14 Kasım 2014 Cuma



Abdullah Mollaoğlu'nun "Diyarbakır Tutanağı" isimli kitabını zevk alarak okudum. Abdullah Bey, Emniyet Camiasının muhtelif birim ve görevlerinde çalışmış, hâlâ Emniyet Müdürü olarak görev yapmaktadır. 2006-2009 yılları arasında Diyarbakır merkez ile Kulp'ta emniyet teşkilatında çalışmış. Emniyet camiasında kitap yayınlayanlar daha ziyade emekli sonrası hatıra eksenli yazmaktadır. Abdullah Bey, eli kalem tutan bir emniyet görevlisidir. Diyarbakır yıllarını "Diyarbakır Tutanağı" isimli çalışmasında dile getirmiş. Buradaki izlenimlerini, Diyarbakır insanını devletine bakışını, terör örgütünün insanlara verdiği tahribatı, Diyarbakır'da polis olmanın zorluklarını, Diyarbakır'ın kültürü ve tarihini, Türkçenin Diyarbakır'daki gücünü vs. gibi birçok konuda düşüncelerini kitapta yazmıştır. Yazara kitap eksenli bir mülakat gerçekleştirme teklifinde bulunduk. Sağ olsun, bizleri kırmadı. Teklifimize evet cevabı verdi. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. 


Soru: Kitaplarınızda özgeçmişiniz belirtiliyor. Size kendinizin özgeçmişini anlattırmak istesek nasıl bir cevap verirsiniz efendim?

Hepi topu 38 yıllık bir hayat hikâyesi benimki. İzmir’in Karşıyaka ilçesinde doğmuşum. Ailemizin kökenleri bir koldan Malatya’ya diğer koldan ise Balkanlar’a dayanıyor. Yaklaşık yüz yıldır İzmir’deyiz. Yani gerçek anlamda doğu-batı senteziyim. Sıradan bir çocukluk ve ilk gençlik dönemi yaşadım. Sonra da çocukluk mesleğim olan polisliğe girdim. 1994 yılında İstanbul Polis Koleji’ni, 1998’de de Polis Akademisi’ni bitirdim. Yani toplamda sekiz sene yatılı olarak okudum. İlk olarak Bursa’ya, ardından da Diyarbakır’a atandım. Meslek hayatım boyunca daha ziyade karakollarda ve asayiş birimlerinde çalıştım. Çocukken aynı zamanda yazar da olmak istiyordum. Sanırım uzunca zamandır bu hayalimi de gerçekleştirmek üzere çabalıyorum. Ortaokul yıllarından bu yana peşinden koşturduğum bu sevdam yavaş yavaş meyve vermeye başladı. Önce hikâyelerim Türk Edebiyatı, Varlık, E, Dergâh, Sıcak Nal, Kitap-lık ve Yedi İklim dergilerinde yayımlandı. 2001 yılında öykü dalında Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nün sahibi oldum. ‘Merdiven Boşluğu’ adlı hikâye kitabım 2012’de çıktı. Bunu Diyarbakır hatıralarını içeren ‘Diyarbakır Tutanağı’ ve polislik üzerine denemelerden oluşan ‘İsalar, Musalar ve Polisler’ adlı kitaplar izledi. Halen İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde Hukuk İşleri ve Soruşturma Şube Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyorum. Evli ve bir çocuk babasıyım.


Soru: Sizi bu çalışmaya iten saikler nelerdir efendim?

Paylaşma isteğinden kaynaklandı sanırım. Hani gökyüzüne bakarken bir yıldızın kaydığını görürsünüz ve bu görüntüden en yakınınızda kim varsa ona haber vermek istersiniz. Aynı o şekilde ben de üç yıl boyunca yaşamış olduğum Diyarbakır coğrafyasında gördüklerimi, yaşadıklarımı ve hissettiklerimi paylaşmak istedim. Bu paylaşım sözlü de olabilirdi gerçi ama ben sanırım kalıcı bir paylaşımda bulunmak istedim ve zihin defterimde biriktirdiklerimi vakti zamanı gelince ete kemiğe büründürdüm. Çünkü herkesin orada bulunma imkanı yoktu. Diyarbakır’ı hayatlarında hiç görmemiş ve muhtemelen de görmeyecek olan insanların bu bilgi ve gözlemlerden mahrum kalmalarını istemedim.


