan ayrılır. Yazarın mektuplarında dile getirdiği geleceğe yönelik öngörülerinin önemli bir kesiminin gerçekleştiğini daha sonra gelişen olaylar bize göstermektedir. Yazarın basiretinin güçlülüğü kitabın ciddi bir eser olmasına kuşkusuz katkı sağlamaktadır.

Yazar, İstanbul’da kaldığı dört ay gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde hem savaşın fotoğrafını, hem de Türk toplumunun cephe gerisindeki psikolojisini, yaşadığı bozgunu çok iyi yansıtmaya çalışır. Bu fotoğrafın net çıkması için cepheye gidip askerlerin arasına girer. Onların ruh hâlini yansıtır. Cephe gerisindeki vatandaşın arasına katılarak halkın nabzını ölçer. Savaşın yükünü kaldırmaya çalışan günümüzdeki anlamıyla “sivil toplum örgütleri”nin yaptığı gayretleri yakından müşahede etme fırsatını bulur. Hastanelere giderek yaralılardan bilgi almaya çalışır. Birbirinden farklı cenahlarda bulunan politikacı, mebus, gazeteci, paşa, ulema, bürokrat ve aydınlarla mülakatlar yapar. Bunlara savaşın muhtemel sonuçları ve savaş sonrası Türkiye’nin durumu hakkında çeşitli sorular yöneltir. Türk Devleti ve toplumunun temel sıkıntılarının nasıl aşılacağı ile ilgili -kendisini çok rahatsız eden- sorulara cevaplar almak için çırpınır. Yabancı uyruklu, Türk (Tatar) gazeteci kimliğini de kullanarak savaşın seyri hakkında sağlıklı bilgilere ulaşır.

“İstanbul Mektupları”, bir savaş muhabirinin keskin gözlem, tespit ve değerlendirmesinin dışında Türklerin günlük sosyal hayatından da onlarca örnek sunar. Özellikle de İmparatorluğun en değerli topraklarının elden nasıl çıktığını bizlere çok güzel anlatır. Düşman işgalinin, devletin başkentine ulaşmasına sadece 45 km. kaldığı bir dönemde, milletin gerek cephede gerekse cephe gerisindeki sosyal çürüme emarelerini yansıtan onlarca ibretlik olayı okuyucunun gözü önüne serer.

Yazarı ve eserini farklı kılan en önemli özellik ise Fatih Kerimî’nin inanmış, eğitim sevdalısı, kadınların eğitimsizliğinden adeta sürekli sancı duyan, modernleşmeci, yüksek kültürlü, işinin ehli birisi olmasıdır. Bu özellikleriyle, yurt içinde farkına varılamayan Türk toplumunun zaaf ve noksanlıklarını, bir yabancı gözlemci olarak keskin bir biçimde ifade edebilmiştir.

Kerimî; Türklerin düşmüş olduğu duruma karşı içinde çok büyük fırtınalar kopan, yüreği yangın yerine dönmüş bir aydındır. Karşılaştığı kişilerden birine -yüreğindeki yangının dumanı sayılabilecek- şu soruyu sorar: “Peki efendim, bir yıl içinde iki kıtadan çıkarıldınız, Afrika’dan çıkarmışlardı şimdi Avrupa’dan da çıkarıyorlar. Niçin endişelenmiyorsunuz? Böyle fevkalade zamanlarda niçin fevkalade fedakârlıklar göstermiyorsunuz? Kesilecekleri zaman koyunlar bile biraz olsun çırpınırlar. Rumeli’deki Müslüman ailelerin, kadınların ve çocukların kanlı gözyaşları sizin yüreğinize hiç mi tesir etmiyor?” (s. 170)

Fatih Kerimî, toplumsal olarak yaşanılan felâket ve bozgunları içselleştirerek yaşamaktadır. Yazdığı yazılarda kullandığı mürekkebin hammaddesinin gözyaşı ve alın teri olduğu söylenebilir.

Yazar adeta beyni, kalbi ve kalemiyle Türk toplumu ve devletinin 100 yıl önceki zaaf ve noksanlıklarının röntgen filmini, canlı fotoğrafını çekerek bizlere sunmaya çalışmıştır. Dönemin hayatını sosyal ve kültürel olarak anlamaya çalışanlar için Kerimî’nin eseri ihmal edilmeyecek malzeme sunmaktadır.

İstanbul Mektupları’nın konuyla ilgili okunması gereken kitapların başında geldiğini belirten bir akademisyenin kitap hakkında sarf ettiği şu cümlelere hak vermemek elde değildir. “500 senede kazandığımız, vatanımızın en değerli parçasını üç haftada utanç verici bir mağlubiyetle kaybettiğimiz dönemin sosyal psikolojisini aydın bir dost kaleminden yansıtan, henüz daha yasını dahi tutmadığımız korkunç bozgunun hâlâ yapamadığımız ancak yapmak zorunda olduğumuz muhasebesine katkı sağlayabilecek bir eser.”

Not: Bu yazı Türkiye Günlüğü dergisinin Yaz 2013 tarihli, 115. sayısında yayımlanmıştır.



[1]    Fatih Kerimî, İstanbul Mektupları, Yayına Hazırlayan: Fazıl Gökçek, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 367 sayfa. Eserin tanıtımında esere yönelik dipnot yazılmayacak, ilgili sayfalar metinde parantezle gösterilecektir.
[2]Fatih Kerimî, Avrupa Seyahatnamesi, Hazırlayan: Dr. Fazıl Gökçek, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, 143 sayfa.
[3]Fatih Kerimî, Kırım’a Seyahat, Hazırlayan: Hayri Ataş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2004, 128 sayfa ve http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3023.
[4] Yazarın İstanbul’da görüştüğü aydın ve devlet adamlarından bazıları: Dr. Abdullah Cevdet (Karlıdağ), Darülfünun Felsefe hocası Hilmi Bey, Trablus Kahramanı Enver Bey (Paşa), Yazar Halide Edip Hanım, İttihat ve Terakkînin Reisi Prens Sait Halim Paşa, yazar Ahmet Agayef (Ağaoğlu), İstanbul Kız İdadi Mektebi Müdiresi Nakiye Hanım, Maliye Mektebi Müdürü ve birçok mektepde ilm-i İktisat hocası Mustafa Zühtü Bey, Sosyolog Ziya Bey (Gökalp), Türkiye’nin pedegog âlimlerinden Sâtı Bey, Mizancı Murat Bey, Sadrazam Hakkı Paşa, Fatma Aliye Hanım, Yazar Ali Faik (Ozansoy), Eski Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Tanzimat Gazetesi’nin sahibi Lütfü Fikri (Düşünsel) Hilal-i Ahmer Cemiyetinin Reisi Doktor Besim Ömer Paşa, Hariciye Nazırı Prens Sait Paşa, Dâhiliye Nazırı Hacı Adil Bey, Eski Maarif ve Dâhiliye Nazırı ve Sadrazam Hakkı Paşa, Şair Nigar Hanım, eski Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Maarif Nazırı Emrullah Efendi, Ulemadan Mardinzâde Ebulula Efendi, Yazar Babanzâde Naim Bey,  Mehmet Akif (Ersoy), Sebilürreşat Mecmuasının Müdürü Eşref Bey, Defter-i Hakanî Nazırı Mahmut Esat Efendi, Diplomat ve Şair Abdülhak Hamit (Tarhan), Şeyhulislam Esat Efendi, Maarif Nazırı Şükrü Bey, Darülfünun Müdürü Sami Bey, Akçuraoğlu Yusuf Bey, Ünlü hatip ve yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Selim Sırrı (Tarcan), Doktor Akil Muhtar, Kazım Nami Bey, Şair Mehmet Emin (Yurdakul), Şair Celal Sahir(Erozan)’dır.
[5] Masami Arai, Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, Çeviren: Tansel Demirel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 172, (Türk Yurdu Mecmuası, ‘Merhum Ahmet Midhat Efendi ve Şimal Türkleri’ Fatih Kerimî, 3. yıl, 6. sayı, s. 161-163).
[6] Hikmet Özdemir vd., Ermeniler: Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004 s. 65-66.

10 Eylül 2013 Salı

LİMİTSİZ YAŞAM

Ülkemizde kişisel gelişim uzmanlarına/kitaplarına karşı önyargı had safhadadır. Kim bilir belki bu söz konusu yargıyı keskinleştiren sebepler hiç de az değildir. Kitaplardaki nasihat içerikli mesajlar, teorik olarak bilinenlerin sürekli vurgulanması, ayakları yere basmayan üslupta üst perdeden konuşulması, kaynağı belli olmayan şehir efsanesi tarzı anekdotların neredeyse her kitapta karşımıza çıkması ve en önemlisi de biyografi türüne müracaatın az olması istenmeyen önyargıyı beslemektedir.

31 yaşındaki kişisel gelişim uzmanı Nıck Vujıcıc’ın başlıkta ismi zikredilen kitabı diğer klasik kişisel gelişim kitapları türündedir.[1] Ancak kitabın kahramanının oldukça sıra dışı yaşantısı kendisini uzaktan-yakından tanıyan, bilen, etkinliklerine katılan, herkesin dikkatini çekmektedir.

NİCK VUJICIC KİMDİR?

Nick Vujıcıc, 1982’de Avusturalya’da sosyo-ekonomik düzeyi orta halli bir evde, doğuştan elleri ve kolları olmayarak dünyaya gelir. Annesi hemşiredir. Çok sık karşılaşılmayan bir durumdur, gerek ailesinin gerek kendisinin bu duruma uyum sağlaması hiç de kolay olmamıştır.[2] Yazarın Avusturalya yıllarına umutsuzluk ve ruhsal çöküntü hâkimdir. Anne-babanın yaşadığı hayal kırıklığı kolay atlatılamayacak boyuttadır. Bir ara çocuklarını evlatlık vermeyi bile düşünürler. Nick zaman zaman intiharı düşünmektedir. Ciddi bir intihar teşebbüsünde bulunur. Nick 12 yaşındayken ABD’ye taşınırlar. Orada imkânlar daha geniştir. 15 yaşından itibaren kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır. Örgün eğitimini aksatmadan hem de karma okullarda tamamlar.