Soru: Neticede yaptığınız bu çalışmanın başaktörü Diyarbakır'dır. Gerek günümüz, gerekse daha önceki dönemlerde Diyarbakır konulu yazılan eserler ile kitabınızın farkı nedir acaba?

Diyarbakır üzerine pek çok kitap yazılmış. Bu anlamda Diyarbakır’ın şanslı bir il olduğu söylenebilir. Bilimsel çalışmaların yanı sıra sanat eserleri de var, hatıra içerikli olanları da. Benim çalışmam da onlardan biri. Ben de bu şehirde bir süre kaldım ve hatıralarımı yazdım. Arada bir fark aranacaksa benim çalışmamın Emniyet kaynaklı ilk çalışma olduğu göz önünde tutulabilir. Diyarbakır’a tercih dışı olarak atanan yani kendi iradesinin dışında bu şehre gelip yaşayan ve bir daha da muhtemelen gelmeyecek olan bir polisin kaleme aldığı metinlerden oluşuyor Diyarbakır Tutanağı.

Soru: Sizin yazdığınız kitaplardan sadece bu eserinizi okudum. Olay ve olgulara yönelik müthiş bir hafızanız var. Ya da muhtelif notlar alıyorsunuz. Kitabı yazarken bunlardan istifade ettiğinizi düşünüyorum. Ama kitabı okurken bunların bilerek kısaltıldığına dair bir izlenime kapıldım. Acaba yazdıklarınızdan yanlış bir çıkarımda mı bulunuyorum? Niyet okumaları mı yapıyorum?

Yaşadığım veya gördüğüm her şeyi yazdığımı söyleyemem. Yazmama gerekçem ise iki türlü. Birincisi, bir şehirde yaşadığınız her şeyin ille de kitabî bir karşılığı bulunmayabiliyor. Yani Ankara’da, İstanbul’da yaşayabileceğiniz bir olayı Diyarbakır’da da yaşayabiliyorsunuz ve bunun da yazma değeri olmayabiliyor. İkinci sebep ise içimde oluşan Diyarbakır sevgisi olabilir. Ben bu kitapta mümkün mertebe şehrin ve halkın güzelliklerini yazmak istedim. Bir rapor değil benim çalışmam. Bilimsel bir eser de değil keza. Gönlüm neyi yazmak istediyse onu kaleme aldım. Tabii bunları yazmadan önce de küçük küçük notlar tuttum. Gözlemlerimi, hatıralarımı biriktirdim. Ve ardından, Diyarbakır’dan ayrıldıktan iki sene sonra İzmir’de oturup yazdım her şeyi.

Soru: "Diyarbakır Tutanağı" isimli çalışmanız "anı", "şehir kitaplığı", hatta bazı bölümler "hikâye" türünde denilebilir. Eserinizi siz hangi türde görüyorsunuz?

Bu çalışma için hatırat da denilebilir şehrengiz de. Evet, orada görüp yaşadıklarımı kaleme aldım ben. Ama aynı zamanda şehrin tarihi eserlerini, toplumsal hayatını da tasvir etmeye çalıştım. Bunları soğuk bir üslupla vermektense hikayenin imkanlarından faydalanarak yaptığım da doğru. Kaldı ki edebiyat dünyasının fanilerinden biri olarak kendimi ‘hikâyeci’ olarak niteleyebileceğimi düşünüyorum. Yayınevi ise hatırat türünde değerlendirdi kitabı. Hepsi makbuldür bu yüzden bence.

Soru: Diyarbakır'ın tarihi ve güncel fotoğrafını yansıtmaya çalışmışsınız. Dün olduğu gibi bugün de Diyarbakır merkezde Türkçenin ağırlığına dikkat çekmişsiniz. Çarşıda, pazarda, yaygın dilin Türkçe olduğuna, stadyumda dahi Kürtçe tezahürat yapılmadığına değinmişsiniz, kırsalda değil de merkezde Türkçenin hâkim dil olduğunu belirtmişsiniz. Bildiğim kadarıyla bu gündeme gelmeyen/getirilmeyen bir durum. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
                                   