Bugün yazar, kendi ihtiyaçlarını neredeyse başkasına muhtaç olmadan karşılayabilen, yüzme bilen, sörf yapabilen, kaykaya binebilen, bilgisayar ve klavye kullanabilen, bilardo oynayabilen, her türlü sosyal etkinlikten geri kalmayan bir kişidir. Hayata tutunduktan sonra Nick, yaşadığı zorlukları ve mutluluk iksirini nereden bulduğunu, birbirinden farklı ülkelerdeki binlerce kişiye anlatma yolunu tutar. Artık bir kişisel gelişim uzmanı, bir aktivist olarak birbirinden farklı 19 ülkenin hastane, ibadethane, yetimhane, okul, hapishane, stadyum ile toplantı salonlarında başarı ve mutluluğun formülünü anlatmaktadır. Konferansları ve hayatını konu alan DVD’ler birçok ülkede satılmaktadır. Başrolünü kendisinin oynadığı “Kolları Olmayan Adamın Tek Arzusu” filminde de yazarın başarıları anlatılmaktadır.

Gerek ailesi gerekse yazar inançlı-dindar biridir. Hep beraber sürekli dua ederler. Kilise’nin müdavimlerindendir. Umutsuzluktan umuda yolculuğunun başlangıcını Nick, “…sonunda bir çocuk olarak, Tanrının bizimle tek yoldan konuşmadığını anladım.” sözleriyle dile getirir. Diğer seçenekleri inceler. Sonunda aradığı cevabı bulur. Şükür ve tevekkül neredeyse kitabın her sayfasında vardır. Nick, sık sık Tanrının insanlara kaldıramayacağı yükü vermeyeceğini belirtir. Joni Eareckson Tada’nın “Sevdiğim Tanrı” kitabını önce annesi sonra da kendisi okur. Tada ile kader birliktelikleri vardır yazarın. Joni, 17 yaşında atletik bir yüzücüyken bir dalış esnasında boynunu kırarak felç olur, yaşadığı zorlukları kitabında anlatır. Nick gibi binlerce engelli ve yakınının sorduğu sorunun cevabının bir bölümünü Tada’nın kitabında bulur. “Atılan bir kurşun dahi hedefine kilitlenmiş giderken, bunun benim başıma gelmesi, bana yaratıcının hakkımda bir planı olduğunu gösteriyor.” Buna inanması ve bu yaklaşım çerçevesinde yaşantısını sürdürmesi hem günlük hayatını daha kolaylaştırır, hem de hayatta daha da mutlu olmasını sağlar.

Türk toplumunun önemli zaaflarından biri de bu alışkanlıklardır.  Ebeveynlerin çocuklarını aşırı koruma güdüsüyle yetiştirmesi ve bunun sonucunda gençlerin, tembel, hantal, mesleksiz yığınlar haline gelmesine neden oluyor. Normal şartlarda dahi çocuğuna aşırı merhamet gösteren büyüklerimiz, özellikle engelli çocukların bakımında, yetiştirilmesinde daha fazla koruyucu davranıyor. Böyle olunca engellilerin önemli bir bölümü hem bir ömür birilerine bağımlı yaşıyor, hem de hayatı kendine zindan ediyor. Nick’in cesareti dikkat çekmektedir. Ailesinin korucuyu yaklaşımına başta kendisi karşı çıkmaktadır. Günlük ihtiyaçlarını kendi karşılaması noktasında bazı pratik davranışları kolaylıkla yapar.[3]

Müellifin, kendisine olan özgüveni gözlerden kaçmamaktadır. Yazarın yaklaşımı yer yer vaaz veren din adamı, nasihat eden öğretmen gibi görülebilir. Hayatımızı mutlu kılma noktasında Nick’in önerdiği şeylerin hemen hepsini bilsek de, Nasreddin Hocanın hikâyesindeki gibi eşekten düşen benim halimi anlar misali, engelli birisinin ağzından çıkan bu öneri ve nasihatler daha tesirli olsa gerektir. Eseri okuyan birisinin, Nick’in yazarlık yönünü cılız bulması muhtemeldir. Ancak görselliğin ön planda olduğu bu çağda Nick’in sosyal yönünün gelişmiş olması dikkat çekicidir. Kolları ve bacakları olmayan insanlarla empati kurmak için dahi bu tarz kitapların okunması gerekmektedir.

[1] Nıck Vujıcıc, “Limitsiz Yaşamı” 224 sayfa, 2012, İstanbul, Mihenk Kitap 
[2] Bu konuda paylaşacağım iki anekdotun yerinde olduğunu düşünüyorum. Bir yakınımdan dinlemiştim. Televizyonda haberlerde izlemiş. Sanatçı Kemal Sunal’ın vefat haberini duyan annesi ağlarken şöyle demiş: “Allahım bula bula benim oğlumu mu buldun? Niye benim oğlum?” Bir arkadaşımın annesi kanser olduğu için onkoloji hastanesinde uzun süre tedavi olmuştu. Annesinin durumu dolayısıyla hastane ve doktorlara hemhal olan arkadaş, bazı hasta yakınları sık sık doktorlara şu soruları yöneltiyormuş: “Hastamız niye bu hastalığa tutuldu?, Biz de bu hastalığın emarelerinden hiçbirisi yoktu. Bu hastalık bize nasıl bulaşmıştır? Neden biz? vs..” doktorun verdiği cevap da ibretlik: “Bu sorunun cevabı tıbbın dışındadır”
[3] Nick’in kendi adına kurduğu
 http://nickvujicic.com, /http://www.lifewithoutlimbs.org/ sitelerde bol miktarda görsel malzeme mevcuttur.

5 Şubat 2013 Salı



KAZIM TAŞKENT’İN “YAŞADIĞIM GÜNLER”İ  
                                                                                                                

       97 yıllık ömrüne –çoğu akranından farklı olarak- dolu dolu birkaç ömür sığdırabilen, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nı iliklerine kadar yaşayan, genç cumhuriyetin önemli bürokratlarından, sigortacılık ve özel bankacılığın Türkiye’de yerleşmesinde gözden kaçmayacak atılımlar yapan Kazım Taşkent “Yaşadığım Günler”[1] isimli kitabı yazarak bu dünyayı terk eylemişti. Bahse konu olan kitabı ve Kazım Taşkent’i hatırlamak düşüncesiyle bu yazı kaleme alınmıştır.  

TANIMAYANLAR İÇİN KAZIM TAŞKENT

     1894’te Preveze’de bir memur çocuğu olarak dünyaya gelen Taşkent, Üsküp’te idadi (lise) eğitimini tamamladıktan sonra, Mühendis Mektebi’nde okumak için İstanbul’a gelir. -Binlerce eğitimini tamamlayamayan devrin ortaöğretim ve yükseköğretim öğrencileri gibi- Kazım Taşkent de kendisini çağın en büyük felaketi olan I. Dünya Savaşı’nın ortasında bulur. Yedek subay olarak amcası Esat Paşa’nın görev alanı Çanakkale Cephesi’nde, daha sonra da İstanbul ve Batum’da görev yapar.

  Savaşın hemen sonrasında yarım kalan yükseköğrenimini tamamlamak üzere dönemin hükümeti tarafından bursla ödüllendirilir. Almanya’da Braunschweıg ve Hannover’de Technische Hochschule’yu bitirdikten sonra kimya mühendisi olarak Türkiye’ye döner.

       İktisat Bakanlığı’nda bürokrasi hayatı başlar. İstanbul Sanayi Bölge Müdürlüğü’nde çalışır. Zonguldak Kömür Madenleri Genel Müdür Yardımcılığı’nı üstlendikten sonra şeker sanayiinde çok önemli görevlerde bulunur.
  
      Cumhuriyet döneminde Alpullu, Eskişehir, Turhal Şeker Fabrikalarının kuruluşunda görev alır. Bu fabrikaların müdürlüğünü yaptıktan sonra Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş Genel Müdürü olarak da uzun süre hizmet eder.[2] Devrin devlet adamlarının takdirini kazanan Taşkent, şeker sanayiindeki hizmetlerinden sonra, Doğan Sigorta Şirketi ve Yapı Kredi Bankası’nın başında 70’li yılların ilk dönemine kadar çalışır.

       Kazım Taşkent’i 1950-1952 yılları arasında TBMM’de CHP Manisa Milletvekili olarak görürüz. Özel sektörde üst düzey bürokrat olarak uzun yıllar çalışır. Bankacılık ve kamudaki bürokratlığın dışında ülkemizin kültür ve sanatına muhtelif katkılar sağlar. 1938’de çığ altında kalan çocuğu Doğan’ın hatırasını yaşatmak için Doğan Kardeş çocuk dergisi ve yayınlarını kurar.

      Kazım Taşkent, 48 yıllık çalışma hayatından sonra emekliye ayrılır. 1991’de İstanbul’da vefat eder. Yazar, yoğun çalışma hayatına rağmen bazı önemli notlar almaktan, günlük tutmaktan geri kalmaz. 30’lu yılların sonundan 30 Ağustos 1978’e kadar bunları biriktirir. Sonra bu çalışmalar kitap halinde yayımlanır.

        Bahse konu olan çalışma yazarın tuttuğu günlük ve notlardan oluşmaktadır. Günlükler daha ziyade düşünce yoğunluklu olup; notlar da aforizma ağırlıklıdır. Günlüklerde genelde tarih belirtilmiştir.

    Kitaptan anlaşıldığı üzere Taşkent, “eğitim”, “insan”, “doğa”, “doğu”, “batı”, “medeniyet”, “din”, “Atatürk”, “uygarlık”, “aydın”, “halk”, “cumhuriyet”, “ahlak”, “hürriyet”, “şahsiyet”, “politika(cı)” gibi kavramlar üzerine çok ciddi kafa yormuştur. Bu emeğin ürünü olarak yerinde tespit ve değerlendirmeler dikkat çekmektedir. Kendisine ait vecizelerin sayısı ancak yüzlerle ifade edilebilir.  
       