Açıkçası ben de Diyarbakır’a gelmeden önce şehirde Türkçenin hakim bir dil olduğunu düşünmemekteydim. Çünkü maalesef öyle bir algı yaratılmış durumda. Gerek siyaset anlamında yapılan açıklamalarda gerekse medya üzerinden yürütülen tartışmalarda Kürtçe aşırı derecede ön planda tutuluyor. Ve dışarıdan bakıldığında Diyarbakır’da sadece Kürt kökenli insanların yaşadığı, bunların şehirde sadece Kürtçe konuştukları ve kültürel olarak da burada Türk kültürünün esamisinin bile okunmadığı şeklinde yanılgılara kapılabiliyor insan. Tabii herkesin kalkıp Diyarbakır’a giderek bu algının gerçek olup olmadığını test etmek gibi bir imkânı yok. Diyarbakır’a dışarıdan gelenlerinse şehrin gerçeklerini anlatma anlamında çok başarılı olduklarını söyleyemem. Mesela buraya atanan memurlar var. Normal şartlarda onların hakikatleri bağırırcasına anlatmaları gerekir değil mi? Maalesef memurlarımızda bu yönde bir çaba yok. Memur derken askerini polisini öğretmenini imamını da katıyorum işin içine. Siyasetçiler ise her hal ve şartta tabiatlarının gereğini yapıyorlar. Bu şartlarda da Diyarbakır’daki Türkçe gerçeğini vurgulamak benim gibi esas itibariyle konuyla doğrudan alakası bulunmayan birisine kalıyor. Ben yeni bir şey keşfetmiş değilim. Sadece bazı gördüklerimi işaret ettim. Örneğin Diyarbakır türkülerini hatırlattım. Memleketimizin hemen her yanında okunur oysa bu türküler. Ama nedense bu türkülerin Diyarbakır Türkçesi’nin birer parçası olduklarını idrak edemez insanlar. Söyler geçer. E, bu türküleri uzaylılar gelip de yakmadı ya Diyarbakır’da? Bir de şu var. Türkçenin gerçekliğini vurgulamak Kürtçeyi inkâr olarak algılanmamalı. İki dilin hakkı da verilmeli. Zaten Kürtçenin anlamsız yere inkâr edilmesi yüzünden bu hallere gelmedik mi? Ama ne olursa olsun Diyarbakır’ın şehir dilinin Türkçe olduğu akıllardan çıkarılmamalı. Ve bu şehrin adı da Türkçedir. Kimileri ‘Amed’ diye bir şey tutturmuşlar ve zorlaya zorlaya bunu gündemde tutmaya çalışıyorlar. Oysa dilde zorlama olmaz. Bu şehrin hakim dili Türkçedir ve adı da Türkçeden gelmektedir. Esnafı çarşıda Türkçe konuşmaktadır. İnsanlar otobüste minibüste bu dili kullanmaktadır.

Soru: Kitapta Diyarbakır insanın devlete bakış açısını anlatırken, insanların özellikle neredeyse çoğunluğunun Başkent denildiğinde "Ankara" aklına geldiğini, "Kürdistan" isimli ayrı bir devlet kurma özleminde olanların sayısının kamuoyunda bir partinin oylarına bakılarak, çok fazla olmadığını belirtmişsiniz. Özellikle dükkânına "Gaffar Okkan", çocuğuna "Ali Gaffar Okkan" koyanların hiç de az olmadığını, ama milli bayramlarda ve önemli günlerde ev ve iş yerlerine Diyarbakır merkezde hiç bayrak asılmadığını belirtmişsiniz. Yine bu minvalde yıllardır ismi terörle anılan Kulp ilçesinde ülkenin diğer bölgelerindeki gibi dükkânına bayrak asanlar olduğunu vurgulamışsınız. Bu çelişkiyi izah ederken, anladığım kadarıyla "Sessiz Kürtler"in düşüncelerini demokratik bir ortamda dile getiremediğini, düşünüyorum. Terör örgütünün bütün Kürtlerin temsilcisi gibi çalıştığını, bunun da uzun vadede, özellikle gariban, "Sessiz Kürtler"in zararına olacağına inanıyorum. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Haklısınız. Sessiz Kürtler tanımlamanız da gayet yerinde. Mesele o Kürtler’in sesini duymakta zaten. Ankara’da durarak duyulmuyor o ses. Veya memleketin herhangi bir yerinden. Ta oraya kadar gidip kulağınızı eğmeniz gerekiyor bir anlamda. Çünkü oradaki insanlarımız o derecede ürkütülmüş, sesleri o derecede kısılmış. Fısıldayarak konuşuyorlar bir anlamda. Çünkü korkuyorlar. İçlerindeki duyguları tamamen ifade edemiyorlar. Şurası bir gerçek ki o bölgedeki halkımız artık devletten korkmuyor. Çünkü devlet görevlilerinin bir sınırının olduğunu, o sınırdan ileri bir harekette bulunamayacağını, kendisine zarar vermeyeceğini biliyor. Ancak halk terör örgütünden korkuyor. Çünkü örgütün sınırının olmadığını, onu dizginleyecek ve sorumlu tutacak bir yazılı hukuk metninin olmadığını biliyor. Bu yüzden de kendisini gerçek anlamıyla ifade edemiyor. Örgüt kepenk indirmesini istiyor ve halk da sırf korkudan dolayı indiriyor. Bu görüntüyü memleketin başka noktalarından televizyonda seyreden vatandaşlar da Diyarbakır’daki insanların terör örgütünü gerçekten de desteklediğini sanıyor. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Bu yüzden bölge ve Diyarbakır hakkında hüküm verilirken genellemelerden kaçınılmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Ve bu anlamda çarenin de hukuk devletinde olduğunu, hukuk devleti ilkesini bütün kurum ve kurallarıyla birlikte tesis etmemiz ve yaşatmamız gerektiğini düşünüyorum.