   Bazı kavramlar hakkında söylenen aforizma ve vecizelerin birbiriyle örtüşmesi, benzemesi ve aynı olması dikkat çekmektedir. Hâlbuki vecizelerin sahipleri birbirinden çok farklı çağlarda yaşayan yazar ve düşünürler olabiliyor. Burada birbirlerinin vecize ve atasözlerini taklit etme ve intihal hali gibi bir durum akla gelebilir, şüphesiz böyle olanlar da vardır. Ama şu da bir vakıadır ki; birbirlerinden habersizce aynı olayı, aynı olguyu, aynı sancıyı, aynı şeyi düşünenlerin aynı sözü doğal olarak söylemesi de muhtemeldir. Örneğin, aynı coğrafyada yaşamayan iki milletin atasözlerinde dahi tıpa tıp benzeyen atasözleri olabiliyor. Burada sözün vermek istediği ana fikirden daha ziyade, söyleniş şekli önem kazanıyor. Daha doğru bir ifadeyle sözün sanatsal bir şekle bürünmesi, estetik bir tarzda sunulması söze orijinallik katabiliyor.

      “Yaşadığım Günler”de yer alan yazara ait aforizma ve vecizeleri okuyanlar daha değişik kitap ve kaynaklarda da benzer sözlerle karşılaşabilir. Batılılaşma hikâyemiz başladığından beri batı zihniyetinin içeriğinden daha ziyade batının vitrini, dış görünüşünü örnek almışız, yanlış olan batılılaşma yolculuğumuz bizi hedefe ulaştırmıyor şeklinde ifadeleri çok duymuşuz. Kazım Taşkent’in bu konudaki tespiti akılda kalacak bir ifade tarzındadır:
“Bana öyle geliyor ki, biz dünya medeniyetini kendimize eş olarak değil de metres olarak tutmak istiyoruz. Onunla ilişkilerimizden doğacak çocukları benimsemedikçe sorumluluk artmayacak ve bizim batı uygarlığına erişme hevesimiz böyle boşlukta kalacak.”

TAŞKENT’İN GÖZÜYLE “ATATÜRK VE ATATÜRKÇÜLÜK”[3]

      Osmanlı’nın son dönemine tekabül eden ardı sıra yaşanılan savaşların tanığı olup da imparatorluğun sönmekte olan küllerinin üzerinde yepyeni ülke ve devlet inşa edenleri görenlerin önemli bir kesimi gibi Taşkent de Atatürk’e hayrandır. Aynı zamanda erken cumhuriyet dönemiyle birlikte iş ve bürokrasi hayatına atılan Kazım Taşkent, Atatürk’ü değişmez bir patron, kendisini de onun emrinde bir işçi olarak görür. Kazım Taşkent, özellikle şeker fabrikaları genel müdürlüğü yıllarında yaptığı hizmetlerinin karşılığı olarak Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Celal Bayar’ın takdir ve tebriklerini kazanır.

      Yazar, Atatürk’ün fikirlerinin gerek yaşadığı dönemde gerekse kendisinden sonraki devirde iyi anlaşılamadığını, onun düşüncelerini anlamaya yönelik gerekli çabanın gösterilmediğini belirtir. Atatürkçülük ve çağdaşlık adı altında gördüğü yanlışlıkların, çarpıklıkların üzerine gider. Eski devrin yobazı ile yeni dönemin yobazını karşılaştırır: “Eski yobaz başına sarık sarar, lata giyer, Kur’an-ı ezberlerdi. Bugünün yobazı kafasına silindir şapka geçiriyor, frak giyiyor ve Batı’nın kitaplarını ezberlemeyi marifet sayıyor.” Atatürk’ün tasavvur ettiği kalkınma hamlesini özellikle okumuşların anlamadığı için bu kalkınma hamlesinin yarıda kaldığını söyler.

      Atatürk’ün siyasi mirasçılarına şu uyarıyı yapar. 12 Mart 1971 muhtırasının verildiği gün günlüğüne kaydettiği satırlar ilginçtir: “Memleketi sırat köprüsünden geçirme işi yine orduya düştü. Sivil aydına Atatürk’ün manevi mirasından hiç mi bir şey düşmedi ki, toplumu yönetim işi sık sık askerlere veriliyor? Askerin işi bu değil…”

     Yazarın en çok eleştirdiği, rahatsız olduğu kesim kuşkusuz siyasiler ve aydınlardır. Kendisi de bir dönem milletvekilliği yapmıştır. Türk siyasetinin kumaşının kendisine yakışmadığını düşünerek aktif siyasetten geri durur. Günübirlik politika ateşinden kendisini uzaklara atmayı başarır. Liyakatsiz insanların önemli bir kesiminin üst basamaklara çıkmak için en müsait araç olarak politikayı gördüğünü belirtir. Her iktidarın yakınında ve yanında bulunanların mal bulmuş mağribi gibi ganimet paylaşımı içerisine girdiklerini beyan eder. Taşkent, en sivri eleştiri oklarını Türk aydınına atar. İşte atılan oklardan bir örnek: “Doğulu aydının az işleyen yeri kafasıdır, çok işleyen yanı dili ve kalemidir; durmadan işleyen tarafı da, duyguları ve istekleridir.”

     Ülkemiz siyasetinde Türk solunun aktörlerinin ezici çoğunluğunun onlarca yıldır tuzu kuru, elit insanlardan oluştuğuna ve bu insanların halka doğru yönelmediğine, din ile arasında en iyimser bir ifadeyle soğukluk ve resmiyet olduğuna dair yaygın bir kanaat vardır. Taşkent, yazılanlardan anlaşıldığına göre sol düşünce yapısına sahiptir. Ancak değinilen sol bakış açısından çok farklı bir duruşu vardır. Böylesi yaklaşımı da sürekli eleştirir. Çok iyi eğitim almış, yurt dışı tecrübesi olan küçümsenemeyecek sayıda kalifiye insanımız olmasına rağmen bunların memleketini ve insanını tanımadıklarını söyler.(s.37)[4] Yazar diplomasız, güngörmüş insanlardan duyduğu arifçe sözleri kayıt altına alır. Amcası Esat Paşa’nın seyisinden 10 yaşında duyduğu “Tükürük ağızdan çıktıktan sonra pis olur” sözünü hiç unutmaz. Halkın aklından, bilgisinden daha ziyade tecrübe ve sezgisine önem verir.

   Menderes’in milyonlarca insan -özelikle de taşra ve köylüler- tarafından efsane hale getirilişini anlamlandırırken 57 seçimleri sonrasında bir köylüden dinlediği tespite hak verir: “Eskiden çarığım yırtıktı, çorabım yoktu, elbisem partaldı, hayvanımın kemikleri çıkmıştı, arabam kırıktı, pulluğum yoktu, şimdi o günlere bakarak çok iyi görünüyorum. Ama hiçbiri benim sayılmaz beyim, hepsi Ziraat Bankası’nın”.[5]

      Koca koca rütbeleriyle makamları dolduran insanların irtica ile mücadele namına yaptığı yanlışlıklar kolay kolay unutulmayacak mahiyette olup muhtemelen uzun süre hafızalardan silinmeyecektir. Yobaz ile samimi Müslümanın ayrımı noktasında aslında çok basirete gerek yoktur. Yazar bu konuya yaklaşırken samimi, ihlaslı insanları rencide etmez. Özgürlüğün tanımı ve sınırlarını çizdiği şu tespite kim katılmaz ki: ”Özgürlük, kendinden utanmanın, insandan utanmanın, topluluktan çekinmenin, Allahtan korkmanın ortamında uygarlıktır. Bunların olmadığı yerde, özgürlük, en korkunç insanlık hastalığı anlamı kazanabilir.” Kitabı okurken sık sık insanın aklına şu düşünce gelmiyor değil. “Keşke Türk soluna Taşkent’in düşünceleri mayasını verseydi. Kim bilir Türk siyaseti belki bu kadar kutuplaşmayabilirdi”

      Genelde Doğu ve Müslüman âlemini, özelde Osmanlı ve Türk insanını anlamaya yönelik Batılı seyyah, misyoner, politikacı, diplomat, gazeteci, aktivistin eserlerinde karşılaştığımız sağlıklı, nitelikli tespitlere Kazım Taşkent’in kitabında da karşılaşmaktayız. Bunlardan birkaçını numunelik olarak şöyle sıralayabiliriz:

·         Doğulunun bir konuda üstünlüğü kabul edilebilirse, o artık her konuda kendini üstün görmeye başlar.

·         Doğulu eleştirirken düşüncenin, yönetirken duyguların adamıdır.  Muhalif iken en parlak fikirlerin savunucusu, iktidara geçince de kişisel isteklerinin takipçisi kesilir.

·         Batıda fedakârlığın en güzel örneklerini sorumluluk taşıyanlar verirler. Doğu’da ise fedakârlık sade vatandaştan, yoksun halktan beklenir.

·         Okumamış Doğulu gözüyle görür, kafasıyla düşünür ve yüreği ile inanır. Doğulunun okumuşu ise, kafasıyla görür, gözüyle düşünür ve midesiyle inanır.

·         Benim memleketimde Doğuyu sevmezler, ama saygı gösterirler. Batıyı severler fakat gereken saygıyı göstermezler.

Kitapta özellikle Doğu-Batı insanı ve zihniyeti, bizim insanımızın zaafları ve kötü alışkanlıklarından önemli bir kısmının hâlâ geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Bazı tespitlerin de yazıldığı dönem itibariyle doğru olan, ama bugün şekil ve nitelik değiştirdiğini söyleyebiliriz. 70’li yılların başında bir tespitinde şunu söyler: “Bu ülkenin fakir çocukları ideolojik ve siyasi kavgalarında, zengin çocukları da trafik kavgasında hayatını kaybetmektedir.” Diğer taraftan yazarın tespit ve gözlemlerindeki yargılardaki genellemeler de dikkat çekmektedir. Örneğin; “Doğulu hisseder, Batılı düşünür; Batılı düşünür, Doğulu konuşur; Batılı konuşur, Doğulu ya susar ya bağırır.” gibi bazı genellemeler oldukça fazladır. Söz konusu genellemeler de yer yer oryantalist ruh kendisini gösterir. Bu yargıların keskin olması bu şablonun dışındaki insanlar hakkında acımasız hükümlere davetiye çıkarma anlamı taşıyabilir. Her ne kadar yazarın kitabı yazarken ki amacı “Bizden adam olmaz, biz toplum olarak ağzımızla kuş tutsak dahi bir yerlere gelemeyiz..” gibi yaklaşımlar olmasa da kitabı okuyanların aklına milletimizin toplumsal özgüvenini zedeleyecek fikirler gelebilir. [6]  