Soru: Diyarbakır'da kaçak elektrik ve sigaranın yaygınlığı konusunda kamuoyunda bir yaygın kanaat var. Bunu üzülerek sizde teyit ediyorsunuz eserinizde. Bu şekilde istismarın çok boyutlarda olduğunu, bunu yapanların yaptığı işin doğru olduğuna neredeyse inandırıldığını, buna gerekçe olarak da "yahu adamlar dağa mı çıksınlar, ne yapsınlar" gibi bir anlayışın uzun vadede tehlike saçacağını söylüyorsunuz. Bu konuda vicdani olarak herkesin sesini yükseltmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

Elbette. Az önce zikrettiğim gibi bu konuda da çare hukuk devleti ilkesine sımsıkı sarılmaktan geçer. Hukuk devletini bütünüyle çalıştırmak zorundayız. Bu ilkenin içeriğinin bir kısmını beğenip diğer kısmını reddetme gibi bir lüksümüz yok. Kaçak elektrik konusu da buna dahil. Her yerde hukuk devleti hâkim olacak. Dağda da olacak evlerdeki elektrik sayaçlarında da. Aksi takdirde oluşacak keşmekeşin ardından düzeni yeniden tesis etmek fevkalade güçleşecektir. Hukuk ve vicdan birbirini besler. Hukukun egemenliği aynı zamanda vicdanın da egemenliği olacaktır.

Soru: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın görev yaptığı şehirlerle ilgili intibalarını "Beş Şehir" isimli şaheserinde yayımladı. Siz de merhum Tanpınar'ın izinde gidiyorsunuz anlaşılan, Bursa'da bulunduğunuz yıllarda yazdığınız "Bursa'ya Veda" isimli romanınız olduğunu ama yayımlamaktan vazgeçtiğinizi belirtmişsiniz, Diyarbakır yıllarını da "Diyarbakır Tutanağı"nda yazdınız. Tezgâhınızda ne gibi çalışmalar var, bahse konu olan seri devam edecek mi?

Yaşadığım şehirlere dair kitap yazmak gibi bir amacım olmadı hiçbir zaman. Sanırım öyle denk geldi. Konusu Bursa’da geçen roman denemem gerçek anlamıyla bir fiyasko olduğu için onu şahsi tarihimin geri dönüşüm kutusuna atmış bulunuyorum. Diyarbakır yılları ise bahsettiğiniz eseri hediye etti bana. Evet, yeni kitaplar için çalışmalarım devam ediyor. Bu ara uzun hikâyelerimi bitirmek ve kitaplaştırmak istiyorum. Çünkü yıllar yılı bunları has kıvamına kavuşturmak için çabalamaktayım. Bu arada doğup büyüdüğüm İzmir ile ilgili de bir kitap oluşuyor zihin dünyamda. Aynı anda birden fazla kitap üzerinde çalıştığım için eserlerin bitmesi uzun sürelere mal olabiliyor.

Not: Bu mülakat, Türkiye Genç Kalemler dergisinin Ekim 2014 sayılı sayısında yayımlanmıştır. 

1 yorum :

  1. Merhaba,
    Kitap yazan polis ilginçmiş gerçekten, hem de Diyarbakır hakkında. Söyleşi için elinize sağlık.
    Gülcan.

    YanıtlaSil