DEĞERLENDİRME

     Özellikle Doğu-Batı insanın benzer ve farklılıkları, bizim insanımızın zaafları, güçlü yanları, hakkında gözlem ve tespitleri hem ilginç hem de yerindedir. 20 yüzyılın başında gerek toplumsal olarak yaşadığımız sıkıntılar ve trajediler, gerek kendisinin yaşadığı bireysel sıkıntıların kendisini olgunlaştırdığı satır aralarından fark edilmektedir. Aynı zamanda kendisini yenileme, geliştirme, birbirinden farklı meslek grubundaki insanlar ile teşriki mesaide bulunması, öbür yandan yurt dışında öğrenim görmesi, yabancı birçok dostunun bulunması, Doğu-Batı insanı ve zihniyeti üzerine çok kafa yorması gibi etkenler üst üste binince çok sağlıklı tespit ve gözlemlerden oluşan kitap oluşmuştur.

    Yazarın günlüğünün 1 Nisan 1973 tarihli sayfasına yazdığı satırlar, hem kendisinin özgeçmişi ve hem de kitabın bir hülasası sayılabilecek niteliktedir. Beri yandan da anlatılan sadece kendi hikâyesi olmasa gerekir. Osmanlı Devleti’nin son çırpınışlarını, yıkılan imparatorluğun küllerinden bir devlet çıkartan nesillerin acı, yokluk ve başarıları şeklinde de okuyabiliriz:

     “Doğuşumdan Meşrutiyet’e kadar geçen on altı yıllık hayatımda, kıskanılacak, özlenecek ya da acınacak bir yanım olmadı. Ufak bir memur çocuğu idim. Sonra eğitimimi bitirdim. Meşrutiyet’in fırtınaları, Balkan Harbi faciaları içinde yükseköğrenimime başladım. Birinci Dünya Savaşı’nda ölüm kol geziyordu, canlı kaldım. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra memleketime ve bana dünya cennetinin kapıları açıldı. Atatürk’ün ölümüne kadar hepimiz yollardaydık, bir şeyler yapıyorduk. Sonra bir sis ve İkinci Dünya Savaşı’nın karanlıkları, korkulu geceler, açlık korkusu… İkinci Dünya Savaşı da bitti. Arkasından dertler, dertler ve şimdi Atatürk’ün ilk gösterdiği amaca varmak için yol arıyoruz.” (s. 25)

     Son olarak her ne kadar kitabın türü hatıra kategorisinde belirtilmiş olsa da hatıradan çok daha fazlasını ifade ettiği söylenebilir. İlgili kişilerin okuduğunda emsallerinden daha fazla istifade edeceği, çok ciddi bir eser olarak değerlendirilebilir.  

  Not 1: Kitaptaki aforizmalardan hoşuma giden, orijinallik belirtisi olanları arşivime kaydettim. Yaklaşık 35 sayfa tutarındaki bu vecizeleri okumak isteyenlerle paylaşmak isterim. Talep edenler e-posta adresime  ikizkuyu@yahoo.com bir mesajla ulaşırlarsa söz konusu kitabın beyni sayılan bölümleri gönderebilirim.
    Not 2: Bu yazı Türk Yurdu dergisinin şubat 2013 tarihli, 306. sayısında yayımlanmıştır.

 [*] Eğitimci, E-posta: ikizkuyu@yahoo.com
[1] Kazım Taşkent, “Yaşadığım Günler”, 302 sayfa, 3.Baskı, 2008, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları
[2] Şeker Fabrikaları eski Genel Müdürlerinden -gazeteci Nuriye Akman ile Yazar Ali Ural’ın babası- Kemal Ural’ın kitabı da bu kitap türünde olup tadı damağımda kalan güzel bir eser olarak zikredebilirim. (Kemal Ural, Küçük Şey Yoktur, Şule Yayınları)
[3] Kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün 1931 Ocak ayının son haftasındaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir il kongresindeki yaptığı konuşmadan bir bölüm bulunmaktadır. Parti kongrelerinde buz gibi hakikat ifade eden bu tarz konuşmalar ile ülkemizde pek karşılaşılmaz. Dolayısıyla Atatürk’ün konuşmasından bir sayfalık bölümü buraya alıntılamak istiyorum.   
“Noksanlarımız, mesela, yarım yüzyıllık bir ihmalin sonucu olsaydı belki bu kadar düşünmezdik; fakat biliyorsunuz ki bunlar yüzyılların biriktirdiği noksanlıklardır, bu noksanları neslimiz, hatta bizden sonraki gelecek kuşaklar uzun yıllar ve çok çalışarak ancak tamamlayabileceklerdir. Başka türlü düşünmek hayalcilik olur. Biz memleketi birkaç yılda cennete çevirmek hülyasına kapılmış değiliz. Yapacağımız şeyler hakkında kamuoyu aldatıcı vaatlerde bulunmamayı ilke olarak benimsemişizdir. Memleketi imar edeceğiz dediğimiz zaman, bilinmelidir ki, yapabileceğimiz her şeyi yapacağız. Ama memleketi imar yolunda çalışırken, vatandaşları en hafif yükümlülükler altında bırakacak da değiliz. Bunun tam karşıtı olarak, bütün vatandaşlar, gerektiğinde ağır yükümlülüklere ve her türlü fedakârlığa katlanmak zorunda kalacaklardır. Çünkü yapılması gereken şeyleri şu ya da bu kişiler değil, hep beraber yapacağız. Benim anlayışıma göre: Vatandaşların şunu isterim, bunu isterim demeleri; şunu, bunu yapmaya mecburum anlamına da gelir. Toplum, maddi ve manevi ve mali olanaklarını bu uğurda kullanmadıkça, amacımıza varamayız.
            Arkadaşlardan tekrar tekrar rica edeceğim. Kamuoyuna daima gerçeği söylemek görevimiz olsun. Sözlerimiz, herkesin hoşuna gidecek sözler değil, milleti yükseltecek gerçekler olmalıdır. Türk kamuoyunu, gerçekleri içine sindirecek ve onlara doğal olarak sahip çıkacak bir olgunluğa eriştirmeliyiz. Toplum, şuradan buradan gelecek günlük fikirlere, yalancı ve aldatıcı telkinlere kapılmamayı huy haline getirmelidir. Önce başarmamız gereken, bütün atılımların üstünde tutulması gereken çaba bu olmalıdır.
            Arkadaşlar, amacımız gün kazanmak değildir; bütün hayatımızı gerçek hedeflere yöneltecek, millete, günün birinde, eliyle tutabileceği maddi eserler verebilmektir. Şimdiye kadar, zaman, tarih, olaylar, izlediğimiz bu yolda bizi aldatmamıştır. Bu yol üzerinde, her gün daha çok aydınlanarak hedefe doğru yürüyeceğiz. Bizimle birlikte beraber yürümek istemeyenlere bir şey diyemeyeceğiz. Onlar da istedikleri gibi hareket ederler. Bize karşı çıkmaları bizi asla üzmez, belki uyarır, bizi daha dikkatli yapar. Yalnız, bizi geriye götürecek olanların seçecekleri yöne asla katlanamayız. Bunu kanunlara dayalı olarak yapıyorlarsa, o kanunları değiştiririz. Gerekirse ve başka çaremiz kalmazsa, bu yolda her şeyin üstüne çıkarak, amacımıza doğru ilerlemekte asla duraksamayız.” (s.262)
[4] Birkaç yıl yurtdışında -özellikle de ABD ve Avrupa ülkelerinde- bulunan kadim bir dostum, buradaki gözlemlerini anlatırken Türkler hakkında Kazım Taşkent ile aynı paralelde tespitte bulunmuştu. “Uzun zamandır dışarıda yaşayan sosyo-ekonomik, kültürel ve eğitim durumu düşük olan vatandaşlarımız Türk televizyon kanallarının dışındakileri izlemiyor. Bunun karşısındaki durumlara sahip olan aydınlarımız da bulunduğu ülkenin veya yabancı kanalların dışında bir Türk televizyon kanalı izlemiyor.”
[5] O dönemin muhalefet liderlerinden Osman Bölükbaşı da Demokrat Parti dönemine ilişkin eleştirisini bir cümlede özetleyerek şu şekilde belirtir: ‘Köye çeşme getirdiler amma adalet, müsavat ve hürriyet çeşmelerini kuruttular”  Fatih Artvinli, Seraba Harcanmış Bir Ömür: Osman Bölükbaşı, 111 sayfa, 1.baskı, 2007, İstanbul, Kitap Yayınevi, www.kitapyayinevi.com
 [6] Tolstoy Diriliş romanında genellemelerin bizleri yanlışlara götüreceğini unutulmayacak bir benzetme ile anlatır: “Çok yaygın bir yanlış inanış vardır.  Her insanın belirli bir özellikleri olduğu söylenir. Sözgelimi, biri için iyidir, kötü huyludur, aptaldır, çalışkandır, tembeldir, vb. denir. Oysa hiç de böyle değildir. Bir insanın çoğunlukla iyi, çoğunlukla akıllı, çoğunlukla çalışkan olduğunu, ya da bunun tersini söyleyebiliriz. Ama bir insan için iyidir ya da akıllıdır, bir başkası için de kötüdür ya da aptaldır dersek yanlış olur. Gelgelelim hep böyle ayırırız insanları. Çok yanlış bir davranıştır bu. İnsanlar nehirlere benzerler: Hepsinden aynı su akar, ama her nehir kâh daralır, hızlı akar, kâh genişler durgun akar, kâh tertemizdir, kâh bulanık, kâh soğuk, kâh ılık. İnsanlar da öyledirler. Her insanda kişioğlunun genel özelliklerinin özü vardır. Bazen bunlar, bazen ötekiler çıkar üste. İyi ya da kötü olur. Bazı insanlarda bu değişiklik pek belirgindir, kesindir. Nehlüdof.” (Lev Tolstoy, Diriliş, Çev: Ergin Altay, s.208, 5. Baskı, 2009, İstanbul, İletişim Yayınları)